Emekli Tümgeneral Alaettin PARMAKSIZ:: (1. Bölüm) Sen Nasıl Bir Devletsin ki, Senin Cumhurbaşkanının
Açıklamasına
“Kakafoni” Diyen Bir Büyükelçi
24 Saat İçinde
Hudut Dışına Çıkarılmıyor!
Röportaj: Ali Osman ZOR - Av. Ali Rıza YAMAN
Bizim okuyucularımızın tanıması açısından “Alaettin Parmaksız Paşa kimdir?”
İlk önce bunu kendi ağzınızdan bunu kısaca söyleyebilir misiniz?
Kitaplarda biyografim var; “Emekli Tümgeneral”
O zaman, o emeklilikten başlayalım; “emekli” mi, “istifa eden” mi?
İstifa eden… Sonuç itibariyle, Emekli Tümgeneral.
O zaman biz direkt mevzuya girelim: Şimdi biz, “emekli” olduktan sonra,
kahramanlıklarıyla nam salan bir takım generaller duyuyoruz. Fakat, nedense
bu generaller ya istifa ediyorlar, ya emekli oluyorlar. Özellikle Doğu’da
görev yapan generaller… Bunun özellikle bir sebebi mi var? İstifa mı
ettiriliyorlar? Emekli mi oluyorlar?.. Meselâ, sizin için “Genel Kurmay
Başkanı olacak” deniliyordu… Bu daha çok bizim “şahsî” merakımızdır aslında,
çünkü, bilmediğimiz şeyler…
Şimdi, tabii kamuoyunda ben bu sorularla çok karşılaşıyorum… Kamuoyunda
böyle bir geleneksel yargı oluşmuş durumda, ama, böyle bir şey yok. Silahlı
Kuvvetlerin kurumsal bir yapısı vardır; istifa eden, “istifa” eder, emekli
olan, “emekli” olur… Şöyle düşünün; bir piramittir silahlı kuvvetler,
aşağıdan yukarıya gidişi… Düşünün, biz 550 kişi mezun olduk Harbiye’den.
550’mizin de gönlünde de “Genel Kurmay Başkanı olmak” vardı.
Sizin için söyleniyordu özellikle…
Söylenenleri boş verin! Dolayısıyla, o, 550 arkadaşımızın içerisinde
20-22 kişi general oldu. Bu 22 arkadaşımız içerisinde –yani, şunun
için belirtiyorum size; 550’den 22 kişiye düştü-, yâni bunu 18 tânesi
Kurmay, 4 tânesi de sınıftan oldu; yâni kendi meslek sınıfından oldu…
Evet…
Ve, bu 22 kişi içerisinden de, 10 kişi Tümgeneral oldu. 10 kişi içerisinden
de –daha sırası gelmeyen arkadaşlar da var-, sırası gelenlerden iki
kişi Korgeneral oldu… Yâni, bu bir seçimdir, Silahlı Kuvvetlerin kurumsal
bir yapısı vardır. İşte o, “şöylesini emekli ediyorlar, böylesini bilmem
ne yapıyorlar” gibi, işte bunlar tamamen şeydir; bilimsel temeli olmayan
düşüncelerdir. İşte, “Güneydoğu’dan terfi ettirmiyorlar” diyor… Bir
grup diyor ki, “Güneydoğu’dan terfi ettirmiyorlar!”.
Evet…
Orda çalışıp Korgeneral olan, Orgeneral olan, Tümgeneral olan bir sürü
arkadaşımız, komutanlarımız var! Yâni Tümgenerallik az bir rütbe değil
ki, sondan ikinci rütbe. Yâni üstünde iki rütbe var; Korgeneral, Orgeneral...
Korgeneral olunca bir rütbe var. Yâni, herkesi bir yerde görev yaptı
diye, tutup Korgeneral, Orgeneral, Tümgeneral veya General yapamazsınız.
Sınırlıdır, bir seçimdir! Ha bu seçim, mümkün olduğu kadar objektif
yapılmaya çalışılır. Hataları olur mu?.. İnsanın olduğu her yerde hata
olur! Ama, en az hatanın bu sistemde olduğuna kişisel olarak, şahsen
inanıyorum…
Peki böyle bir “kamuoyunda yaygın” olmasının sebebi, emekli olan veya
istifa eden ve emekli olduktan sonra kamuoyuna fikirlerini açıklayan
Generallerimizin, genelde, Amerikan karşıtı politikalara, karşı fikirler
serdetmeleri de olabilir mi acaba?
Hayır, şöyle bir şey vardır…
Meselâ, Amerikan karşıtları getiremiyor!
Hayır, şöyle bir şey vardır… Silahlı Kuvvetlerin işleyiş biçimini sivil
insanlar doğal olarak bilmediği için, şöyle bir intibâ vardır; “birisi
bir şeyi emreder, diğerleri hepsi yapar!”. Böyle bir şey yok! Silahlı
Kuvvetlerin yapısı bana göre, -üç dört senedir, sivil kurumların, sivil
toplum örgütlerinin içinde bulunuyorum-, son derece, sivillerinkinden
daha demokratik bir yapı var… Bizde bir şey enine boyuna tartışılır,
fikirler üretilir, fikirler söylenir; bu Yüzbaşı da söyler fikrini,
Binbaşı da söyler, General de söyler, Albay da söyler, fikirler tartışılır,
o fikirlerin bir harmonisinden veya onların içerisinden en optimumunu,
uygununu komutan seçtikten sonra, o herkesin kararı olarak uygulanır…
Yâni, Amerika Birleşik Devletleri şu ândaki ilişkileri açısından Türkiye’nin
müttefiki gözüküyor… Tabii, benim bu konuya bakışımın farklı olması
başka bir şeydir, Silahlı Kuvvetlerin kurumsal olarak temsil ettiği
Genel Kurmay Başkanlarının görüşüdür. Ama, niye bazı arkadaşlarımız
su yüzüne çıkıyor veya diyorlar ki, niye emekli olmadan önce niye konuşmuyorsun?
Yani, emekli olmadan önce bir General’in, bir Subay’ın basına beyanat
vermesi mantıklı mı, konuşması mantıklı mı?.. Konuşamaz! Yasak zaten,
suç işlemiş olur! Hangi kurumda, o kurumun içinde çalışırken işte,
Emniyet Teşkilatında çıkıp Emniyet Müdürleri istediğini çıkıp konuşabiliyor
mu? Konuşamazlar yasalar var… Valiler konuşabiliyor mu, Kaymakamlar
konuşabiliyor mu?.. A biz emekli olduktan sonra, artık biz, özgürüz.
Bizim söylediklerimizin hiç biri Silahlı Kuvvetleri temsil etmez, kendimizi
bağlar. Ama, istediğimizi, düşüncelerimizi özgür bir biçimde açıklarız…
Buradaki konuşamama…
“Konuşamama” diye bir şey yok!
Konuşmama diyelim daha doğrusu…
“Konuşmama” diye bir şey yok… Silahlı Kuvvetlerde hep konuşulur, tartışılır…
Konuşamazsın tabi, şey değil ki bu, aşiret değil ki. Çıkıp da ben veya
başka biri bir şey söylese… Böyle bir Ordu olur mu! Böyle bir düzen
ve nizam olur mu? Dünyada böyle bir Ordu var mı? Yok!.. Bir şey söyleyeceksen
istifa edersin, istifa ettikten sonra istediğini söylersin…
Meselâ 28 Şubat’ta oldukça fazla konuştular?
Konuşan kim?.. Konuşan, Genel Kurmay Başkanı’dır, Kuvvet Komutanları’dır.
Onların statüleri farklıdır; Genel Kurmay Başkanı Kuvvet Komutanı’na
şu konuda konuşma yetkisi vermiştir, öyle konuşur. Genel Kurmay adına
konuşacak olan Genel Kurmay Başkanı’dır, şu an İkinci Başkan’dır, yetki
verdiği konularda Genel Sekreteridir… Yasal olarak bu böyledir! Onun
dışında kimse: Konuşuyorsan –Genel Kurmay yetki vermediyse- suç işlemiştir.
İcâbına bakarlar yani.
Peki, şöyle bir soru sorsam: Şu kitapları okuyan birisi, %90 Amerika’yı
sevmiyoruz, biliyorsunuz biz Türkiye’de…
Amerikalı’yı sevmiyoruz değil…
Amerikalı’yı değil Amerikayı; Amerikan politikaları…
Hâ, Amerika’nın şu an Türkiye’ye karşı uyguladığı politikaları tasvip
etmiyoruz!
“Tasvip etmiyoruz”!
Evet!
Şimdi şu kitapları okuyan bir “dikkatli okuyucu” şöyle düşünürse eğer;
“ya, Paşam keşke bunları görevdeyken dile getirseydi de, belki o zaman
bu politikaların âleti olarak hareket etmezdik ve kafamıza da çuval geçmezdi?”
diye düşünürse, haklı mı olur, haksız mı olur?
Haksız olur! Biz o düşünceleri kendi makamlarımıza, kendi şeyimize, işte
sınırlarımız içinde anlatıyoruz. Ama, bir General çıkıp da, kamuoyuna
öyle bir açıklama yapmaz. Senin haklı bir fikrin varsa, sende oku, izle;
benden daha iyi değerlendiriyorsun belki, ne biliyorsun yani…
Yok, ama insanın böyle…
Şimdi bak, bu çok, son derece yanlış bir şey, bu…
Türk milletinin Ordu’ya bakış açısı…
Hayır! Bu Ordu’ya bakışın değil, bir tembelliğin işidir bu… Kendileri,
çalışmıyor bu yazanlar; “Ordu şöyle bir şey yapsın”… Böyle bir şey yok!..
Herkes çalışacak. Bir sorun varsa bu çözülecek. Bu demokrasi içerisinde
çözülecek. Yani, herkes Ordu’nun arkasından Ordu’yu bir yere itmeye çalışmayacak.
Evet…
Olay bu… Bu kitapları okuyan insanlar da mutlaka benim kadar bu konuyu
irdeliyor, düşünüyor. Ama bu kitabı sen çalışırken yazamasın. Hiçbir
kurumda yazamasın. Diyelim ki maliyeciler; hem Hazine Bakanlığı’nda
çalışıp, hem Savunma Müsteşarlığı’nda çalışıp, hem de bugünkü malî
politikanın yerle bir edecek bir kitap yazabilir mi? Yazamaz!
Evet, yazamaz…
Hem şimdi Polis teşkilâtında çalışıp, hem de Polis teşkilâtının genel
görüşleri dışında bir kitap yazabilir mi? Yazamaz… Devletin sistemi;
Devlet memuru bunu yapamaz yani. Kimseyi suçlamak için söylemiyorum.
Vatandaşın algılaması eksik, onu anlatmaya çalışıyorum. Vatandaş, ben
programlara çıkıyorum binlerce mail geliyor; “bunları çalışırken niye
söylemiyorsun!”. İyi, çalışırken herkes şeyi söylesin…
“Mensubu olduğu kurum hakkında konuşsun”…
“Mensubu olduğu kurum hakkında”… Böyle bir sistem yok. Yani, dünyada
bana bir tâne böyle bir sistem örnek versinler… Bana bir tâne sistem
versinler…
Peki Türkiye’nin Jeopolitik durumu başta olmak üzere, durumunun farklılığından
kaynaklanan bir his olabilir mi bu?
“His”… Ne olursa olsun, yanlış bir his, onu anlatmaya çalışıyorum. Türkiye’nin
Jeopolitiği farklı diye, farklı bir Ordu düzeni olabilir mi? Farklı bir
Emniyet Teşkilâtı düzeni olabilir mi? Farklı bir Yargı düzeni olabilir
mi?.. Yâni, memurun, “memur” demek, “hizmetli” demektir. Bizim farkımız,
biri 926 sayılı kanuna tâbidir, Türk Silahlı Kuvvetleri personel kanunu
vardır, öbürünün üçyüz elli bilmem ne, memur kanunu vardır. Ama statüleri,
sınırlamaları farklıdır. Biz, hem genel sınırlamalara tâbiyiz, hem de
kendimizin Askerî Ceza Kanunlarına ve yönetmeliklere bağlıyız. Yani,
bir asker-vatandaş olarak, bir başka vatandaştan özgürlükleri daha kısıtlanmış
kişidir. Sizi “genel kurallar” ilgilendirir. Ben, sizin bütün genel kurallarınıza
uymak zorundayım…
Hem de askerî kurallara…
Bir de askerî kurallarım var; ona da uymak zorundayım…
Peki Paşam burada -gerçi kitabınızda da var-, 3 Temmuz’u 4 Temmuz’a
bağlayan gün Süleymaniye’de yaşanan bu “Çuval Hadisesi” var… Orada diyorsunuz
ki, kitabınızda; “iki kolordu gönderilip Süleymaniye’ye, İncirlikteki
askerleri de esir alınmalıydı” diye bir ifadeniz var… Bildiğiniz üzere
bu “Çuval Hadisesi” gerçekten milletimizin içinde, ruhunda kanayan bir
yara… Bu nasıl düzeltilebilir? “Düzeltildi” de bizim mi haberimiz yok,
veya buna karşı ne yapılabilir?.. Şimdi, bunu da mı Ordu’dan beklememek
lâzım? Bunun karşılığını…
Hayır, şimdi şöyle… O sıcak ânda Ordu bir şey yapabilirdi… Yani, olayın
sıcak ânında -ilk 24 saat-, bir şey yapabilirdi. Benim zaten hayıflanmamdaki
neden, o ilk 24 saat, sıcak saatte bir şey yapılmamasıdır. Ondan sonraki,
artık bir Devlet politikasıdır. Şimdi, sizin Devlet olarak, Siyasî İdare
olarak, Amerika’yla “al gülüm, ver gülüm” ilişkileri içerisindeyken,
Silahlı Kuvvetler bu ilişkiyi kesemez. Ama, bu söylediğiniz “Süleymaniye
Vakası” Türk insanının, her insanın –sadece askerlerin değil-, kadın,
erkek Türkiye’de yaşayan kitlelerin büyük bir kısmının % 90’ının içerisinde
–eskilerin tabiriyle- “ağu gibi düşmüştür”!.. “Ağu”, yani zehir gibi
düşmüştür! O, içindeki kor hâlen yanmaktadır! Hâ şimdi görevlilerin,
kendi görevleri nedeniyle Amerika’yla ilişkiler kurması, oraya gidip-gelmesi
başka bir şeydir, içindeki “his” başka bir şeydir… Bu ne zaman çıkar?
Amerika çok ciddi bir şekilde; “evet! Biz hatâ yaptık!” çünkü devletler
arası ilişkiler böyledir, “özür diliyorum!” derseler –ki, böyle bir şey
yapmadılar bugüne kadar- biz de o zaman döner, kendi yöneticilerimizi
suçlarız… Yani biz aslında, Türkiye’de şu ânda Amerikan aleyhtarlığı
var, ama, bana öyle Amerikan aleyhtarlığı… Şimdi şöyle; Amerika, kendi
dış politika önceliklerine göre politikalar öngörüyor. Biz, bunun sonuçlarında
tutuyoruz Amerikalılara kızıyoruz. Esasında kızacağımız kişiler, tepki
göstereceğimiz kişiler, demokratik tepki vereceğimiz kişiler kendi yöneticilerimiz!
Yani Amerika, bir devlet olarak çıkıp da Türkiye’nin hak ve menfaatlerini
korumak için çıkacak hâli yok! Esasında tepkinin kaynağı, yönlendirmesi
Amerika’dan olduğu için kaynağına biz yöneliyoruz. Ama aslında Amerika’ya
yönelecek bir olay yok, bu tepkinin ortaya çıkışını, olaylara müdahale
etmeyen yöneticilere bizim tepkimizi, demokratik tepkimizi vermemiz lâzım…
Amerika’nın menfaatleri genelde de bizim aleyhimize oluyor. Özellikle
bölgede… Yöneticiler dediğimiz gruplar da, gönüllü Amerikan politikaları
uygulayıcıları olduğunu hesab edersek...
O zaman cezanı çekeceksin! O yöneticiler gökten zembille düşmüyor: Senin,
benim, onun, birilerinin verdiği oyla çıktığına göre, o zaman cezanı
çekeceksin…
O zaman şöyle diyeyim;…
Cezanı çekeceksin… Yâni şimdi, günümüzü ele alırsak; AKP’nin Amerika
Birleşik Devletleri ile olan ilişkilerinden memnun ve mutlu değilsek;
öyle diyorsunuz, öyle demek istiyorsunuz?
Tabi, tabi…
Hâ ben söylüyorum kendi adıma; ben memnun ve mutlu değilim! Peki, bu
insanları, Adalet ve Kalkınma Partisi’ni iktidara Güney Afrikalılar
oy vererek getirmedi.
Tabi 27 Nisan bildirisinin de epey bir etkisi oldu.
Şimdi bakın, Türkiye’de bir şey vardır; bilimsel temele dayanmadan fikir
üretmek. Bu, “27 Nisan bildirisinin etkisi oldu” lâfı da, hiçbir bilimsel
temele dayanmadan fikir üretmedir… Hâ, oldu veya olmadı diyebilecek
durumda değiliz. Çünkü, bana bugüne kadar bir tek kişi, efendim, “biz
bir kamuoyu araştırması yaptık. Bu araştırma şirketinin yapmış olduğu
araştırmalar bilimsel temellere dayanan bir araştırmadır -ki, onun
%1 sapma şeyi vardır, %1,5-2 arası sapma şeyi vardır, artı eksidir-,
yapmış olduğumuz araştırmada, bunların oyunun 27 Nisan bildirisiyle
–atıyorum, farazi- %8 etkilendi” diye Türkiye’de bir araştırma yok!
Ama tersine araştırmadan ben söz edeyim size; Profesör Esmer’in Kasım
ayında yaptığı kamuoyu araştırmasında, bunların oyunun %45’in üzerinde
olduğunu –anket yapıyor bu işin uzmanlarından birisi- televizyonlarda
söyledi. Bana bugüne kadar açık oturumlarda da, ikili konuşmalarda
da söyledi. Diyorsunuz ki, “27 Nisan Bildirisi’nin etkisi oldu!”. İyi
de, hangi bilimsel veriye dayanıyorsunuz? Sadece kulaktan kulağa dolanan
bir şey.
Müşahade…
Efendim, müşahade kamuya, topluma, herkese emsal teşkil etmez. İstediği
oyu alamayan partiler bunu ortaya çıkardı! Böyle bir şey olur mu! Ben
“vardır” veya “yoktur” diye bir şey demiyorum. Var olması için, böyle
bir bilimsel araştırma yapılır, hepsi ortaya konur; işte böyle, böyle,
böyleydi, vatandaşa sorduk. Şimdi biliyorsunuz anket sistemleri çok
gelişti, 2225 kişiyle bütün Türkiye’nin nabzını ölçüyorlar. Böyle bir
araştırma var mı? Yok! Ama konuştuğun zaman herkes, özellikle kaybeden
kesimdekiler, yâni biz Milliyetçiler, Ulusalcılar, bilmem şunlar, bunlar,
Cumhuriyetçiler niyeyse, efendim; “Ordu, 27 Nisan’da bunu yaptı, AKP’yi
iktidara geçirdi!” Peki var mı bir çalışman? Bana bir tane çalışma
gösterin; yok! Yani bu, müşahadeyle, kişilerin yargısıyla olacak bir
şey değil.
İktidarı ona bağlı değil de, yani, “etken” olarak aldığı oyun fazlalaşmasında.
O da dediğiniz gibi, ne kadar olduğu da belli değil zaten.
Bilmiyoruz! Belki olmasaydı %55 alacaktı. Ben de onu iddia edeyim o zaman?..
Benimkinin bir temeli var mı, onunkinin de yok!
E tabi, ona karşı sizin dediğinizde de…
Hayır ikisinin de temeli yok! Ben şunu anlatmaya çalışıyorum: Bir şeyi
söylerken, bunun bir bilimsel temeli olması lâzım. Yani onu anlatmaya
çalışıyorum. Yoksa onun şuyu olmuştur, şuyu olmamıştır; o benim konum
değil…
Şimdi mesele AKP’den açılmışken, şöyle bir paradoks var herhâlde Türkiye’de,
demin gerçi o cümlenizin içinde değindiniz geçtiniz; Türkiye’de %90’a
varan Amerikan Politikalarından memnuniyetsizlik var, siz temeli yok
dediniz, şimdi ben onunla ilgili soracağım.
“Temeli yok” demedim; temeli var. Amerika’nın Türkiye’ye karşı uyguladığı
politikalar bu temeli yaratıyor. Ben onu demek istemiyorum. Oradaki fark
şu; niye efendim şimdi %90’a çıktı? Çünkü, bu hükümet 3 Kasım 2002’den
sonra dış politikasını Avrupa Birliği’ne ve Amerika Birleşik Devletleri’ne
endeksledi. Bunlarla…
Şimdi bakın, bu işin temeline gidersek 1990’larda Varşova Paktı yıkıldıktan
sonra, iki kutuplu dünyadan, tek kutuplu ve çok merkezli bir yöne gidildi.
Yani bir tek kutup var, bir Süper Güç var-Amerika Birleşik Devletleri,
bir de “bölgesel güçler” var. Bir de “bölgesel güç olmaya çalışanlar”
var bizim gibi. Şimdi NATO’dayken Türkiye, yani 1990 yılına kadar –şimdi
de NATO’dayız ama-, ulusal çıkarların çatışması çok su yüzüne çıkmıyordu.
Evet…
NATO politikaları içinde uyumlulaştırılıyordu. Şimdi, Varşova Paktı yıkıldıktan
sonra Amerika’nın dünyaya bakışı çok değişti. Amerikan Dünya Politikasının
temelinde iki temel neden var: Bir, 2025, 40, 50 yıllarında kendisine
ekonomik veya askeri bir güç karşısında rekabet edebilecek bir güç
olmamalı diyor… İki, “bölgede İsrail’in güvenliğini sürekli sağlamalıyım”…
Bu, “güç olmaması için” de geliştirdiği politikalar, Ortadoğu’da ve
Avrasya’da geliştirdiği politikalar, Türkiye’nin Ulusal politikalarıyla
çelişmeye başladı! Yani, bizim Millî menfaatlerimizle, Amerika’nın
Millî menfaatleri çatışmaya başladı! Bu menfaatler çatışırken, kamuoyunun
algılaması, mevcut siyasî iktidar, Türk Millî menfaatlerini savunmayarak
Amerika’nın menfaatlerini yerine getirmeye aracılık ediyor.
90’dan beri…
“90’dan beri” ama, 3 Kasım’dan bu yana, tedrîcen arttı bu iş!
Ama, bu 90’dan beri devam ediyor aslında…
90’dan bu yana, Türk-Amerikan Ulusal menfaatlerinin çatışması devam ediyor.
Yani, Birinci Irak Savaşı’ndan…
Hah! Körfez Harekâtından itibaren politikaların arasında “uyuşmazlık”
var… Bu hükümetler, değişik hükümetler, değişik şekilde bunu uyumlaştırmaya
çalışmıştır. Ama 3 Kasım 2002’den sonra, o zamanki bir çok basın-yayın
organlarında çıktığı gibi, iktidarını, meşruiyetini dışarıda aramasından
dolayı, Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa Birliği’ne Türk halkının
nazarında inanılmaz tavizler vermiştir! Türk halkının nazarında! Ama,
hepsinin nazarında değil, çünkü %47’de oy aldı… O zaman, bu halk nezdinde
Amerika’ya karşı sempati azalmış, antipati çoğalmıştır. Bu % 90’lara
çıkmıştır. Özellikle PKK konusundaki vurdumduymazlığı… Esasında PKK
konusunda Amerika vurdumduymaz değil, Amerika Birleşik Devletleri,
PKK konusunda baştan beri ortaya koyduğu dış stratejiyi izliyor… Ve
bu, Türk halkında temelsiz değil, “temelli” ama, bir antipati yaratmıştır.
Ben de diyorum ki, bu antipatiyi Amerika’ya döndürmenin bir anlamı
yok… Siz, olayın bu şekilde ortaya çıkmasının nedeni, bizim kendi seçtiğimiz
“yöneticilerimiz”dir! İçimizde bir “antipati” olacaksa, önce kendi
yöneticilerimize dönmemiz lazım! Hem Amerika’ya %90…
Onu soracaktım!
Hem de gidiyorsun % 47-50 oy veriyorsun!
Bunu neyle izah etmek lâzım?
Ben onu izah edemem, onu Sosyologlar, Psikologlar izah edecek…
Aslında temel meselelerden biri gibi bu! Ya % 90 bir Amerika…
Hayır, Amerikalılar 2-3 ayda bir kamuoyu araştırması yaparlar, bütün
dünyada yaparlar… İlişkide olduğu ülkelerde… Türkiye, Amerikan Karşıtlığı
en ileri, zirvede olan ülke Türkiye şu anda… Hem Amerika ile bu kadar
sıkı ilişkileri olup, hem de Amerikan Karşıtlığı en yüksek olduğu ülke
Türkiye! Ama, sonuçta da, bu politikaların uygulayıcısı Hükümet’e %
47 oy veriyorsa, demek ki, bunun bir sosyolojik, psikolojik bir alt
yapısı var. Bunu araştıracak olan asker değil!
Size şu ân, asker olarak sormuyoruz…
Hayır, ama benim ihtisas konum değil… Yani ben, şimdi, o konuda, psikolojik
olarak hangi dürtülerle, ekonomik olarak hangi dürtülerle, hangi siyasal
içgüdülerle insanlar oy veriyor diye şey yaparsam, biraz önce size
söylediğim, temeli olmayan, araştırmaya dayanmayan bir fikir ortaya
koymuş olurum… Ama, şu bir gerçek: Amerika’ya olan karşıtlık, şu son
harekâttan sonra, biraz azalmıştır. Sanırım % 75’lere, 70’lere düştü.
Ama, bir realite…
Neden düştü?
Efendim şimdi biliyorsunuz, 5 Kasım’dan sonra, Sayın Başbakan’ın Bush’la
görüşmesinden sonra, biliyorsunuz…
“HAMDOLSUN istediğimiz gibi bir görüşme oldu!” demişti!
Türtçe yayın yapan, sadece yayın yaptıkları dilin Türkçe olmasından dolayı
Türk televizyonu veya radyosu veya gazetesi dediğimiz bir “Basın Grubu”
vardır. Bunlar çok yoğun bir şekilde, Amerika’nın PKK ile mücadelede,
Türkiye’ye verdiği desteği öne çıkarması ve Türk Silahlı Kuvvetleri’nin
bu destek olmasaydı, hiçbir şey yapamayacaktı şeklinde, Kamuoyunu bilgilendirme(!),
yâni, “Beyin yıkama” ameliyesi sonucunda, bu antipati % 70’lere düştü!
Olay bu…
5 Kasım’da Başbakan’ın Bush’la yaptığı görüşme neticesinde, bu düşmanlığı
azaltmak için, psikolojik bir operasyona karar verildi, diyebilir miyiz
aslında…
Hayır! Amaç bu düşmanlığı azaltmak değil… Amaç, Türkiye’yi, daha sonra
uygulanacak bir takım politikalara sıkıştırmak için, “iyi niyet gösterisi”
gibi bir imaj vermek. Yani, Türkiye’yi 5 senedir sıkıştırdılar; bunaldı…
Yani, bir Amerika’yla ne kadar iyi ilişki içerisinde olursa olsun, 5
Kasım’da eğer Başbakan, Amerika Birleşik Devletleri’nden “sınırlı süreli
operasyon” yetkisi almamış olsaydı, iktidarın ayakta kalması çok mümkün
değildi! Neden mümkün değildi? Çünkü, inanılmaz bir halk tepkisi vardı!
Şeyi düşünün; 21 Ekim’den sonra “Dağlıca Olayları”ndan sonraki periyodu
düşünün, bütün Türkiye il ve ilçelerinde gösteriler başladı…
Ve, tepki de, Amerika’ya doğru kaymaya başlamıştı…
“Kaymaya” değil, öyleydi… O gösterilerin bir kısmına ben katıldım. O
gösterilerdeki tepki hükümete değildi. O gösterilerde tepki Terör Örgütü’neydi
ve Amerika’yaydı… Ama 5 Kasımdan sonra bir şey yapılmasaydı, Amerika’ya
olan tepki kime dönecekti; Hükümete dönecekti! O demokratik tepkinin
önünde, demokratik seçimle gelecek İktidar ayakta duramaz. Niye? Çünkü
bu insanlara gidecek, sonuçta oy isteyecek…
O zaman bu operasyonların hedefi bu tepkiyi engellemek için mi yapıldı?
Şimdi anlatamıyorum galiba, bu tepki…
Yani hükümeti kuvvetlendirmek için mi yapıldı?
10 tâne nedeni varsa, biri bu…
“En önemli nedeni bu!” diyebilir miyiz?
En önemli nedeni o değil… En önemli nedeni…
Çünkü bununla bağlantılı bir soru soracağım…
Sor, istediğin soruyu sor… En önemli nedeni o değil. En önemli nedeni,
Türkiye’nin, son 4 senedir, 5 senedir, Irak’la ilgili hiçbir isteğine
cevap vermiyordu. Yani, pozitif cevap vermiyordu Amerika… Niçin pozitif
cevap vermiyordu? Türkiye’yi iki yönden kıskaca almak istiyordu; bir,
ekonomik yönden kıskaca alınıyor. Şu anda ekonomimiz çok iyi gibi gidiyor,
ama –ben ekonomist değilim- söylenen şu; “bu câri açıklar, bu borçlanmayla,
bu faiz ödemeleriyle, bu ekonomi sürdürülemez deniyor. Ekonominin “sürdürülemez”
olması, Amerika’nın, her ne kadar kendisi 1 Trilyon Dolar açık verse
bile, Türkiye için ekonomisini “sürdürülebilir hâle getirecek” gücü
vardır… Şimdi iki şey var; bir, “sürdürülemez ekonomi” içine sokarsın;
ekonomik bağımsızlığı olmayan ülkeler, siyasî bağımsızlığını kaybederler.
Siyasî bağımsızlığını uygulayamazlar. Atatürk, biliyorsunuz, daha Cumhuriyet
ilan etmeden, İzmir’de “İktisat Kongresi”ni toplamıştı. İzmir İktisat
Kongresi’nin temelinde şu vardır, şöyle söylemiştir: “Askeri zaferlerimiz
ne kadar büyük olursa olsun, bunu ekonomik zaferlerle taçlandıramazsak,
ülke bağımsızlığını koruyamaz” demiştir… Şimdi, ekonomik bağımsızlığınızı
kaybederseniz, siyasî bağımsız karar alamazsınız; bir bu! İkincisi,
sürekli burada, Amerika’ya Hükümet tarafından, Hükümetin uygulamak
istediği politikalara direnç gösteren iki kurum vardı; birisi Cumhurbaşkanıydı,
Sezer, süresi doldu gitti. Bir de Silahlı Kuvvetler var. Peki Silahlı
Kuvvetler’i nasıl “çıkmaz sokağa” getirecek; PKK’yı kullandılar sürekli.
PKK eylemler yapmaya başladı sürekli. Halk nezdinde bir “çıkmaz sokağa”
doğru gidildi… İşte; “bu iki ‘çıkmaz sokak’tan ben sizi kurtarırım,
amma, siz de orada kurulan ‘kukla yönetimi’ tanıyacaksınız” dedi!..
Bu “tanımak”, illâ oraya Büyükelçi göndermek, Dışişleri Bakanlığınca
“biz burayı tanıdık” deklarasyonuyla olamaz!
Sayın Gül bir açıklama yaptı, dedi ki; “PKK’yı def etsinler, biz oraya
yaptığımız yardımları 10 kat, daha fazla bile arttırabiliriz!” dedi!
Talabani’nin Çankaya’ya bayrak dikmesine izin verilmesiyle olabilir
mi bu tanıma?
Bu işte! sonuçları yavaş yavaş ortaya çıkıyor! Şimdi, Sayın Başbakan
oraya gittiği zaman, işte “bir pazarlık yapıldı mı, yapılmadı mı?” sorusuna
verdiği cevap şudur: “Ben pazarlık yapacak kadar şerefsiz değilim!” dedi!..
Başbakan’a inanıyorum, çünkü, pazarlık yapacak “bir şeyi” yok ortada!
“Yok”!
Durum yok ortada! Zaten, Amerikalıların istekleri belliydi. Yani Amerikalıların,
“siyasî çözüm” lafı 5 Kasım’da ortaya çıkmadı! Daha önceden var. Amerikalıların
“PKK’ya af çıkarın!” lafı 5 Kasım’da ortaya çıkmadı, daha önceden var.
Amerikalıların Irak Merkezî Yönetimi ile iyi geçinin lafı. Amerikalıların
“Barzani ile iyi geçinin!” lafı yeni ortaya çıkmadı, önceden var. Amerikalıların
“Ermenilerle iyi geçinin!” lafı yeni ortaya çıkmadı, önceden var. “Ekümenliği
kabul edin, Ruhban Okulu’nu açın!” önceden var! “Kıbrıs’la ilişkileri
AB çerçevesinde çözün!” lafı önceden var. “Afganistan’daki bana desteğinizi
arttırın!” lafı önceden var… Bunlar, zaten hepsi masadaydı! Dolayısıyla;
“böyle bir pazarlığa gerek kalmadı, bendeniz size bir iyilik yapıyorum,
lütûflarda bulunuyorum” yani, “sizden şu anda bir şey istememe gerek
yok, isteklerimin de neler olduğunu biliyorsun!”… Bu nedenle bir pazarlık
olmamıştır. Yani, pazarlık olacak bir ortam yok ortada…
Zaten olan meydanda… İstediği de meydanda!
Her şey açık! Her şey masanın üstünde!
Peki Paşam, biz operasyon yapıyoruz, ondan sonra; “Amerika bize hava
sahasını açtı!”, “izin verdi!”, “onun için de yaptık, teşekkür ederiz!”
gibi açıklamalar geliyor… Şimdi bu açıklamalar yine, Amerikan Düşmanlığına
geliyor... Yani sanki Amerika, bize her konuda yardım ediyor da, bize
kolaylık sağlıyor da, biz de oraya operasyon yapabiliyormuşuz gibi algılanıyor...
Bir kere...
İşte o amaç, o yaratılan amaç; “biz, Türkiye ve Amerika dost ve müttefik
iki ülkedir”. Şimdi size çok basit, -sorunuzu unutmayın-, iki şey söyleyeceğim:
Bush ne dedi? Dedi ki, “PKK, Amerika’nın düşmanıdır, PKK Irak’ın düşmanıdır,
PKK Türkiye’nin düşmanıdır. PKK ortak düşmanımızdır” diyor. Şimdi, hava
harekâtında, ilk gün biraz yaygara kopsa da, bir tek sivilin burnu kanamadı.
Kara harekâtında, harekât başlarken, başladığı açığa çıktıktan sonra
Dışişleri Bakanı açıklama yaptı; “Hedefimiz asla siviller değildir, peşmerge
değildir, Irak yönetimi değildir, kimsenin burnu kanamayacak” şeklinde
açıklama yaptı, Cumhurbaşkanı da açıklama yaptı, Dışişleri Bakanı da
açıklama yaptı, Genel Kurmay Başkanı da açıklama yaptı!
Başbakanlık Başdanışmanı Bağdat’a gitti!
Şimdi... Ve, bunların hepsinin ortak açıklamasının temel noktası neydi;
“operasyonun hedefinin siviller olmadığı, sivillere zarar verilmeyeceği,
Peşmergeler olmadığı, Barzani olmadığı, bir işgal amacı olmadığı, uzun
süreli bir harekât olduğuydu... Ve operasyon esnasında da gerçekten
tek bir sivilin burnu bile kanamadı! Peki, neydi Bush’un açıklaması;
“bizim ortak düşmanımız”dı! Operasyon ne yapıyordu; sadece sınırlı
bir bölgedeki, Zap bölgesindeki “ortak düşmanımızı” ortadan kaldırmaya
çalışıyordu. E peki, niye feverân ediyorsun, “bir an önce çekil!” diye?
Demek ki, “ortak düşman” falan değil!..
“Ortak Düşman” değilmiş... Bir de bu, bahsettiğiniz açıklamalar, işte
“bizim niyetimiz Merkezî Hükümet değil, peşmerge değil, Irak’ın Kuzeyine
bir müdahale değil, hedefimiz belli” sözü, özellikle Irak’ın Kuzeyi’ndeki
Kukla Yapılanma’ya da bir meşruiyet kazandırmak mânâsına da gelmez mi?
Yani “tu kaka PKK” derken, “Kötü Kürt”nitelemesi içerisinde PKK’yı koyarken,
otomatik olarak da “İyi Kürt” Barzani ve Talabani çıkmıyor mu karşımıza...
Yani belki şuurlu, en azından bazıları bunu şuurlu yapmayabilirler ama,
kendiliğinden çıkıyor zaten... Hele hele, o bahsettiğiniz açıklamalar
da üst üste...
Zaten öyle! O maksatla... Biraz önce de söyledim ya; “bizden neler istiyor?”
, “o isteklerinden biri de Irak yönetimi ile iyi geçinin, bölgesel yönetim
ile iyi geçinin!” Amacı budur! Esasında şöyle bir şey var; PKK terör
örgütü bir piyondur, bir taşeron örgüttür!
Bazani kadar mı “piyon”?
Hayır, Barzani... Bu piyon, Barzani taşeron! Oyunun senaryo yazarı da
Amerika! Bunu ortaya koyman lazım... Şimdi PKK’nın rolü, işlevini yerine
getirdikten sonra biter,PKK’yı elemine ederler, o bir sorun değil.
Barzani’nin rolü biter, Barzani’yi de elemine ederler. Yani senaryo
yazarının yazdığı senaryoya bakmak lazım... Şimdi bu bölgede Barzani’nin
yedi sülalesinden geçmişine, bugüne kadar tarihilerini biraz incelersen,
-ilgi duyduğum için inceledim- bunları sürekli, İngilizler, Ruslar,
İranlılar, Amerikalılar, İsrailliler kullanmış!
Yedi sülalesi derken, Yüz yıl öncesinden planlandan da bahsedebilir
misiniz?..
İşte oradan geliyorum... Yani yüz yıllık bir şeyi var;
Wilson Prensipleriyle beraber.
Tabiî! Başlayan bir tarihî süreç var! Bu tarihsel sürecin içerisinde
bu insanların, ben baktığım olay, o “kadro” dediğin bir tarihsel süreç
de, yani; “bu Kürtlere ne olmuş? Barzani, Talabani” diye ona baktığım
zaman, hep bu biraz önce saydığım devletlerden birisi kullanmış. Afedersin,
burnun akarsa, nezleysen ne yaparsın; selpak kullanırsın, selpakı atarsın!
Niye? Selpakı cebinde taşıyordun, ama burnunu sildiğinde artık selpağın
kullanılabilirliği de bitti! Bunlar da “kullanma ömrü bittikçe” atmışlar...
Şimdi en son ve bu tarihî süreç içerisinde bunu kullanmayan tek devlet
Osmanlı’dır, tek devlet Türkiye Cumhuriyeti’dir. Ve bunlara daima kucak
açan da Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti olmuştur... Tarihin her döneminde
biz kucak açmışız. Ama sonuçta görüyorsun ki, bunlarda sürekli bize ihanet
ediyor... Hâ! O zaman da, “çıbanın başı PKK mı, PKK’nın taşeronu mu?”
ona bakmak lazım. Ama böyle bir millî irade var mı yönetimde? Yok! Olay
burdan kaynaklanıyor...
“Bunlar ihanet ediyor” derken, yani bir Kürt topluluğu değil de “Kürd’ün
Haini”nden bahsediyoruz değil mi? İhanet edenler.
Efendim Türkiye’de...
Demin söylediniz; “ne Osmanlı, ne Türkiye...”
Efendim bizim Kürtlerle bir sorunumuz olamaz! Eğer senin Kürtlerle bir
sorunun varsa, Türklerle bir sorunun var demektir! Bizim sorunumuz,
siyasal Kürtçülerle. Hainlerle. Bu ülkenin ekmeğini suyunu yiyip, bu
ülkeyi arkadan hançerleyen insanlarla! Yoksa, araştırsak seninde benim
de veya komşunda veya akrabanda, sülalesinde Kürt de çıkar, başka bir
isim de çıkar. Bizim soy, vatandaşlık şeyimiz Almanlarınki gibi kan
bağına, ne bileyim, Yahudilerin ki gibi anadan doğmaya bağlı değil.
Vatandaşlık bağı nedir; “ben bu ülkenin vatandaşı olmaktan gurur duyuyorum”,
bayrağı gördüğüm zaman “bu benim bayrağım” diyorum, “bu devlet, benim
devletim” diyorum... O zaman işte ikimiz, zaten aynı haklara sahibiz...
Bu ülkeyi senin kadar, benim kadar bu ülkeyi seven Kürt vatandaşları
da var! İşte Diyarbakırlı çocuk da gitti şehid oldu “Güneş Harekâtı”nda.
O da bizim şehidimiz! Çanakkaleli de şehid oldu, Konyalı da şehid oldu,
Erzurumlu da şehid oldu... Sorun onlarda değil, sorun bunları kışkırtan
Kürtçülerde.
Yani sorun hainlerle... Çünkü, bunu şunun için söylüyorum, bizim “Liberal
Çapulcu” dediğimiz. Demin sizin, herhalde onlar da var kastınız içinde.
Türkçe, Türk alfabesiyle yayın yapmakla beraber, ama fikirler, olduğu
gibi dışarıdan buraya aplike edilen veya tercüme edilen fikirlerle yayın
yapan veya böyle bir politik süreç devam ettirmeye çalışan bir de Türk’ün
Hainleri var! Kürd’ün Hainleri yanında, bir de Türk’ün Hainleri var!
Ve bu Türk’ün Hainiyle Kürd’ün Haini maalesef, artık, klasik nitelemeyle
Amerikan işbirliği deyin, “Amerika’nın omuzbaşından” diyelim en doğrusu,
Amerika’nın omuzbaşından hem Türkiye’yi, hem de bölgeyi, Irak başta olmak
üzere, dizayn etmek istiyorlar! Şimdi bu hainliğe karşı samimiler ne
yapmalı? Bu Türk de olabilir, Kürt de olabilir, İslâmcı da olabilir,
Ulusalcı da olabilir, Sosyalist de olabilir...
Hain diye nitelediğiniz kitle ne kadar?
O mevzuya da geleceğim. %1’i bile geçmez.
Peki, %99’umuz ne yapıyor kardeşim?
O zaman ortada büyük bir sorun var. %1 bu kadar güce sahip…
Nasıl bu kadar güce sahip?
%99’u etkisi altına alabiliyorsa demokrasi de bir sorun var o zaman.
Şimdi o nereden kaynaklanıyor? Hayır, demokrasi de bir sorun yok.
Çünkü Aydın Doğan’la veya Taraf’la benim sesim aynı çıkmıyor, çıkamıyor.
O megafonla bağırıyor; ben böyle sesimi duyurmaya çalışıyorum...
İşte o zaman onu açıklayalım. Bakın, -yine biraz tarihe gidelim- bu devlet
kurulurken Atatürk dört temel koydu. Bir sürü şeyler söyleyebilirsiniz.
Dört temel koydu. Birincisi, milli devlet, üniter devlet, tam bağımsız
devlet ve çağdaş devlet… Türkiye Cumhuriyeti bu dört temel üzerine kurulmuştur.
Bunlardan milli devlet, üniter devlet ve tam bağımsızlığın temeli Lozan’da
atılmıştır. Çağdaş devletiyse, gerek yapmış olduğu anayasa da gerekse
yapmış olduğu devrimlerle ortaya koymuştur. Şimdi sana bir soru?.. Hep
soruyu siz soracak değilsiniz ya… Şimdi de ben sorayım. Şimdi bu ülkede
milli devlete saldırı var mı?
Var…
Üniter devlete saldırı var mı?..
Var…
Ülkenin bağımsızlığına saldırı var mı?
En çok ona var.
Çağdaş devlete saldırı var mı?
Ona da var.
Peki, Türkiye bir saldırı altında… Bunu Cumhurbaşkanı ve Genelkurmay
Başkanı ifade ettiği zaman Amerika Büyükelçisi ne cevap verdi? “Bu
kakofonidir” dedi. Peki kardeşim, sen kimsin ki Amerikan büyükelçisine
sen bu soruyu soruyorsun? Sen nasıl bir devletsin ki, senin Cumhurbaşkanının
açıklamasına “kakofoni” diyen bir büyükelçi 24 saat içinde hudut dışına
çıkarılmıyor. Ondan sonra başka bir şey… Şu bağımsızlık olayı var ya…
Bağımsızlığında üç cephesi var; birincisi ekonomik bağımsızlık, ikincisi
bu ekonomik bağımsızlığın içerisindeki savunma sanayisindeki bağımsızlık,
üçüncüsü bu ikisinden çok daha önemli olan zihinlerin bağımsızlığıdır…
Şimdi 1950’den beri Türkiye üzerinden yürütülen bir psikolojik harekât
var. Savunma sanayi üzerinde yürütülen faaliyet var. Bir de ekonomi
üzerinde yürütülen faaliyet var. Şimdi ekonomi üzerinde gerek Avrupa
Birliği kapsamında gerekse liberalleşme kapsamında ekonomi kontrol
altına alınmıştır. Yani ekonomi, “milli ekonomi” olmaktan çıkmıştır.
Savunma sanayi, biz NATO’ya girdikten sonra ki, biz bundan önce 1948
yılında Avrupa Birliği ülkelerine uçak satıyorduk. Bunu söylediğiniz
zaman size şunu söyleyecekler: “Bez uçak satıyordun.” O zaman geçerli
olan bez uçaktı. Başka uçak yoktu. Bizde bez uçak satıyorduk. Şimdi
NATO’ya girince biz, -o zamanki yöneticileri suçlamak için söylemiyorum.
Bir tarihsel saptama yapmaya çalışıyorum. Ben de o gün olsaydım, benzer
şeyler yapardım- bütün savunma sanayine ait neyimiz varsa kapatmışız.
Peki Almanya, İngiltere, İtalya, Hollanda NATO üyesi… Peki, bunlar
niye savunma sanayilerini kapatmamışlar? Onlar NATO’nun temel ülkeleri…
Allah’tan Johnson diye bir Amerikan Başkanı çıkmış. Ben Johnson’u çok
seviyorum. Neden seviyorum? Çünkü biz Kıbrıs’a müdahale edeceğimizde
bir mektup yazdı. Dedi ki, “Benim verdiğim silahları kullanamazsın.”
Öyle deyince biz bir sarsıldık. “Allah Allah” dedik. “Ne diyor bu adam…”
Hâlbuki ben çocuktum, siz hatırlamazsınız. Kennedy öldüğünde bu ülkede
herkes ağlamıştı. Ben yaşlılara “niye ağlıyorsunuz diye?” sorduğumda
“Kennedy öldürüldü” diye cevap veriyorlardı. Kim bu Kennedy? Amerikan
Başkanı… Bizimle ne ilgisi var? O bizim babamızdı, o bizim her şeyimizdi.
Böyle diyorlar, ben çocuğum. 10–12 yaşlarındaydım. Arkasından Johnson
bu mektubu verince, Johnson’a herkes “kötü” dedi değil mi? Aslında
Johnson ülkeye iyilik yaptı. Türkiye’yi bir sarstı. Bir şoka soktu.
Ondan sonra kendi uçağını kendin yap, kendi gemini kendin yap kampanyaları
başladı. Dendi ki, “elin verdiği parayla bu iş olmuyor. Elin verdiği
bu silahla olmuyor.” Yani başkasının şeyiyle gerdeğe girilmiyor. Arkasından
1974 Kıbrıs Harekâtı’nda bu jenerasyonun getirdiğiyle harekâtı yaptık.
Bir de bize 1974’ten sonra silah ambargosu koydular. O silah ambargosu
koyan başkanı da ben seviyorum. Neden? Türkiye savunma sanayinde belli
konularda belli yollara geldiyse gönderilen o mektupların yararı da
var. Bir tane Amerikalı arkadaşım vardı. Ona dedim ki, “Şu iki başkanınızı
çok seviyorum. Seveceğim bir üçüncü başkan var. Türkiye bir ambargo
daha koysun” dedim. “Anlamadım falan” dedi. Türkiye’ye bir ambargo
daha koyarsanız, savunma sanayinde bağımsızlaşırız. Şimdi bunlar anlaşılır
ve tartışılır. Ama çok önemli bir şey var: Zihinsel bağımsızlık… Zihinsel
bağımsızlığı kaybedersen ne oluyor biliyor musun? Bir ülke için önemli
olan konular önemsizleşiyor. Değerini düşürüyorsun. Milli değerler,
neymiş ki? Aile neymiş ki? Bilmem şu, neymiş ki? Bu önemsizleştirmedir.
Tarihle alay başlıyor.
Bütün değerlerle; hem devletin değerleriyle hem de milletin değerleriyle…
Sonra “Vatan, Millet, Sakarya” edebiyatı için…
Evet! “ ‘Vatan, Milet, Sakarya’ edebiyatı yapmayın” diyorlar. “Hamaset
nutukları atma” diyorlar. “Ya şehitlik ne, gazilik ne?” diyorlar. Bunu
bir saat anlatabilirsin. Önemsizleşiyor; önemsizleşince insanların
buna tepkisi olmuyor. Aykırı bir şey olduğunda tepkisini ortaya koyamıyor.
İnsanda “his iptali”ni meydana getiriyor.
Evet! “his iptali”!.. Beyinler zehirleniyor.
Hissetmiyor artık…
İnsanlar kulaklarından zehirlenir, zehirleniyor. Ondan sonra insanlar
tepkisizleşince etkisizleşiyor. Etkisizleşince, sen istediğin gibi
at oynatıyorsun.
Bu da demokrasi oluyor o zaman.
Bu da demokrasi oluyor ama şöyle; insanların psikolojik harekâtla beyinlerini
kontrol altına alınıyor. Psikolojik harekât nedir? İnsanların duygularını
ve düşüncelerini etkilemek suretiyle o ülkenin, grubun veya kişinin
menfaatleri doğrultusunda karar almaya yönlendirmektir. Veya o insanın
kafasında doğru olduğuna inandığı şeyler hakkında soru işareti yaratmaktır.
Nasıl düşüneceğini göstermektir.
Evet. Şimdi biz Almanya’ya ekonomist gönderiyoruz. Almancı oluyor, Amerika’ya
gönderiyoruz. Amerikancı oluyor. Ne bileyim… İngiltere’ye gönderiyoruz,
İngilizci oluyor. Tarihte bu bize yabancı değil… Osmanlı’da da baktığımız
zaman Sadrazamları –tarih okuyoruz- işte onlar diyorlar ki, “Bu adam
İngilizciydi. Bu adam Rusçuydu. İşte bu Alamancıydı” falan… Atatürk
bu zincirleri kırmış ama 1950’den sonra bu sistem yine başlamış. İşte
benim Türk-Amerikan savaşında anlatmak istediğim şey şudur. Şimdi insanlarımızın
beyinlerine yerleşen ana fikir şu: Burada Amerika’ya rağmen bir şey
yapılamaz. Ben de diyorum ki, “Hayır… Amerika’ya rağmen değil, bu coğrafya
da Türk milletine rağmen, Türk Devleti’ne rağmen, Türk ordusuna rağmen
kimse bir şey yapamaz” diyorum. Ama bu da tabiî, milletin çok hoşuna
gitmiyor.
“Amerika’ya rağmen bir şey yapılamaz” retoriği, bahsettiğiniz psikolojik
operasyonun sonuçlarından… Bu Talabani gibi ülkesini işgal eden düşmanla
işbirliği yapan bir “hain” de gelip bayrağı dikince, bağlantılı olarak
düşünürsek, o zaman “Bir işgal olduğunda direnmeye gerek yok. İşbirliği
yaparsın. Devlet Başkanı bile olursun” gibi bir mantık çıkıyor.
Aynen öyle!.. Talabani’nin Irak’ta devlet başkanı olmasındaki en büyük
desteği Türkiye sağlamıştır. Çünkü Kürtler istiyordu. Başbakanlığı aldığı
için, Şiiler biliyorsun yürütmenin başı olduğu için onlar şey yapıyordu.
Cumhurbaşkanı ne olursa olsun sembolikti. Ama Sünnî Araplar istemiyordu.
Sünnî Arapları Talabani’nin Cumhurbaşkanlığına ikna eden dolaylı olarak
Türkiye’dir.
Nasıl bir demokrasiydi bu? Nasıl bir özgürlüktü ki, azınlığın çoğunluğa
hükmetmesine engellemek için geldin de, Kürtlerin nüfusu ne ki azınlıktan
birini getirdin. 25 milyonluk Irak’ın başına cumhurbaşkanı olarak atadın
ve biz de buna yardım ettik.
Orada ki demokrasi gücün demokrasisidir, halkın demokrasisi değil… İkisi
farklı şey…
Buradaki demokrasi?
Buradaki halkın demokrasisi oyunudur.
Evet. Tahterevalli oyunu yani…
Onu bilemem…
Şimdi o zaman, Türkiye 1991 Irak saldırından beri bütün iktidarlarla
Amerika’nın hep yanında. Şimdi Irak’ın kuzeyine operasyon yapmak için
Amerika’dan “izin” alıyoruz. Peki paşam, Irak’a niye ihanet edildi o
zaman? Niye Amerika’nın yanında durduk? Saddam zamanında TSK, zaten istediği
zaman Kuzey Irak’a girip çıkabiliyordu.
Şimdi niye bulunduğumuzu, bulunanlara soracaksın! Ama biz niye girip
çıkamaz olduk? Siyasî iradenin olmadığındandır. Bakın, Türkiye’nin dış
politikayı yönlendirirken ortaya koyduğu milli güçtür. Milli gücün bir
sürü unsurları vardır. Ekonomik, siyasi, teknolojik, insan gücü vardır.
Bilimsel ve silahlı gücü vardır. Milli gücün unsurlarından bir karmadır.
Dış politikayı oluştururken devletler milli gücüne dayanırlar. Bu milli
gücü dış politikanın arkasına ne kadar koyarsan o kadar sonuç alırsın.
Bunların içerisinde en son kullanılacak silahlı kuvvetlerdir. Ama silahlı
kuvvetlerin kullanılması illa ki bir yere harp açmakla olmaz. Sizin silahlı
gücü kullanarak olayların yönünü değiştireceğinize olan inanç, o gücü
kullanmadan sonuç almaya yeter… Ama bunun için sizin kararlılığınızın
ve inandırıcılığınızın olması lazım. Yani şöyle bir şey… Ben güçlü bir
orduya sahibim. Bak, sen beni her gün PKK’yla dövmeye kalkarsan, ben
senin buradaki hak ve menfaatlerine zarar veririm. Sayın Kara Kuvvetleri
Komutanı bir açıklama yaptı: “Irak’ta belki her şeyi istediğimiz gibi
düzenleyemeyebiliriz ama olayların yönünü değiştirme ve maliyetini arttırma
gücümüzün olmadığını da kimse iddia edemez” dedi. Aslında o, siyasîlerin
vereceği bir mesajdı. Onu siyasetçi verir de, arkasında duracağı inancı
olursa ki, bu inanç olmazsa söylediklerinin hiçbir anlamı yoktur.
Komik duruma da düşersin.
Evet, şimdi Türkiye’nin gücü var. Bu gücü kullanma kararlılığı yok. Bakın,
17 Ekim’de Meclis’ten tezkere alırken gerek Hükümet Sözcüsü, gerek
Dışişleri Bakanı, gerek Başbakan, gerekse daha sonra açıklama yaptı
Cumhurbaşkanı, “İnşallah bu tezkereyi kullanmak zorunda kalmayız.”
Dedi. Arkasından 17 Ekim, 21 Ekim’de Dağlıca baskını oldu. Hâlbuki
sen silahlı kuvvetlere yetkiyi o gece vermiş olsan, Dağlıca Baskını’ndaki
sınır, bizim için sınır, terörist için sınır değil… Karşı tarafta Türk
Silahlı Kuvvetlere eylem yaparak ona pahalıya ödettirebilir. 21’inde
Türkiye’de seçilmiş bir cumhurbaşkanının halkoyuyla mı seçsem yoksa
bilmem ne referandumuyla mı seçsem konusu vardı. Sayın Cumhurbaşkanımız
biliyorsunuz, 4 Temmuz’da Süleymaniye olayında Kayseri’de mantı yemeğe
gitmişti. 21 Ekim’in günü de öğleden sonra biliyorsunuz, uçakla Kayseri’ye
oy kullanmaya gitti. Sayın Başbakanımız İstanbul’daydı. Öğlen basının
karşısında çıktı. Olaylardan tabi ki Türk vatandaşı olarak üzülmüştür.
Üzüntüsünü belirtti ama dedi ki, “Bütün bunları Bush’la görüşeceğim
ben.”
4 Temmuz’daki “nota”, müzik notası değildi.
Evet! Yani bu iş bir süreçtir. Bu süreçte siz böyle söylediğiniz zaman,
şimdi ben Amerika’nın yöneticisi olsam, “5 Kasım’da ben bu işi başkanla
görüşeceğim” dese başka bir ülkenin başbakanı, bitti… Ben bütün hâkimiyeti
kazanmışım demektir. Bunun üstünlüğü bana geçmiştir. Demek ki o benim
irademe tabi olmuştur. Ben ne verirsem onu alacak. Yani benzetmek istemiyorum
da, “dilencinin tercih hakkı yoktur.” Dilencinin eline 1 lira versen,
1 lira alır. 50 kuruş versen, 50 kuruş alır.
Benzetecek bir şey yok ki… Bizim Dışişleri Bakanı’nı Colin Powell pijamayla
karşılamamıydı.
Ondan haberim yok.
Irak için 1 milyar dolar pazarlığı yapılırken…
Pijama olayını bilmiyorum.
Gece vakti gittiklerinde pijamayla karşılanmışlardı. Neyse… “Bomba düşer
düşmez paramızı isteriz” diye Yaşar Yakış o zaman bunu söylemişti.
Hâ! At pazarlığı!
At pazarlığı... Lafa gelince “Müslüman” oluyor, lafa gelince
“bin yıllık kardeşimiz” oluyor. Irak’ta iki milyon insan öldü.
Hiç protesto eden var mı? Ne oldu şu Cuma gösterileri? Bir kere suçsuz,
günahsız çocuklar öldürülüyor, kadınların ırzına geçiliyor ve bir tek
Allahın kulu çıkıp da, “Ya bunlar insanlık dışı bir şey yapıyor” demiyor.
Bakın, ABD Dışişleri Bakanlığı her sene insan hakları yayınları yayınlıyor.
Türkiye’yi yerden yere vuruyor. Peki, bizim Dışişleri Bakanlığı da Irak’taki,
Afganistan’daki, Vietnam’daki, Somali’deki veya başka yerdeki Amerikalıların
insan hakları ihlalleriyle ilgili niye bir rapor yayınlamasın. Uluslar
arası ilişkilerde mütekabiliyet esastır. Bunu da bizim kendi kaynaklarımızdan
yayınlamasınlar. Belgelerin tamamını Amerikan kaynaklarından alsınlar.
Şurada Amerikan gazeteleri yazıyor. Amerikan televizyonları veriyor.
Bizim kaynaklar olursa, belki Amerikalılar, “biz buna inanmayız” diyebilirler.
Amerikalıların kaynaklarından yapsınlar.
Niye hiç gösteri olmuyor? Biraz önce izah ettiniz aslında. Zihinlerin
teslim alınması ve zihinlere yapılan operasyonun neticesinde oldu. Maalesef
her kesimde oldu.
Her kesimde oldu ama şöyle bir şey var.
Talabani geldi. Hiçbir kesimden, hiç kimse protesto etmedi. Kesim ayrımı
yapmadan…
Ölü toprağı serpildi diyorsunuz.
Evet, burada bir gariplik var. Çok tehlikeli bir şey bu! Yoksa bir takım
sıkıntıları olan insanlar kaybettik deyip havlu mu atacaklar?
Her seviyeden insanlarla konuştum bunu. Kaybettik umutsuzluğu çok fazla…
Esasında bu “umutsuzluk” kötü bir şey… Umudunu kaybettiğin an da mücadele
edeceğin bir şey kalmaz. Bence öyle değil…
Göründüğü gibi mi şu an?
Göründüğü gibi değil ama halkın mesela 21 Ekim’den sonraki şeylerde vermiş
olduğu tepki çok enteresandı.