BARAN'dan 86 Selâm ile... Karşımızda “Türk Devleti” yok. Adından başka her şeyi gayri İslâmî, gayri Türk her kesimin samimisini bertaraf etmek için, her kesimin haini tarafından oluşturulan gerçek İslâm, gerçek Türk ve gerçek Kürt düşmanı bir “domuz topu” koalisyonu var. Devletin içine sızmış bu yasadışı koalisyon işini baskı, şantaj ve darbeyle yürütmekte… Ankara’da dolaşan dosyaların yüzde 90’ı bunların elinde. Bizce bu baskı ve şantajdan bazı AKP’liler de nasibini almakta. 12 Eylül darbesi ile iktidara getirilen Özal’ın devletin içine yerleştirdiği bu yasadışı koalisyon üyeleri, bugüne kadar yasal olmayan yaptıkları ne varsa, bugün, sanki onları başkaları yapmış gibi gösterme gayretindeler. Ergenekon iddianamesi dikkatli bir gözle incelendiğinde, bu husus gayet açıklıkla görülebilir. İddianamede geçen “PKK’nın meşrûlaştırılması” meselesinden tutun da, “faili meçhûl” olaylara kadar bunu misâllendirebiliriz. İddianamede bahis mevzu olan bir dizi faaliyetin bütün hepsinde sahte İslâmcısından tutun da, sahte Kemalistine, sahte Türkçüsüne ve sahte Kürtçüsüne kadar hep bu yasadışı “domuz topu” koalisyonu üyelerinin parmağı var aslında... İddianamede geçtiği üzere PKK’nın meşrûlaştırılması suçsa eğer, herkesin bildiği üzere bu suçu M.A.Birand, C.Çandar, İ.G.İmset başta olmak üzere “demokrasi” bezirgânlığı yapan liberal çapulcular Doğu Perinçek’ten daha önce gelir. Kaldı ki; Doğu Perinçek, Abdullah Öcalan’la bir odada gizli-saklı değil, bir hareketin lideri olarak bir çok kişinin şahitliğinde Bekaa’da görüşmüş, bu görüşmelerin de o zamanki yayın organında yayınlamıştı. Üstelik aynı Doğu Perinçek’in, bugün iddianameye mevzu olan faili meçhûl cinayetlere de yine başında bulunduğu yayın organlarında Gladio’ya yönelik yaptığı ifşaatlarla da karşı çıktığı herkes tarafından bilinmekte… Birandlar’ın, Çandarlar’ın, İmsetler’in ve onlar gibi sahte İslâmcısından tutun da, sahte Kürtçüsüne kadar bir çok liberal çapulcunun Abdullah Öcalan’la kapalı kapılar ardında yaptıkları konuşmalar (mesela Çandar ve İmset’in Öcalan’la özel görüşmesi) yazdıkları makaleler, kitaplar, katıldıkları tv programları meydandayken, “PKK’nın meşrûlaştırılması” konusunda niçin iddianamede bu isimlerden hiç bahsedilmiyor da, fatura Doğu Perinçek’e çıkarılmaya çalışılıyor? “Darbe yapmak için çeteleşmek” suçsa eğer bizzat 28 Şubat darbesinin tezgâhlayıcısı Demirel neden sanık sandalyesinde değil? Aynı şekilde 28 Şubat darbesinin paşaları?.. Faili meçhul cinayetler söz konusu olduğunda M. Ağar ve S. Bucak’ın isminin geçmemesi mümkün mü? Bunlar niçin F Tipi’nde değil? Madem “faili meçhûl” bir suçtan bahsediliyor, Veli Küçük’ün görev yaptığı dönemlerdeki astları ve üstleri kimler? Onlar neredeler? Mesela Doğan Güreş, Tansu Çiller?.. Şu söylediklerimiz bile gösteriyor ki, yapılan ve yapılması düşünülen operasyonlar AKP hükümetinin de iradesini aşan, başka bir irade tarafından yürütülmektedir. AKP içindeki bir takım muhalif unsurları da dikkatle takib ettiğine inandığımız bu irade Amerika’dır. Bebek katili, emperyalist politikalarını bilerek veya bilmeyerek bozucu bir noktada bulunan herkesi tasfiye etmeye karar vermiştir. Buradaki her kesimin haininden devşirdiği satılık ajanlarına verdiği cesaretle, bu operasyonu nihayetlendirmeye çalışmakta… Meselenin aslı ise; bugüne kadar kendileri tarafından hazırlanıp, bize dikte edilen ve yutturulmaya çalışılan tarih, bazı taraflarıyla yine, kendilerine zarar vermektedir. Bundan dolayı da aldıkları karar yeni bir tarih yazılmasıdır. Yasadışı “domuz topu” koalisyonuna mensub satılık kalemlerin, liberalizmi “zamanın ruhu”, Amerika’yı da “zamanın ruhunun temsilcisi” olarak sunmalarının ve “bu ruha direnmenin mümkün olmadığı” fikrini insanımızın zihnine işlemeye çalışmalarının sebebi budur. Her kesimden samimi bütün unsurların anlaması ve hissetmesi gereken hakikat budur. Bu hakikat idrak edilemezse, içinde bulunduğumuz var oluş-yok oluş süreci müsbet mânâda nihayetlendirilemeyeceği gibi, bir daha mücadeleden de bahsedilemeyecektir. Şu çok iyi kavranmalı: Her kesimin haininden müteşekkil yasadışı “domuz topu” koalisyonunun, Anadolu ahalisi için yeniden yazmaya çalıştıkları tarihte; ne “gerçek İslâm”, ne gerçek “vatanın tam bağımsızlığı”, ne de gerçek “fert ve toplum hürriyeti” vardır. Devletin içine sızmış bu yasadışı örgüte mukâbil, yine devlet içinde bulunan samimî müslüman, gerçek Türk ve gerçek Kürt başta olmak üzere bütün kesimlere mensub anti-emperyalist unsurların bu saldırıya karşılık vermek için ellerindeki fırsat yarın kaçıp gitmiş olabilir. Bugünden yapılması gereken yapılmazsa; yarın “keşke yapılsaydı” edebiyatıyla vakit geçirileceği muhakkak… “30 Ağustos”u “Zafer Bayramı” olarak kutlamaya hazırlananlar, artık “zafer” ve “bayram” anlayışlarını yeniden gözden geçirmeliler. Kendisine karşı “zafer kazanıldığı” iddia edilen düşman -Hıristiyan-Yahudi-Batı emperyalizmi- işbirlikçileri vasıtasıyla devleti, her tarafına sızarak işgal etmişse, “bayram” ancak “delilerin” veya “hainlerin” yapacağı bir iştir. Deliyseniz, kutlama yapmak için zaten “30 Ağustos”a gerek yok. Çünkü sizin için her gün bayram... Yok deli değilseniz, o zaman; hainleri yuvalandıkları mahfillerde boğup, “30 Ağustos”u “Ramazan”a bağlayarak “gerçek bayram” gününe çevirebilirsiniz... Bu, niyeti olan için tarihî bir fırsattır! Anadolu ahalisinin tarihini yeniden ve kendi istedikleri gibi tekrar yazabileceğini zanneden bu İslâm ve millet düşmanı yasadışı örgüt üyesi liberal çapulcular, “ruh” intikamını alıp, Amerika’nın temsil ettiği zihniyetin olsa olsa “zamanın nefsi-şeytanı-deccalı” olduğunu öğrenip, kafalarını hakikatin duvarına çarptıklarında onlar için iş işten geçmiş olacak... Siz, tarih yazıcı değil; artık, sadece “zamanın ruhu” olan İBDA’nın yazacağı tarihin kayda değmez birer malzemesi olacaksınız!..
GENEL YAYIN -Kâim ve Dâim- 21 AĞUSTOS 2008 ![]() Selâm ile... Müsbet ve menfi
politika...
GENEL YAYIN BARAN'dan 84 Selâm ile... Orta Doğu, Anadolu, Kafkasya ve Asya... Aslında “Asya” ismi coğrafî mânâda Ortadoğu, Anadolu ve Kafkasya’ya da şamil. Genişletilmiş Büyük Ortadoğu Projesi, Hıristiyan-Yahudi Batı politikaları doğrultusunda askerî, siyasî ve iktisadî olarak Asya’yı dizayn etmenin adıdır. Afganistan, Irak, Türkiye ve Gürcistan merkezli yürütülmeye çalışılan bu sömürgeleştirme projesinin, Gürcistan’da Rusya dişini gösterdikten sonra, Amerika tarafından yürütülemeyeceği meydana çıkmıştır. Kafkasya ve Ortadoğu’da, daha çok buradaki işbirlikçiler eliyle Rusya’yı “oyun dışı” bırakmaya çalışan Amerika’nın nasıl büyük bir hesap hatası içinde olduğu ileriki günlerde daha da iyi anlaşılacaktır. Enerji politikaları açısından Avrupa’nın menfaati, Amerika’ya karşı Ortadoğu ve Rusya’yla müsbet ilişkilerden geçmekteyken, Amerika’nın Avrupa’ya karşı yaptığı “İslâm’a karşı seni ben koruyorum!” tehdidi yüzünden Avrupa, bir türlü Amerika’nın etki alanı dışına çıkamamakta. Rusya’nın Gürcistan’daki Amerikan politikalarına karşı ortaya koyduğu bu aksiyon tavrı, Avrupa’nın mevcut duruşunda da değişikliklere sebebiyet verebilir. Türkiye’ye gelince... Irak’ta olduğu gibi, Kafkasya’da, özellikle Gürcistan’da Amerikan tetikçiliğine soyunanlar “filler boğuşurken, ezilen çimenler” gibi, iki iri devletin arasında “tost” olmaya kendilerini hazırlamalıdırlar. İç ve dış politikanın belirsizlikler içinde ve Batı iradesinde yürütüldüğü/yürütülemediği bu süreçte, Türkiye üzerinde hesap yapan Batılı irade, mevcut Laik-Kemalist-Batıcı düzeni liberalizm yaması ve demokrasi diniyle takviye etmeye çalışmakta. Irak-Türkiye-Gürcistan... Bu coğrafi hattı telaffuz ederken bile insanda ilk uyanan tedai; doğulu ve batılı emperyalist devletlerin Ulu Hakan Abdulhamid Han’ı Yahudi marifetiyle tahttan indirmeleri ve sonrasında Osmanlı’yı paylaşmak için başlattıkları I. Dünya Savaşı’dır. Ortadoğu, Anadolu ve Kafkasya’da yaşanan çatışmalara baktığımızda, I. Dünya Savaşı’nın neticesinde çizilen sınırların ne kadar geçersiz olduğunu ve bugün “eski sınırlar”ın yeniden kendisini dayattığını görebiliriz. Hadiseler, I. Körfez Savaşı’nda İBDA Mimarı’nın ifâde ettiği gibi “Türkiye’ye tarihî misyonunu dayatıyor”. I. Dünya Savaşı sona erip, Anadolu emperyalistler tarafından işgâl edilmesine rağmen Osmanlı Devleti, Büyük Vatan Dostu, İslâm Halifesi Vahdeddin şahsında mağlubiyeti kabul etmeyerek, Ulu Hakan Abdulhamid Han’ın hazırladığı program doğrultusunda Anadolu Kurtuluş Harekâtı’nın fitilini ateşlemiştir. İşte, 1919 İradesi budur! İslâm Devleti’nin ve İslâm milletinin birliğini temsil eden hilafetin kurtuluşu ve ihyâsı. 1919’da İslâm Halifesi tarafından görevlendirilip gerekli maddi, manevi şartlarla teçhiz edilerek Anadolu’ya gönderilen M. Kemal, daha sonra bu iradeye Büyük Vatan Dostu Vahdeddin’i ve Osmanlı Hanedanı’na bağlı diğer fertleri yurtdışına kovarak ihanet etmiştir. İslâm Devleti’ne ve İslâm Halifesi’ne karşı ortaya konulan bu tavrın arkasından ifâde edilen “tam bağımsızlık” kavramı, gayesinden sapmış olduğundan dolayı, bu hâliyle bizi de pek ilgilendirmez. M. Kemal’in ölümüne yakın İngiliz Büyükelçisi’ne yazdığı “beraber kurduğumuz cumhuriyeti, beraber yaşatacağız” cümlesinin geçtiği mektup, 1919 İradesi’ne nasıl ihanet edildiğini ve emperyalizme karşı direnen Anadolu Ahalisi’nin nasıl bir tezgaha düşürüldüğünün de belgesidir... Bu mektup, zamanın Milliyet Gazetesi’nde yayınlandı... Ahbes ve hizbinin gayesinden uzaklaştırdığı Kurtuluş Savaşı 80 yıldan beri devam etmektedir. Irak ve Afganistan’dan sonra Kafkasya’daki yaşanan gelişmeler bize bu hakikati bir kez daha ihtar etmektedir. Hangi kesimden olursa olsun, bütün haysiyet sahibi insanlar da bunu görmek zorunda... Batı’nın, AKP için “Yüzyılın Projesi” ifâdesini, mevcut Batıcı-Laik-Kemalist düzenin deri değiştirerek ve millet desteğine de sahipmiş gibi göstererek meşrulaştırılması olarak anlamak lâzım... % 47 meselesi... Bu öyle bir “meşrulaştırma” ki, Kemalist düzenin din düşmanlığı, şeklî olarak makyajlanıp törpülenecek ve İslâm’a-müslümanlara “saygılı” bir hüviyete döndürülecek. Bunun da yolu, dini ‘dış’tan yıkmaya çalışan kafirleri, dini ‘iç’ten yıkmaya çalışan kafirlere tasfiye ettirerek, onları iş başına getirmek. Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında A. Gül’ün ve Erdoğan’ın, özellikle İngiltere ve İsrail’le olan ilişkilerine baktığımızda, 80 yıl önce beraber kurulan Laik-Batıcı-Kemalist düzenin, 80 yıl sonra beraber yürütülmeye çalıştığını müşahede edebiliriz. Ahbes ve hizbinin malum sofralarda aldıkları kararlar, bugün yine malum sofralarda “günün şartları”na göre pratiğe geçirilmektedir. Kemaller, Özallar, Tayyipler... Hepsi bir ve aynı! Hıristiyan-Yahudi-Batı ağacının meyveleri! Her kim samimi olarak tam bağımsızlıktan, vatanseverlikten bahsediyorsa, bizim anladığımız mânâda 1919 şartlarına geri dönmeli ve 1919 İradesinin gerçek temsilcisi Ulu Hakan Abdulhamid Han ve Büyük Vatan Dostu Vahdeddin Hân’a tâbi olmalıdır. Kafkasya’dan, Ortadoğu’ya ve oradan Asya’ya
kadar yaşanan hadiseler, bize bu hakikati ihtar etmektedir! Ahbes ve hizbinin kurduğu bu düzen, demokrasi dininin meczuplarınca her ne kadar liberal yamalarla kurtarılmaya çalışılsa da, başarılı olunamıyacaktır. Tam bağımsızlık, mevcut Batıcı bu düzenin, dikte ettiği hayat tarzıyla beraber yerle bir olmasından sonra teşkil edilecek Başyücelik Rejimiyle mümkündür. Kökten laiklerin ve kökten liberallerin İBDA’ya düşman olmalarının asıl sebebi de, vaadettiği bu devrimdir! Devrim safha safha ilerlemekte. Ve bu gün için bizce yeni bir safhaya daha geçilmiştir. Bazı bilinen çevrelerin BARAN’a havlamaları zaten yeni bir safhaya geçildiğinin de ayrıca göstergesidir! İslâm yoksa ne tam bağımsızlık, ne vatanseverlik ve ne de içinde yaşadığımız coğrafyada anti-emperyalistlik bir mânâ ifâde etmez. İBDA fikir ve aksiyon sistemi, İslâm’ın da, tam bağımsızlığın da, vatanseverliğin de hakikatini temsil etmektedir; bu değerlere bağlılık iddiasında olanların bağlanacakları tek kapı da buradadır. Zamanın Ruhu İBDA’dır!
GENEL YAYIN BARAN'dan 83 Selâm ile... Tarihî bir kırılma noktasındayız ve savaşın, Batı’ya karşı Doğu’yu temsil eden Osmanlı’nın varisi olarak Türkiye’nin merkezini oluşturduğu, dünya üzerinde emperyalizme karşı verilen İstiklâl Savaşı’nın çok önemli bir evresinden geçtiğimiz muhakkak. Ergenekon İddianamesi’nin açıklanması, Anayasa Mahkemesi’nin AKP’yi kapatmama kararı, YAŞ’da TSK’nın yeni komuta kademesinin belirlenmesi ile beraber ilk defa bu YAŞ’da ordudan atılmaların olmaması, Amerika, İsrail ve Avrupa’nın AKP’nin kapatılmamasına gösterdikleri açık ve aşırı sevinç… Bu savaş Türkiye’de silâhlı kuvvetlerin muharebesi şekline dönüşmemiş olduğundan, “savaşın merkezi Türkiye” tesbitimiz kimilerinin şuuruna ulaşamamış olsa da, işte, Batı’da yapılan “En büyük siyasî proje çökmekten kurtuldu!” ifşaatı, ne demek istediğimizi apaçık ilân etmiyor mu? Savaş, mücadelenin merkezi olan Türkiye’ye sirayet ettiği ve artık Türkiye’de de muharip kuvvetler sahaya indiği zaman, Türk muhariplerinin sahaya inme şuuruna erdikleri vakit, zaten o savaş Batı için kaybedilme noktasına gelmiştir ve bütün oyun ve projeler de Müslüman Anadolu Muharip güçlerinin sahaya çıkmalarını engellemeye dairdir. Irak, Afganistan, Filistin ve dünyanın geri kalan coğrafyalarında terör estirmekten çekinmeyen Çok Uluslu Terör Örgütü (ÇUTÖ) ve işbirlikçilerinin Merkez Anadolu’ya dair bütün hesap, plân ve projelerinin esas hedefi budur. Anadolu Muharip güçleri, 1919’da sahaya indiklerinde, yok olmama iradesinin ne kadar güçlü olduğunu bir kez daha ortaya koymuş ve yedi düvele ispat etmiştir. O günden bu yana emperyalizmin, asıl olarak, işte bu var olma iradesini hedef almıştır. Binbir kılığa bürünerek, hep o varolma iradesini, varolma iradesinin muharrik kuvveti İslâm ahlâk ve ruhunu yok etmek için çabalamıştır. Emperyalizm, bugün de -en büyük proje ve verimli işçi diyerek- itiraf ettikleri üzere, AKP ve Fettoş kılığına bürünerek bu iradeyi yok etmeye çabalıyor. Emperyalizm, cepheden toslayarak yok edemeyeceğini anladığı 1919’da karşısına dikiliveren bu iradeyi yok etmek için, şimdi içeriden devşirdiği işbirlikçileri, verimli işçileri eliyle bu projeyi yürütmektedir. Müslümanın asıl düşmanı, varolma iradesini yok etmek üzere emperyalizmin büründüğü bu yeni kılıklar olmalıdır. AKP’nin kapatılmaması da bu çerçevede, emperyalizmin bir müddet birbirlerini yemelerine müsaade ettiği kuklalarının arasını bulmasıyla neticelenmiş bir maceradan ibarettir. Ergenekon Operasyonu ile üzerlerine gidilen, kontrolden çıkmış kimi işbirlikçiler, boylarının ölçüsünü almış olarak kendilerine gösterilen yere razı oldular. Diğer yandan, Müslüman tabanı maksadını aşacak şekilde ajite etmenin, neticede emperyalizmin hesaplarını bozacağı anlatılan AKP, bu mesajı almış olarak geri adım attı ki ona da dengesiz adımlarının hesabı sorulmuş oldu. Bu noktadan sonra, mevcut çarkların daha fazla kırılıp, emperyalizm hizmetine devam eden işleyişin çökmemesi için devreye giren kukla oynatıcılar gongu çalarak her iki tarafı da köşeye davet ettiler. Zaten ringde korkakça birbirlerini süzmekte olan hasımlar, “biri araya girse de, bu iş kafa göz yarılamadan bitse” diye içlerinden geçirmekteydiler ki, o beklenen gongun çalınmasıyla berber derin bir “oh” çektiler. Savaş asıl bundan sonra yeni başlamaktadır… Zıt kutuplarda gözüken işbirlikçilerin anlaşmaları neticesinde, bu işbirlikçiler, arasına sızdıkları yerlerden apaçık ortaya çıkmak mecburiyetinde kalacaklardır. Amerika’ya köleliği reddeden, gerçek ve samimi vatansever, gerçek ve samimi Müslüman, gerçek ve samimi demokrat, gerçek ve samimi liberal, gerçek ve samimi ulusalcı, gerçek ve samimi sosyalist, gerçek ve samimi devrimci, velhasıl, işbirlikçi olmayan her kesimin samimisi, içindeki pisliklerin temizlenmesiyle, arı ve duru bir şekilde kendini gösterecektir. Bu anlaşma neticesinde sistemin dağıttığı pastanın paylaşım oranları değişeceğinden, dünün mağduru ama yarınının sistem içindeki mağrurlarına iyi bakmak gerek. Zira onlar, bizim içimize sızmış işbirlikçiler olduğundan hep bizlerin arasından çıkacak. *** İşte, Türk delikanlısının da bu demokrasi fahişesinin izdivacına talip olmasını dileyen ve yanında görünen Global Köyün Ağasının işbirlikçileri, demokrasiyle vuslat sırasının bir gün kendilerine de geleceğini hayâl eden art niyetli sapıklardan başka ne ki? Türk’ün elindeki kıymetlerin bir vuslat hayâli uğruna emperyalizme peşkeş çekiliyor olmasından ne gam! “Kız bir kez bizim eve düşsün de, gerisi kolay!” diye akılları fikirleri başka bir şeye çalışmayan, gözleri bundan başka bir şey görmeyen bu sapık gürûh, Amerika’nın Irak’a saldırısını, “Amerika Orgazm Olmak İstiyor!” diyerek manşete taşımadı mı? *** Anadolu’nun merkez oluşu, Büyük Doğu–İBDA’nın misyonu, Başyücelik Devlet modelinin, emperyalizmin demokrasi silahını köreltebilecek tek alternatif oluşunun mânâları buradan süzülebilir… Ve bu çerçevede, İBDA Mimarı’nın liderlik keyfiyeti de… GENEL YAYIN -Kâim ve Dâim- 31 TEMMUZ 2008 ![]() Selâm ile... Çok Uluslu Terör Örgütü’nün (ÇUTÖ), bir takım geçmişi tenekeli ve sabıkalı İslâm düşmanları üzerinden tüm vatanseverleri tasfiye etmek yada sindirmek gayeli Yasadışı Fetullah Terör Örgütü ve işbirlikçi AKP eliyle tezgâhladığı Ergenekon Operasyonu’na dair iddianame nihayet ortaya çıktı… Tabiri caizse, dağ fare doğurmuş oldu… Onca yapılan cadı avına rağmen, ortada elle tutulur, gözle görülür bir şey yok. Zaten cadı avı olması da ortada elle tutulur, gözle görülür ciddi bir delil olmamasından kaynaklanmıyor mu? Pireler deve yapılarak, hakikatlerin işlerine gelen tarafını piyasaya sürerek, asıl olarak Müslüman Anadolu Ahalisi’nin “imândan” bildiği vatan sevgisini hedef almışlardı. İmândan olan vatan sevgisi darbelenmeden, AKP ve Fetullah’ın onca çabasına rağmen yüzde doksanı Amerika’ya düşman olan bir millet, nasıl olur da Amerika için ANZAK yapılabilir ki? Neticede elde bir iki bombadan, kim oldukları belli olmayan bir takım şahitlerden ve kendilerini kurtarmak adına etrafındakilere iftira atan korkaklardan -korkaklıkları kendilerini kurtarmak adına attıkları adımlardan belli- başka bir şey yok… 2450 sayfalık iddianamenin gerisi, davayı mühimsetmek ve “bir şey var zahir” zannı uyandırmak adına alâkasız bilgi ve belgelerle doldurulmuş olmasından ibaret… Hadiseyi, Millî Çözüm Dergisine yapılan operasyon akabinde serbest bırakılan Ahmet Akgül tek kelimeyle özetledi: Ergenekomik! Aslında hiç de komik değil. Saldırı çok ciddi. O kadar gözlerini karartmışlar ki, komik duruma düşmeyi bile göze almışlar; ellerinde, avuçlarında ne varsa saldırıya geçmek için kullanmaktan çekinmemekteler. Gözlerini kin ve öfke bürümüş, Müslüman Anadolu’yu emperyalizme, Deccaliyet Komitesi’ne yedekleyebilmek, ANZAK’laştırabilmek adına, kudurmuşçasına saldırmaktalar. Bu kuduz saldırıları “bertaraf” edebilmek için, taktiklerini de doğru tesbit etmek gerekiyor. Emperyalizmin her zaman kullandığı en önemli taktiği, böl-parçala-yut metodu olmuştur. Sahte düşmanlıklar icad edip, sahte kutuplaşmalar doğurarak, milletleri kendi içinde birbirine düşürüp doğan kargaşa ortamında kendisini kurtarıcı olarak pazarlayan emperyalizm karşısında, bu sahte kutuplaşmaları körükleyecek olan unsurlara karşı antenlerimiz her daim açık ve tetikte olmalı. Bu taktik bin yıllar öncesinden kendilerine tevarüs etmiş olsa da, maalesef her devirde iş görmüştür. Aristo’nun talebesi İskender’e verdiği “düşmanlarını birbirine düşür ve sonra da kendini hakem tayin ettir, sana her daim muhtaç olsunlar!” öğüdünü, Çok Uluslu Terör Örgütü’nün saldırılarını zamanında fark edip bertaraf edebilmek adına hep capcanlı olarak hatırda tutmalı… Ki, kendi aramızdaki meselelere Amerika’yı her ne pahasına olursa olsun müdahil etmemeyi öğrenme ve öğrendiklerimizi hayata geçirme yolunda şu Ergenekon Operasyonu aslında çok büyük bir imkân ve sıçrama vesilesi sağlıyor. Kendi aramızdaki meseleleri, biz kendimiz bir araya gelerek çözebilmeli, dışarıdan gelenleri kendi işimize karıştırmamalı ve dışarıdan herhangi birimize bir saldırı vuku bulduğunda da aramızdaki ihtilafları bir yana bırakarak, birbirimize sahip çıkabilmeliyiz. Şayet bu operasyonu bu şekilde bir faydaya tahvil edebilirsek, operasyonun zararları, elde edeceğimiz kazanımlar yanında solda sıfır kalacaktır. Öyle ki, emperyalizm, istemeden de olsa birliği sağlamış olmanın ahmaklığını yaşayarak, başını çalacağı taş arayacaktır. Onların saldırısı, bizim kazancımız olacaktır. Mücadelede öne çıkan engelleri ve oluş zorluklarını sıçrama tahtası yapabilenler, gerçek vatanseverliği, gerçek Müslümanlığı, gerçek sosyalistliği, vatanı bir çift kadın memesine peşkeş çekmeyecek gerçek liberalliği, hasılı hangi kesimden olursa olsun, o kesim içindeki samimi unsur olduklarını da göstermiş olacaklardır. Emperyalizmin bu operasyonlar esnasında attığı her adım, bizim saflarımızda içimize sızmış işbirlikçilerin temizlenmesi, şuur olarak yeterli erginliğe ulaşmamış olanlarımızın tesbiti ve bu çerçevede de safların daha da netleşip sıkılaştırılması için mücadelenin gübresi kılınmalı… İddianamenin açıklanmasıyla ortaya çıkanı temelsiz bir saldırıyla karşı karşıya olunduğu gerçeği bir tarafa, operasyon ve iddianame karşısındaki dik duruşun, ÇUTÖ’nün tetikçilerindeki hayal kırıklığı ve gerilemeye sebep olduğunu görmekteyiz. Ve bu çerçevede, yapılan işin gerçek mahiyetinin görülmeye başlanmasıyla birlikte gerçek vatanseverlerin de her geçen gün gerçek bir ittifaka doğru yol aldıklarına da şahit olmaktayız. Bundan sonra dahi adi propaganda ve daha cüretli fakat temelsiz donelerle saldırılarını artıracaklardır. Gelecekleri varsa, görecekleri de var GENEL YAYIN -Kâim ve Dâim- 24 TEMMUZ 2008 ![]() Selam ile... Türkiye’de ve bölgede yaşanan bu savaş, daha önce defalarca ifâde ettiğimiz gibi, her gözün göremediği, her aklında kavrayamadığı taraflar arasındadır. “Ulusalcılık”, “Ergenekon” gibi isimlerle yapılan saldırılar, sadece savaşın gerçek taraflarını perdeleme gâyesi gütmektedir. Savaşın bir tarafının “küresel çapulcular” olduğu doğru olmakla beraber, diğer tarafının “ulusalcılar/millîciler” olduğu ifâdesi hakikatin perdelenmesine yöneliktir. İslâmcılığı küreselciliğin içinde gösteren hin anlayış, ulusalcılığı/millîciliği de karşı tarafa yerleştirerek gerçek kutuplaşmayı gözden kaçırmaya çalışmaktadır. Ulusalcı/millîcilerin dine karşı malûm tutumlarını ön plana çıkarıp, İslâmcıların da, bunların dine karşı tutumlarına karşı olan tutumlarını istismar ederek yürütülmek istenen tek şey, Batı’nın İslâm Coğrafyası’nı talan etme operasyonunu saklama girişimidir. Neticede, bu girişimin sahipleri ne ulusalcı/millîcidir, ne de İslâmcı! Bilakis, din ve vatan düşmanı yasadışı Fetullah-Talabani-Barzani Örgütü’ne mensub Deccal Komitesi’nin kadınlı-erkekli bir avuç işbirlikçileridir. Ergenekon iddianâmesi hazırlanır hazırlanmaz yasadışı bu örgüt tarafından dergimiz BARAN’a karşı başlatılan plânlı saldırı girişimlerini, devam etmekte olan savaşın “gerçek tarafları” zaviyesinden değerlendirmek gerekir. İBDA Mimarı’nın ifâdesiyle; “bugüne kadar ne olacağına bir türlü karar veremeyen Batıcı düzen”in, bugün, yine düzenin sahibi Batı tarafından tasfiye edilmesine karar verilmiştir. Mesele, “ne olacağına bir türlü karar verememiş” mevcut Batıcı düzenin tasfiye edilip edilmemesi değil; yerine neyin tahkim edilmeye çalışıldığıdır. İBDA Mimarı, ayrıca, düzenin ne olacağına bir türlü karar veremediğini söylerken, karar verdiği nokta olarak da İslâm düşmanı karakterini tesbit eder. İşte, İslâmcıların kullanıldığı nokta da tam da burası: İslâm düşmanı karakteri ön plana çıkarılarak, İslâm’ın ve müslümanların sırtına kene gibi yapışıp düzeni tasfiye edenler, yerine, acaba şeriat düzeni mi getirecekler?!. Akıl tutulması hâlinde zihni zehirlenen müslümanların bir türlü sorgulamaya yanaşmadıkları husus budur. Hakikatinde 90’lı yılların başından beri devam eden savaş, Yeni Dünya Düzeni’nin ne olacağı ve nereden başlayacağı mücadelesidir. Birileri, “bugüne kadar ne olacağına bir türlü karar verememiş düzen”e Amerika merkezli, işi bitmiş ve köhnemeye yüz tutmuş liberalizm ve demokrasi elbisesini giydirmeye çalışırken; birileri de tarihî gelişim süreci içerisinde tabiî olarak varması gereken noktayı, yani, İslâm’ı işaretlemektedir. Savaşın gerçek tarafı olan bu iki kutbun adı İBDA ve Amerika’dır! Biz, siyasî tahlillerimizi, tasniflerimizi ve düzenlemelerimizi bu iki kutub arasında cereyan eden mücadeleye nisbetle yapmaya çalışmaktayız. “Yeni Dünya Düzeni, Amerika’dan başlasın ve bölge Amerikan politikalarına göre dizayn edilsin” diyenler, “Yeni Dünya Düzeni Türkiye’den İBDA eliyle başlasın, ilk önce bölgemiz, sonra da tüm dünya BAŞYÜCELİK Rejimine göre dizayn edilsin” diyenlere karşı netice alamayacakları bir saldırı başlatmışlardır. Amerika’nın “verimli işçileri” olan devletin içine sızmış yasadışı Fetullah Terör Örgütü’ne mensup yayın organlarının BARAN’a karşı giriştiği saldırılar tesadüf değildir. 90’lı yıllardan beri, Fetullah’ın “Sarıklı Sapık” olduğu dönemde, yani, “ölen İsrail’li çocuklar gözümde tülleniyor” açıklamasını yaptığı o günlerden başlayıp bu güne kadar devam eden bir mücadelenin tabiî neticesidir. Bunların “verimli işçilik”leri bu güne ait değil! Yaklaşık 20 yıl öncesine dayanana bir dâvâdır bu mesele! Bunlar, “İBDA-C’nin Terör Örgütü olduğu”nu sık sık tekrarlarken, diğer taraftan da %47 ile iktidara gelen bir partinin –AKP- kapatılmasının Millî İrade’yi kabul etmemek anlamına geleceğini söylüyorlar. Sormak lâzım: - Demokrasi oyunu içerisinde, %47 oy almış bir parti millî iradeyi temsil ederken, %90’ı Amerika’nın düşmanı olan bir ülkede Anti-Amerikancı olan bir örgüt nasıl yasadışı ve terörist olabiliyor?!. - Amerika’nın Irak’ta yaptığı Ehl-i Sünnet Arap soykırımını destekleyen ve Arap müslümanların kanı üzerinden çapulculuğa soyunan, Amerikan destekli ve Türkiye’de %1 kitleye dahi ulaşamayan liberaller yasal oluyor da, %90’ın iradesine uygun tavır koyan ve bu işgale karşı çıkan bir hareket mi yasadışı oluyor?!. Bir de bu yasadışı Talabani-Barzani-Fetullah Terör Örgütü’ne mensub olanlar, dost ve müttefik seviyesinde kendi görüştükleri İslâm Düşmanı-vatan haini pisliklere bakmaksızın, bizim görüştüğümüz, çoğu, kariyerleri ve toplum içindeki sosyal ve siyasî durumları belli her kesimden samimi insanları dillerine dolamışlar... Bizim gerçekleştirdiğimiz “dirsek temasları”ndan ne derece rahatsız olduklarını her fırsatta belli eden bu sahte İslâmcı-Amerika’nın verimli işçilerine sormak lâzım: Siz demiyor muydunuz; “silah-külah’ devri bitti! Artık diyalog zamanı. Çatışmalarımızı diyalog ve hoşgörü ile halletmeliyiz!”... İşte ne güzel! Biz de bunu yapıyoruz!.. Sizin de sıkça tekrarladığınız, o meşhur “mozaik”i oluşturuyoruz. “Mozaik” illâ sizin istediğiniz gibi mi oluşacak?!. Yoksa siz, sizin bilginiz ve plânlamanızın dışında oluşan gerçek mozaikten mi rahatsızsınız? Bir müslümanın belki de bir araya gelemeyeceği unsurlar liberalizm ve demokrasidir. Bugün bir takım din ve vatan düşmanlarının, müslümanları liberalizm ve demokrasi gemisine bindirme girişimlerine kimse ses çıkarmazken; “Vatan sevgisi imandandır” mutlak ölçüsüne bağlı olan bizlerin İslâm karşıtlığını öne çıkarmayıp vatansever duruşunu öne çıkaran insanlarla görüşmemiz niçin bu kadar batıyor?!. Bizce buradaki paniğin sebebi şudur: İttihat ve Terakki’den itibaren İslâm bağlamından koparılan “vatanseverlik”, ilk defa bugün tekrar gerçek bağlamına, yani, İslâm’a dönme emareleri göstermeye başlamıştır. İslâm Coğrafyası’nda yürütülen İslâm temelli Anti-emperyalist vatansever mücahidlerin sürdürdüğü mücadelenin Anadolu’da yankı bulması bu Allahsız-İmansız-Vatansevmezleri korkutan baş âmildir! BARAN perdelenen işte bu gerçeği aralamaya çalıştığından dolayı bunları rahatsız etmektedir. Emperyalizme karşı dünyada verilen İslâm temelli mücadeleye, İslâm temelli olmasından dolayı kayıtsız kalmak, üstüne üstlük bir de “Anti-emperyalist”(!) mücadeleden bahsetmek nasıl ki sahtekârlık ve Batı çıkarlarına hizmet eden gönüllü maşalık ise; Aynı şekilde müslüman olduğunu iddia edip Hristiyan-Yahudi Batı emperyalizminin İslâm Coğrafyası’nı talan edişine ve müslümanları katledişine kayıtsız ve seyirci kalmak da sahtekârlık, İslâmdışılık ve Hristiyan-Yahudi Batı’nın gönüllü maşalığıdır! Bütün bu hususlar gözönüne alınarak herkesin “İslâmcı”lığını, “vatansever”liğini, “anti-emperyalist”liğini, “millîci”liğini, “hak ve hürriyet mücadelesi”ni yeniden gözden geçirmesi bu süreçte kendini dayatmaktadır.
GENEL YAYIN
BARAN'dan 79 Selam ile... AKP’yi yaşatan ve müslüman kitlelerin gözünde yaptıklarına meşruiyet kazandıran, kökten laiklerle birlikte, ayrıca anti-emperyalist olduğunu iddia eden birtakım ulusalcı çevrelerin laiklik söylemleridir. Bunlar ulusalcı anti-emperyalist olarak kendilerini pazarlasalar da duruşlarında belirleyici olan Batıcılık... Yine bunların en önemli üstlendikleri görev, gerçek millici vatansever anti-emperyalist unsurları perdelemektir. AKP nasıl ki devrimci-cihadî anti-emperyalist İslâm’ı (İBDA’yı) perdeleyen bir misyona sahipse Batıcı kökten laikler de öyle bir misyona sahip. Ilımlı İslâm’a mı karşısın yoksa gerçek İslâm’a mı? Yüzde 99’u müslüman, bu yüzde 99’un ise yüzde 90’ının Amerikan düşmanı olduğu bu ülkede cevabı açık ve net bir şekilde verilmesi gereken baş sual budur. Bir Amerikan projesi olan ılımlı İslâm’a karşı olmakla gerçek İslâm’a karşı olmak arasındaki fark acı ile tatlı arasındaki fark gibidir. Haliyle iki karşı oluştaki dil de birbirinden çok farklıdır. Bir hatırlatma yapmamız gerekirse; İslâm’ın ılımlısı radikali olmaz. İslâm İslâm’dır. Ama biz aradaki farkı belirtmek açısından mecburen bu tabirleri kullanıyoruz. Aynı, “müslümanım” dediği halde İslâm dışı işler yapan birine kâfir diyemeyip, “ahmak müslüman” dememiz gibi... Halbuki “müslüman ahmak olmaz.” ‘Ilımlı’ kelimesi müspet bir tabir olduğundan dolayı biz ‘imânsız İslâmcılık’ terkibini tercih etmekteyiz. Ilımlı-imânsız İslâmcılığın bir Batı projesi olduğu malûm... Peki bu proje kime ve neye karşı geliştirilmekte olup bu projeyle belirlenen ana hedef etrafındaki talî hedefler nelerdir? Bütün bu soruların samimi olarak cevabı verilmeden gerçek bir anti-emperyalist mücadeleden söz etmek mümkün olamaz. Ulusalcılığın-millîciliğin de küreselciliğin de hakikati bu sorulara verilecek doğru cevaplar neticesinde yerli yerine oturacaktır. Bütün bu soruları hiç düşünmeden sadece laiklikle AKP’ye muhalefet etmek, İslâm düşmanlığının bir göstergesi olabileceği gibi, aslında AKP’yi de şuurlu olarak yaşatan en önemli unsur olacaktır. AKP’nin temsil ettiği zihniyetin de, kökten laik Batıcıların temsil ettiği zihniyetin de karşılıklı olarak verdikleri zarar birbirlerine değildir. İki zihniyetin de verdiği zarar, doğrudan doğruya insanımıza ve vatan toprağınadır. Ilımlı imansız İslâmcılık, Batı tarafından cihadî-kurtuluşçu-anti-emperyalist İslâm’ı etkisizleştirmek için geliştirilmiş bir projedir. Bu projenin birinci hedefi cihadî-kurtuluşçu İslâm’ı etkisizleştirmekse eğer, ikinci hedefi de İslâm dışı anti-emperyalist unsurların İslâmlaşmasını engellemektir. 17 Ocak 91 sürecinden beri doğuda ve batıda neredeyse dünyadaki tüm anti-emperyalist hareketler tarafından İslâm tahlil edilir ve bir çoğu tarafından da kabul edilir ve selâmlanırken, Türkiye’de gösterilmesi gereken dikkatin binde birinin bile gösterilmediğine şahit oluyoruz. Oldukça garip ve düşündürücü olan bu durumun sebebi, İslâm dışı bir rejimin anti-emperyalist unsurlara fidelik etmesiyle birlikte, Özal’dan bugüne kadar yürütülen Amerikan tandanslı ılımlı imânsız İslâm projesidir de... Bütün dünyada cihadî İslâm’a karşı “model” olarak ortaya konulan ılımlı-imânsız İslâm projesi, birtakım anti-emperyalist unsurların İslâmlaşmasını engelleme istidadını gösterdiğinden dolayı da Batı tarafından desteklenmektedir. Bu mânâda AKP sadece Türkiye sınırlarına ait bir “model” olmayıp tüm dünyada cihadî İslâm’ın önünü kesmek ve İslâm dışı anti-emperyalist unsurların da İslâmlaşmasını engellemek için pazarlanan bir modeldir. Bunun böyle olduğunu anlamadan AKP’ye karşı çıkmak, hele hele bir de laiklikle karşı çıkmak onu sadece yaşatacaktır. Ergenekon operasyonlarına dikkat edilirse, operasyonu yapan irade, bu durumu göz önünde tutmaktadır. Gerçek vatansever inananları, laiklikten ve İslâm düşmanlığından başka bir sözü olmayanların arasında “tost” yapılması, laiklik unsurunun kime karşı nasıl kullanıldığının göstergesidir. Operasyoncular birtakım şahısların ya geçmişindeki İslâm düşmanlığına atıfta bulunmaktalar yahut mevcut laik durumlarını ön plâna çıkararak operasyonu yürütmekteler. AKP’nin elinden bu silah alınmadan ona karşı yapılan hamlelerin boşa çıkacağı muhakkak. Laiklikte ısrar etmek, onu hep öyle olmadığı halde ‘İslâmcı Parti’ konumunda tutacaktır. En azından şimdilik yüzde 99’u müslüman olan bu ülkede, bu da AKP’nin işine yarayacaktır. Kitleler AKP’yi, inandığı, güvendiği için desteklemiyorlar; kökten Batıcı laik söylemlerden nefret ettiği için AKP’ye yöneliyorlar. Bu bilindiği halde laiklikte ısrar etmek, AKP iktidarı için çalışmak mânâsına gelir. Laiklik emperyalist Batı’nın içimize soktuğu ve sahte kutupların beslendiği ilk bölücülüktür. Yüzde 99’u müslüman ve bu yüzde 99’un yüzde 90’ının Amerikan düşmanı olduğu bir ülkede laiklik İslâm düşmanlığı olarak algılandığı için AKP yüzde 47 oy aldı. Yoksa millet ülkeyi Hristiyan-yahudi Batı’ya satsın diye AKP’ye oy vermedi!.. Bu husus samimi olarak anlaşıldıktan sonra gerçek bütünleşme ve hristiyan-yahudi Batı emperyalizmiyle gerçek hesaplaşma adına ilk adım atılmış olacaktır.
Genel Yayın -Kâim ve Dâim- 3 TEMMUZ 2008 ![]() AKP sahte İslâmcı! CHP sahte sol/ulusalcı! MHP sahte milliyetçi! DTP sahte kürtçü! Bütün bu sahtelere baktığımızda, rahatlıkla şunu söyleyebiliriz: Ankara’daki savaş Demokrasi Tiyatrosu içinde her kesimin sahteleri arasında... Sahtekâr taraflar, operasyonların hay-huyu içinde her kesimden samimi vatansever inananları tasfiye etme peşinde... Her kesimden samimi vatansever inananlar, bu sahtelerin arasından sıyrılıp çıkabilecekler mi? Önümüzdeki günlerde bunu hep beraber göreceğiz... İçinde Amerikancı emekli generallerin de bulunduğu insanlara yapılan son operasyon, bizce, yine Sahte Kutuplaşma çerçevesinde tezgahlanmış ve bazı samimi vatansever inananları tasfiyeye yöneliktir... Meselâ Sinan Aygün... Amerika, askerin başına çuval geçirdiğinde görevde olup da, ‘Türk Subayı’na yakışır şekilde görevinin gereğini yerine getirerek; tecavüzcü Amerikan askerlerini toprağın altına gömmeyen emekli generallerin Anti-amerikancı olduğundan dolayı gözaltına alındığı ihtimâline inanmak zor... Bunun yanında, Ankara bu hercümerç içindeyken, 4 Temmuz günü T. Erdoğan, Irak’a gidecek... 4 Temmuz günü Irak’a gitmenin yorumunu yaparken, operasyon yapılanlar ile operasyonları gerçekleştirenler arasında pek bir fark olmadığını da görün... Bu çerçevede, gündeme emekli Amerikancı paşalar oturtturulduğunda gerçek vatansever inananlar unutulup gidecek... Batıcı Laik Paşaları gözaltına alan iradenin Anti-laik, gerçek İslâmcı olmadığı kesin... Her kesimden vatansevmez Batıcıların milletin kulağına üfleyeceği bu Laik/Anti-laik sahte kutuplaşmasını hep göz önünde tutuyoruz... Bu çerçevede New York Times yazarı Yahudi Roger Cohen’in sahte kutuplaşmayı “keselemek” olan şu yönlendirmesini de not edelim: “Türkiye’nin ruhu için yapılan mücadele bitecek gibi değil: Açık yapıldığı sürece sağlıklıdır. Batı, bu açıklğın korunması için elinden gelen her şeyi yapmalı, zaman zaman bir “lâik faşizm” dozu içerse de”... “Korunması” istenen şey perde önünde, Tayyip-Baykal-Bahçeli arasında süren tiyatrodur. Bu operasyonlarla Laik/Anti-laik meselesinin kaşınmaya, keselenmeye devam edeceği görülüyor... Geldiğimiz bu süreçte, evin/ülkenin işgalciden/tecavüzcüden kurtarılması için; her kesimden samimi insanların birbirlerini beğenmeseler dahi, tecavüzcüyü evin dışına atma ortak iradesini göstermesi gerektiği apaçık bir hakikat... Bu gerçekleşmesin diye liberal çapulcu hırsızlar ortak bir cephe oluşturarak son saldırılarını yapmaya başladılar... Liberal çapulculuk merkezi etrafında birleşen, din, dil ve millet düşmanı her kesimden vatan hainlerinin ihtar ettiği hakikat ise, onların bu saldırısını göğüsleyebilecek ve bir taarruz hamlesine çevirebilecek motivasyonu sağlayabilecek ideolojik ve siyasî bir merkez etrafında halkalanma zaruretidir... Hangi kesimden olursa olsun, hiçbir vatansever inanan düşmana kapıyı içeriden açan bu liberal çapulcuların saldırıları karşısında kesinlikle paniklememeli. Çünkü, Anadolu merkezli Büyük Doğu Coğrafyası ideolojik ve siyasî olarak alternatifsiz değildir... Laiklikten kurtulduktan sonra milletle bütünleşerek emperyalizme karşı devleti yeniden şekillendirmek gerçekleşmeyecek bir hayâl değil! Gören gözler için söyleyebiliriz ki, ülkenin ideolojik, siyasî ve askerî olarak iç dinamikleri bu potansiyeli barındırmakta... Cevabı verilmesi gereken soruyu tekrar soralım: Salih Mirzabeyoğlu niçin içeride; AKP niçin iktidar?!. İBDA neyi ifâde eder; BAŞYÜCELİK Rejimi nedir?!.
Genel Yayın BARAN'dan 77 Selâm ile… Şeklî Demokrasi’den kurtulmadan vatanı, milleti, dili, dini koruyamazsınız. Şeklî Demokrasi’de kalınarak kurtuluş savaşı verilemez! Şeklî Demokrasi, madde ve mânâda Kurtuluş Savaşı vermek isteyenlerin engellenmesinin en önemli vasıtasıdır. Bu gün, ölüm-kalım şartlarında Şeklî Demokrasi ve liberal çapulculuğu yaşatan ve onu güçlendiren en önemli unsur da laikliktir. “Laiklik”, “irtica” gibi “kod”lu kavramlarla
hitab ettiğinizde, bilin ki insanımızın bu güne kadar olduğu gibi, bundan
sonra da vatan hainlerininin, sahte İslâmcılar’ın ve Demokrasi Dini’nin
meczubu Batıcılar’ın kucağına itmiş olacaksınız. Yani, Batı emperyalizminin. Laikliğin devlet ve milleti bölmek, bu
bölünmüşlük ortamında da devleti ele geçirmek isteyen Siyonizm ve Batı
emperyalizmi tarafından dayatıldığını anladıktan sonra; Gerçek laikliğin ise, vatanı, milleti, dili ve dini parçalayarak Batı’ya peşkeş çekmek demek olduğunu şuurlaştırmak; Bu şuurla da, milletle beraber vatanı, dili, dini Büyük Doğu anlayışı etrafında heykelleştirerek savunmaya girişmek. Yapılması gereken ve yapacağımız budur! Turuncu Devrim hayâliyle “istiklâl” caddesinde toplanan Batı’ya tam bağımlı liberal çapulcu ve sahte İslâmcılar, Gürcistan’ı ve Yeltsin’i düşünerek turuncu hayâller kurmaya devam etsinler... İslâm Düşmanı bu güruhun İslâm’ı ve müslümanların Batıcı düzene karşı muhalefet tavrını kullanarak kurdukları bu turuncu hayâllerin fazla bir önemi yok aslında. Siz, dilinizi düzeltip eski alışkanlıklarınızdan vaz geçerseniz, % 1 kitleye bile sahip olmayan bu turuncu kafalılar, rengi beyaz olan kara elleriyle sırtlarına bindikleri müslümanlar tarafından gösteri meydanlarında paramparça edileceklerdir. Önemli olan, bu turuncular karşısında duruş sergilemeye çalışanlan her kesimden samimi unsurların tutumlarıdır. Turuncu hayallerle vatanı, dili, dini, milleti sömürgeci Batı’ya peşkeş çekmeye çalışan işbirlikçilere karşı eski alışkanlıklarla, söylemlerle ve kafa yapılarıyla mı karşı konulacak, yoksa, yukarda bahsettiğimiz hususlar gözönüne alınarak iyi bir “nefs muhasebesi”nden sonra ortak bir dil ve ortak bir anlayış çerçevesinden mi hareket edilecek?.. Süreç devam etmekte ve bir çok gelişmelere gebe. Fakat, eski alışkanlıklarla, söylemlerle ve kafa yapılarıyla turuncuların karşısında durmakla, bugünden farklı bir netice elde edilemeyecektir! Çünkü, her kesimden “hain turuncu”nun varlık sebebi bu eski söylem ve alışkanlıklardır. Bu eskilere ait hatâlardan vazgeçilecekse, bir kere, en azından 70 yıldan beri devletin içine sızmış herkesimden vatan hainleri tarafından, devletin adındaki “Türk” kelimesinin lafzen bırakıldığını, geçekte ise, bu kelimenin içi boşaltılarak devletin içinde ve isminde Türk bırakılmadığını kabul etmek lâzım. Bugüne geldiğimizde ise, T.C.’deki “T”
Türk’ü değil, Talabani’yi simgelemektedir! Devletin “Türkiye Cumhuriyeti”
olduğunu zannedenler, aslında Talabani Cumhuriyeti olduğunu bir ân önce
anlamalı ve şuurlaştırmalı. Bundan sonra, vatan ve millet adına “remz
şahıslar”a yüklenilen maddî ve manevî bir takım müsbet hasletlerin bugün,
hangi şahıs ve hangi ideolojide tezahür ettiğini, komplekse kapılmadan
tesbit etmek gerekir. Bu müsbet kavramları, yani “Tam Bağımsız” ve “anti-emperyalist”, % 90 Batı düşmanı olan milletiyle bütünleşmiş bir devletin tesisi için, devlet içindeki her kesimden samimi unsurların yapmaları gereken hayatî hamleler vardır; İlk önce zihinlerde Batı Hayat Tarzı’nın redd; TSK’nın “Mücahit Mehmetçik” vasfını tekrar hatırlamasına sebeb olacak NATO’dan çıkış; Anadolu’nun parçalanarak yutulması projesi olan, adına “AB Süreci” denilen gerçek İslâm’ın, gerçek Türk’ün yokedilmesi operasyonunu karşı çıkarak durdurmak; Birleşmiş Milletler’in Batı’nın İslâm dünyası başta olmak üzere 3. Dünya ülkelerini sömürmedeki aracı “Domuzlar Diktatoryası” olduğunu şuurlaştırarak, bu domuzların arasından çıkma iradesini bir ân önce gösterebilmek; “Dünya Bankası”, “IMF” denilen insanımızı köleleştirmek için kurulmuş Çok Uluslu Terör Örgütü (ÇUTO)nün iktisadî koluna mensub tefeci yan örgütleri temsilcilerinin koltukaltlarına çantalarını sıkıştırarak vatan topraklarının dışına atmak; En önemlisi de, bütün bunlar yapılırken “dünyanın dışına düşeriz” diyen işbirlikçi, düşmana kapıyı içeriden açan, dışa dayanmacı, demokrasi dini meczuplarını, düşmana karşı hucum etmek için ilk önce ordusu içindeki hainleri temizleyen Büyük Sultan, büyük komutan, tarihimizin en büyük Başbuğlarından Yavuz Sultan Selim Han şiddetiyle tepelerine binerek, bunlara “gerçek dünya”yı göstererek, bir daha dönmemek üzere gerçek dünyanın dışına atmak! Bütün bunların sonunda da, cevabı verilmesi gereken soru şudur: Salih Mirzabeyoğlu niçin cezaevindedir?!. Salih Mirzabeyoğlu’nun ortaya koyduğu yeni dünya düzeni denilen emperyalizme alternatif BAŞYÜCELİK REJİMİ nedir?!. BAŞYÜCE, BAŞBUĞ şu kadar asırlık tarihimizde neyi ifâde eder?!. “Tarafımız ne şu, ne bu” sadece BAŞYÜCELİK REJİMİ. Taraf olmayan bertaraf olur! Genel Yayın -Kâim ve Dâim- 19 HAZİRAN 2008 ![]() Selâm ile… AKP'nin ve Tayyip Erdoğan'ın Batı emperyalizmi açısından "Niçin ehven-i şer?" olduğunun doğru cevabı verilmeden, bizce gerçek bir kurtuluş mücadelesi için doğru adımlar atılamaz. "Niçin ehven-i şer?" sorusuna vereceğimiz doğru cevap bizi, fikirde ve aksiyonda kurtuluş mücadelesinin verileceği doğru adrese ve her kesimden bütün samimilerin altında toplanacağı çatıya ulaştıracaktır. Yine bu soruya verilecek doğru cevap, Türkiye'de gerçek iktidar mücadelesinin hangi anlayışlar arasında olduğunu da gösterecektir. Amerika'nın güç toplamak için Büyük Ortadoğu Projesi adıyla başlattığı askerî ve siyasî operasyonların hedefi belli: Cihadî - Kurtuluşçu İslâm'ın ve onun mensuplarının yok edilmesi. "Ya onların tarafındasınız, ya bizim!" diye İslâm coğrafyasına karşı saldırıya geçen Batı emperyalizmi, muhakkak ki işbirlikçilerini de bu coğrafyada yaşayan Sahte İslâmcı'lar arasından seçmiştir. Büyük Ortadoğu Projesi İslâmî argümanlı olup, İslâm'ı bilenler tarafından yürütülebilecek bir projedir. Bunu daha evvel defalarca söylemiştik. Başka bir ifadeyle, Hıristiyan -Yahudi Batı emperyalizmi operasyonlarını İslâm haricinde her hangi bir dine, anlayışa yada felsefeye yapıyor değil. Çünkü, 1989 yılında, Sovyetlerin çökmesinden sonra dünyada söz sahibi olarak tek başına kalan Amerika, 1991 yılında, Irak'a yaptığı işgal girişiminde antiemperyalist mücadele bayrağının Müslümanların eline geçtiğine bizzat şahit oldu. 1. Irak Savaşı'ndan itibaren Müslümanlar daha da güçlenerek bu bayrağı en yükseğe taşımaya bugüne kadar devam ettiler. Bu esnada eski kuklalardan bunalan kitleler, Türkiye başta olmak üzere bir çok ülkede kendindenmiş gibi gözüken başka kuklalara iltifat etmeye başladı. Müslüman halk kesimlerinin laik Batıcı kuklalardan bunalarak, sözde laik olmayan diğer Batıcı kuklalara yönelmesi, Amerika'yı stratejilerini bu kuklalar üzerinden yürütmeye sevk etmiştir. AKP gibi yapılanmaların özellikle Amerika ve İsrail'den destek görmelerinin ve Hıristiyan-Yahudi çetelerin politikalarını bu gibi yapılanmalar üzerinden yürütmelerinin sebebi, Müslüman kitlelerin bu yönelimlerinde aranmalı. Daha açık bir ifadeyle, mesela bugün bir seçim olsa, CHP %46.7 gibi bir oy alsa, emin olun ki Amerika CHP üzerinden politikalarını yürütmeye çalışır. Batı'nın tavrı, özellikle 2. Dünya Savaşı'ndan sonra hep bu şekilde olmuştur. Bugün farklı olan durum ise, yukarıda ifade ettiğimiz gibi, anti-emperyalist ve anti-amerikancı bayrağın cihadî-kurtuluşçu İslâm'ın eline geçmiş olması ve kitlelerin gün geçtikçe cihadî-kurtuluşçu İslâm'ı temsil eden anti-emperyalist, tam bağımsızlıkçı, vatansever örgütleri destekler ve onlara katılımcı bir duruma gelmeleridir. Kitlelerin meyli değişinceye veya yeni bir alternatif teşkil edilinceye kadar, AKP gibi yapılanmaların Batı tarafından desteklenmesi kesindir. Bu zaviyeden meseleye bakıldığında eski kuklalarla yeni dönemde işbaşına gelen kuklaların arasındaki didişmenin, Batıcı rejimin hayatiyetine zarar verici noktada olmadığı görülür. Özellikle laiklik üzerinden yürütülen sahte çatışmaya bakıldığında, çatışmanın taraflarının Amerika ve İsrail ekseninde yürüyen rejimle bir sorunlarının olmadığı anlaşılır. Çünkü 70 yıldan beri laiklik, mevcut statükonun korunması amacıyla kullanılmıştır. Osmanlı parçalandıktan sonra, Osmanlı topraklarında kurulan bütün devletlerin yönetimine Batı işbirlikçisi hak ve halk düşmanı oligarşik yapılanmalar getirilmiştir. O günden bu güne bu yapılanmalar farklı farklı adlar ve farklı farklı kisveler altında Batıcı rejimlerini devam ettirmişler ve Batı çıkarlarının en üst seviyede korunması için ellerinden geleni ardlarına koymamışlardır. Batı sömürgeciliğini ve işgalini gizleyen en önemli kisvelerin başında da laiklik gelmektedir. Bugüne kadar laiklik batı çıkarlarını koruyan, sömürge ve işgalin devam etmesini sağlayan en önemli unsur olarak kullanılmıştır. Mevcut statükonun devam etmesinde başat rol oynayan laiklik, "dokunulmaz" kılınarak mevcut Batıcı rejimin devamı sağlanmıştır. Mandacılığın ve Batı ajanlığının gizlenmesinde bir paravan olarak kullanılan laiklik, kullanıcıları tarafından hep "bağımsızlık" söylemi etrafında uygulanmıştır. Halbuki işgali ve sömürüyü gizleyenler, "çağdaş uygarlık" diyerek ülkeyi Batı'nın kapısına bağlı bir fino köpeği durumuna getiren, laikliğin savunucuları olmuşlardır. Bugün ise, aynı işlevi -Batıcılık- görenler anti-laik görüntülerinden dolayı halkın teveccühüne mazhar olanlardır. "Babalar gibi" ülkeyi satanlar bir tarafta varlıklarını devam ettirirken, buna ses çıkarmayıp "laiklik elden gidiyor!" cazgırlığıyla varlıklarını devam ettirmeye çalışanlar diğer tarafta… Her iki kesim de Batıcı… Biri içerden- biri dışarıdan İslâm'ı yok etmeye çalışan Hak ve halk düşmanları!.. Bütün bu sahte çatışmaların tarafı olan hain yapılanmaların bir tek işlevi vardır o da; AKP'yi Batı için "ehveni şer" yapan cihadî-kurtuluşçu İslâm'ın önünü kesmektir. Birbirlerini kurtuluşçu İslâm'la tehdit ederek varlıklarını devam ettirmekteler. Bir taraf diğer tarafa diyor ki, "bana razı olmazsan onlar gelir", diğer taraf da bu tarafa bakarak kendi kitlesine "eğer bunlara razı olmazsak onlar gelir" diyor. Her halükârda mevcut korsan politika, laiklik üzerinden birbirlerinin varlığına razı olarak yürümekte… Razı olunmasının sebebi ise cihadî-kurtuluşçu İslâm! "Birbirlerinin varlığını dileme noktasında olan" Batıcı hainlerin kendi aralarındaki dalaşmaları Hak ve halk düşmanı yapının sulanmasını sağlasa da, devrimci unsurların oldukça işine yarayan bu duruma bakarak gerçek çelişkinin ne olduğunu, kimin neye karşı tercih edildiğini tesbit etmekten geri duramayız. Cihadî İslâm fikirde ve aksiyonda kim tarafından temsil ediliyorsa, kurtuluş mücadelesinin adresini de orada aramak lazım. Anayasa mahkemesinin "laikliğin korunması" temelinde verdiği kara sahte kutuplaşmanın türban üzerinden yürütülmeye devam edildiğinin göstergesidir. "Türban" üzerinden "Ilımlı-İslâm"la mücadele edildiği iddiası bir yalandır. Eğer bu iddiada samimi olunsaydı Türban çoktan serbest bırakılarak "Ilımlı-İmansız" İslamcıların elinden türban silahı alınarak siyaset yapamaz hâle getirilirdi. Samimi olunmadığından dolayı Türban üzerinden devam ediyor çatışmalar. Türban olmasa laiklik veya anti-laiklik adına kim ne konuşacak? Sahte kutuplaşma neyin etrafında devam edecek? Laiklik üzerinden anti-emperyalist bir tavır konulamaz. Laiklik siperinde kurtuluş mücadelesi verilemez! Genel Yayın -Kâim ve Dâim- 12 HAZİRAN 2008 ![]() Selâm ile… Laiklik üzerinden yürütülen sahte kutuplaşma oyunu tüm hızıyla devam ederken, bu oyuna gelmemek için ve başkalarının da gelmesini önlemek için mücadele eden Behiç Gürcihan gibi vatansever inananlar esir alınmaya devam ediliyor. Anayasa mahkemesinin sözde türban düzenlemesiyle ilgili verdiği karar “Cumhuriyet kendini koruyor” değerlendirmelerine yol açarken, diğer taraf da bu kararı “millet iradesine müdahale” şeklinde yorumlamakta... Gerçek mânâda “cumhuriyet” ve “millet iradesi”nin esamesinin esmediği bu ortamda her iki tarafın da derdi kendilerinin kukla olarak görev alacakları “mandacı statüko”nun devamıdır. Kendini koruyan “cumhuriyet” değil; kendini koruyan “mandacı statüko”dur. Karşı tarafın yaptığı ise “cumhuriyet”e bir saldırı olmayıp “mandacı statüko”nun devam ettiricisi kukla olma isteğidir. “Cumhuriyet”i koruduğunu iddia edenlerle “Cumhuriyet”e saldırdığını iddia edenler arasında şu konularda bir anlayış farklılığı var mıdır: Ordunun terör örgütü NATO’ya üye olması... Ülkenin “domuzlar diktatoryası” BM’ye üye olması... Ülkenin parçalanarak AB tarafından yutulmasına hizmet edilmesi... Vatanın zenginliklerinin sömürgeci Batılı güçlere peşkeş çekilmesi demek olan “özelleştirme”... İslâm coğrafyasının Amerika’nın başını çektiği emperyalist güçler tarafından işgal edilmesi müslüman soykırımı uygulanması... vs... “Cumhuriyet”in kendini koruduğunu iddia edenler, görünmezleştirilerek sürdürülen vatanın işgali konusunda acaba ne tür koruma tedbirleri önermektedirler? Aynı şekilde başörtüsü-türban konusunda sahte hassasiyet gösteren sahte İslamcılar, Irak’ta her gün bombalar altında bebeğini emzirmeye çalışan ve insanlık düşmanı, savaş suçlusu Amerika’nın işgal ordusuna mensup askerlerinin tecavüzüne uğrayan, Ebu Gariplerde “garip” kalan müslüman kadın için niçin hassasiyet göstermezler? Bunlar değil miydi, Amerika’nın Irak’ı işgal ederek Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin’i şehid etmesine “oh oldu!” diyenler?! Aynı şekilde Afganistan’da vatan savunmasında erkeğinin yanında yer alan müslüman kadın? Elli yıldan beri Filistin’de İsrail işgaline karşı fedai doğuran müslüman anne? Sahte İslâmcılar İslâm coğrafyasının işgal edilmesine hiçbir hassasiyet göstermezken, bu hassasiyet üzerine düzen değişimi hedefli mücadelesini sürdüren İBDAcıları da “ajan-provokatör” diye suçlamaktan da geri kalmadılar. Yaşadığımız var oluş-yok oluş sürecinde hiç unutulmaması ve dikkatlerden uzak tutulmaması gereken gerçek şudur: “Bu güne kadar ne olacağına bir türlü karar verememiş” rejime “ılımlı-imansız İslam” projesiyle hayatiyet kazandırmak isteyen Amerikan plânının bir ayağı Batıcı hayat tarzına meftun sahte İslâmcılarsa, diğer ayağı da, bugüne kadar Batıcı hayat tarzını insanımıza zorla dayatan laik Batıcılardır. Ilımlı-imansız İslâmcılığın halk desteğine sahip olması yüzde 90’a varan Amerikan düşmanı insanımızın bilerek ve isteyerek bu projeyi benimsemesinden değil, daha çok Batıcı hayat tarzını zorla insanımıza dayatan laik Batıcıların İslam karşıtı tavırları ve söylemleri, buna bağlı olarak da mandacı anlayışlarıdır. Haliyle sahte hassasiyetlere sahip her iki sahte taraf da gerçek kurtuluş mücadelesinin imha hedefidir. Her iki tarafın da ne “cumhuriyet”le ne de “millî irade”yle bir alâkası yoktur. Her iki taraf da evin içini işgal etmiş ırz düşmanı çeteye mensuptur. Genel Yayın -Kâim ve Dâim- 5 HAZİRAN 2008 ![]() Selâm ile… Bir ülkenin Dış İşleri Bakanı yurtdışında birilerini birilerine şikâyet ediyor... Üstelik bunu bir de “çoğunluk” adına yaptığı iddiasında... “Gayrimüslimler değil, müslüman çoğunluk da zulüm görüyor.” diyor. Kime? Gayrimüslim Batı’ya... İnsanların inançlarını okşayarak -okşanmaktan Allah korusun- geldikleri iktidar sürecinde vardıkları son nokta İslâm düşmanı Batı’ya “müslüman çoğunluk da zulüm görüyor” diye birilerini şikâyet etmek... Zihniniz din ve millet düşmanı demokrasi zehiri ile doldurulduğunda, algılamalarınız ve “düşman” nitelemeniz kendinizi hangi ideolojik kimlikle ifade ederseniz edin, sömürgeci Batı düşünce tarzına göre şekillenecektir... Siyasî iktidarı fethetme hedefli harekette düşmanı ve dostu dışarıda değil, içeride arayacağız... Her kesimden hainlerin işgâl ettiği devleti “ev”e benzetirsek, bu hainleri de “ev”in içindeki ırz düşmanları olarak görmemiz gerekir. Evin içindeki ırz düşmanını doğru tespit edebilmemiz ve kutuplaşmanın da hangi zeminde olduğunu anlayabilmemiz için “ev”in içinde yaşayanları doğru tasnif edilmesi zarureti vardır... Evin içinde yaşayanları İslâmcı, sosyalist, ulusalcı-millîci, liberal diye bir tasnife tâbi tuttuktan sonra, kutuplaşmayı bu tasnif üzerinden yatay bir şekilde yaparsak, “ırz düşmanı” tespitimiz yanlış olacağından, “düşman” algılamamız da yanlış olacaktır. Kutuplaşmayı ve ırz düşmanını doğru tespit edebilmek için, “ev”in içinde yaşayan, bahsettiğimiz bu kesimlerin hepsini üst üste koyarak, kılıcı yukarıdan aşağıya doğru acımasızca indirmemiz gerekir!.. Kutuplaşmayı bu şekilde yani dikey olarak ortaya koyduğumuzda, görülecek ki; evin içindeki ırz düşmanı İslâmcı, sosyalist, ulusalcı-millîci ve liberal kesimlere mensup hainlerden oluşan bir çetedir. Her kesime mensub hainlerden müteşekkil, “ırz düşmanı çete” her kesime mensub samimîleri kuşatmış, onlara “ev”in içinde yer göstermektedir... Bunu yaparken de, her kesimin samimîsinin
bir araya gelmemesi için ne kadar ayrılık noktası varsa, kaşımaktan da
hiç çekinmemekte... Öz evimizi işgal etmiş, her kesime mensub turuncu kafalı ırz düşmanları, bir daha dönmemek üzere ve eve dönme umutları da sonuna kadar kırılmış olarak, evin dışına atıldıktan sonra ne olursa olsun; kim kiminle nasıl hesaplaşıyorsa hesaplaşsın. Hesaplaşmanın çok çetin olabileceği ihtimalini
hiç gözönünden ayırmamakla birlikte, böyle bir operasyon-ırz düşmanının
evden atılması- neticesinde meydana çıkacak bir hesaplaşmanın çok da
düşünüldüğü gibi kırıp-dökülerek yapılacağını pek zannetmiyoruz. Bizim dünya görüşümüzün vaadettiği hayat tarzı, bugün hissedilip te ifadeye getirilemeyen hakikatin kendisinin olduğu, ırz düşmanı evin dışına atıldıktan sonra, daha iyi anlaşılacaktır... “Mücadelenin tabiî gidişatı içinde” tarafların birbirini daha iyi tanıyarak yakınlaşma ihtimali de ayrı bir bahis... Genel Yayın -Kâim ve Dâim- 29 MAYIS 2008 ![]() Selâm ile...
Gönüldaş
Carlos’un Şubat ayında cezaevinden dergimiz BARAN'a gönderdiği yazısı, Devlet terörü, Lübnan'ın
ilk mücahidi olmuş Al-Fatah'ın genç fedaisi şehit İmad Moughnieh'e
karşı yapılmış saldırının işaretidir. İsrail'in bu cinayette en azından
ortak bir sorumluluğu var ama saldırının gerçek azmettiricisi Washington'dadır.
O halde neden yalnızca Siyonizm'e karşı açık bir savaş ilan edilsin?
Çünkü zaten İsrail tarafından açık bir saldırgan devleti durumu söz
konusu, çünkü Arap palavracılığı geleneğinden kopmuş olan Seyit Hasan
Nasrallah boşuna konuşmuyor, yalnızca gerçeği söylüyor ya da en azından
darbe indirebilecek kadar güç ilişkisinin izin verdiği kısmını söyleyebiliyor.
Fakat Şam'daki saldırı aynı zamanda Başbakan Beşir Esad'a yönelik bir
mesajdır, çünkü Suriye'de hala Arap milliyetçileri vardır ve bunların
bütün "hizmetleri" NATO'nunkilere
denk düşmemektedir. İnfazcılar? Muhtemelen azmettiricilerin gerçek kimliklerini
bilmeyen paralı askerlerdir. 80'li yıllarda 15 günlük bir süre içinde
iki yabancı ekip Şam'ın kuzey banliyösünde tutuklanmışlardı. Bunlar Suriyeli
sorumluların gizli iletişimleri için kullandıkları optik kabloda da aynı
yeraltında bilgi yakalamayı hedefliyorlardı. İmad Moughnieh
kurtuluşunu, her hafta havalanan MEA'nın Hartum'dan Beyrut'a dönüş
uçuşunda Cidde'deki molası esnasında Yankiler tarafından yakalanmasına
izin vermeyen Suudilere borçludur. Yüzlerce sivilin canına mal olan
Seyit Muhammed Hüseyin Fadlallah'a karşı başarısız suikastı ardındaki
Hizbullah'la saldırmama anlaşmasını yaptıktan sonra kamunun önünde
görünmek istemeyen Suudilerle ilişkili olarak hain Lübnanlı komando
hızlıca tutuklanıp infaz edilmiştir. Yıllar sonra bizzat kendim komandonun
elebaşını yakaladım; bu zat, İngiliz "istihbaratı" tarafından
verilen Robin Gregson adında gerçek-sahte İngiliz pasaportları taşıyan,
Güney Afrika Bölüğünün Generali Henry Bona'ydı. Lübnan'ın komşu ülkelerinden
birinde iki yıl kaldıktan sonra Amman'da emri kendim imzaladıktan sonra
Uluslararası Devrimciler Örgütümüz tarafından kurşuna verildi. 15 Şubat 2008
-Kâim ve Dâim- 15 MAYIS 2008 ![]() Selâm ile... -Kâim ve Dâim- 8 MAYIS 2008 ![]() Selâm ile... -Kâim ve Dâim- 1 MAYIS 2008 ![]() Selâm ile... “Çay arası” vermek için neredeyse darbe yapmayı göze almış bir hâliniz var; “münasip değildir” diyemem ama evvela sözü tamamlamalı... “... Ergenekon Saldırısı’nı tezgâhlayan Türk düşmanı vatan-sevmez turuncu borazanların gazıyla zehirlenmiş bir zihniyetin sahibiyseniz, ‘Vahşi Batıcı’lığın 93 yılı sonbaharında Rusya’da gerçekleştirdiği darbeyi, ‘reform önerilerini ve yönetim değişikliklerini engellemeye çalışan hantal-bürokrat-baskıcı -hatta darbeci eğilimler barındıran- Parlamentodan Rus halkını özgürleştirme hareketi’ olarak görürsünüz. Gördürülürsünüz” demiştik. İnsanları böyle gördüren “o taraf”ın borazanları; “haksızlık etmeyin, biz sadece ‘Parlamentonun fesh edilmesiyle Rus halkı aslında reform önerilerini ve yönetim değişikliklerini engellemeye çalışan hantal-bürokrat ve baskıcı –hatta darbeci eğilimler barındıran bir parlamentodan özgürleşmiş oldu’ dedik. Meclisin yerle bir edilmesini hiçbir zaman açıkça onaylamadık; çünkü biz demokratız, her çeşit darbeye karşıyız; sandığa inanıyoruz” diye itirazda bulunuyorlar. İçimizden bazıları da; “Peki ya her çeşit darbeye gerçekten karşıysalar? Bu insanlar darbe yönetimini benimsemeden bazı demokratik kazanımları savunuyor olamazlar mı?” diye turuncu turuncu soruyor. Elbette olabilir, niçin olmasın... Ancak bu takdirde “hem her çeşit darbeye karşı olmak, hem de bazı darbelerin sonuçlarını “her çeşit darbeye karşı olma prensibinden kıl kadar olsun ayrılmış sayılmamak” kaydıyla benimseyip savunabilmek için “o her çeşit darbeleri” şöylece ikiye ayırma mecburiyeti doğuyor. a- Ya Özal, Yeltsin ve benzeri misâllerde olduğu üzere, batı uygarlığının tek doğru ve evrensel bir uygarlık olduğuna iman etmiş; evin/vatanın kapılarını sömürgeci karar merkezlerinin “küçük doğu projesi” adıyla bilinen “demokratik sömürgeleştirme” maksatlı siyasî-iktisadî-askerî-kültürel taleplerine ardına kadar açmakta tam itaatkâr kadroların yolunu temizleyip, yönetimde tutmak; yada Irak, Afganistan, Yugoslavya hatta Ukrayna, Gürcistan ve benzeri birçok misâl olduğu üzere batı uygarlığının tek doğru evrensel bir uygarlık olduğunu kimisi hiç, kimisi yeterince benimsemeyen evin/vatanın kapılarını liberal çapulculuğa açmamakta kararlı samimi vatansever kadroları |