Emekli Tümgeneral Alaettin PARMAKSIZ: (2. Bölüm) Hiç Tartışmaya Gerek Yok! Genelkurmay
Başkanı Açıkladı;
“Bizim Afganistan’a
Muharip Olarak Göndereceğimiz
Tek Bir Askerimiz
Yok”!
Röportaj: Ali Osman ZOR - Av. Ali Rıza YAMAN
(Geçen sayıdan devam...)
Talabani geldi. Hiçbir kesimden, hiç kimse protesto etmedi. Kesim ayrımı
yapmadan…
“Ölü toprağı serpildi” diyorsunuz.
Evet! Burada bir gariplik var! Çok tehlikeli bir şey bu! Yoksa bir takım
sıkıntıları olan insanlar kaybettik deyip havlu mu atacaklar?
Her seviyeden insanlarla konuştum bunu. Kaybettik umutsuzluğu çok fazla…
Esasında bu “umutsuzluk” kötü bir şey… Umudunu kaybettiğin an da mücadele
edeceğin bir şey kalmaz. Bence öyle değil…
Göründüğü gibi mi şu an?
Göründüğü gibi değil ama halkın mesela 21 Ekim’den sonraki şeylerde vermiş
olduğu tepki çok enteresandı.
O tepki örgütlü müydü?
O tepki rastgele ortaya çıktı! O tepki de öncülüğü şehit ve gazi aileleri
yaptı. Gittiler, o ilde sivil toplum kuruluşlarına dediler ki, “Biz
böyle bir şey düşünüyoruz.” Onlar da, “Bizde sizinle beraberiz” dediler.
Orada bayrağın dışında hiçbir şey yoktu. Hiçbir sivil toplum örgütü
oraya kurumsal olarak katılmadı. Bir kaçına katıldım yeni söylüyorum.
Onların içerisinde AKP’liler, MHP’liler, CHP’liler, DSP’liler, Sosyalistler
vardı. İşçi Partililer vardı. Komünistler vardı. Yani Türkiye’de ne
kadar siyasî sivil toplum örgütü varsa, hepsi vardı. Ellerinde bir
tek bayrak vardı. Dillerinde de birkaç slogan vardı. Bu aslında hükümete
verilmiş, bana göre yapılan bu protesto gösterileri, hükümete dış politikanın
belirlenmesinde arkasına konulmuş bir güçtür. Gittiğin zaman sen Amerika’yla
İngiltere’yle, “Kardeşim bak! Türk halkı ayakta!.. Ben demokrasiyle
yönetilen bir ülkeyim. Yalnız seçime gideceğim ama ben halkımın istekleri
aleyhine bir şey yapamam” deme gücünü verir siyasetçilere… Bir daha
sayıyorum. Orada AKP’lilerde vardı. MHP’liler, CHP’liler, DSP’liler...
Türkiye, herkes ordaydı.
Attıkları slogan da…
Attıkları sloganlar, “Şehitler ölmez. Vatan bölünmez”, “Ne mutlu Türküm
diyene!”, “En büyük asker bizim asker”di. Olaylar şehitler üzerine
olduğu için ellerinde de bayrak vardı. “Kahrolsun Amerika, Bağımsız
Türkiye” diye… Kimseyi incitecek bir şey yoktu.
Bu kadar farklı olan kesimler, hepsi birden Amerika’yı “Ortak Düşman”
olarak görmüşlerdi aslında… Ve hükümette bundan ürktü.
Bana göre de ürkmesi lazım. Kimin hükümeti olursa olsun, öyle bir tepkiden
ürkmesi lazım. Eğer seçime gidilecekse bu ülkede –ki gidiyor- ürkmemek
mümkün değil…
Ondan sonra da operasyonlar olmaya başladı.
Operasyonlar bir süre olmadı tabiî… O gösteriler 5 Kasım’a kadar devam
etti.
Ama havası alınmış oldu.
Bizim basın maalesef kendi hayalinde operasyonlar yürütüyor. İşte “Türkiye
şurayı bombaladı” diyor. Hava Kuvvetleri Komutanı açıklama yapıyor.
“Bir tek Türk uçağı hududu geçmedi” diyor.
İlk hava operasyonu vardı.
16 Aralıkta yapıldı.
5 Kasım’a getireceğim mevzuyu ben aslında…
Evet…
5 Kasım’da Amerika’ya gittiler. Bir görüşmeler oldu. Ondan sonra da
yavaş yavaş Afganistan mevzuunda, operasyon mevzuunda bir şeyler çıkmaya
başladı.
Sonuçları…
Evet ve en nihayet geldik bu son operasyona... Son operasyonda Genelkurmay
Başkanı’nın “ABD çık dedi, çıktık’ diyenler iddialarını ispatlarsa ben
üniformayı çıkarırım! Kandil, hedefimiz değildi. Silahlı terörün beyni
Zap’ı hedef aldık. Taktik zamanlama ile harekâtı planladığımız gibi bitirdik”
şeklinde ki açıklaması, bence bugüne kadar Genelkurmay’ın yaptığı açıklamaların
en doğrusuydu... Cengiz Çandar’ı dinlemiştim televizyonda. Hemen ona
bağlandılar. Hemen de bulurlar onu zaten… “Ne diyorsunuz?” dediler. Onun
ifadesi aynen şöyle: “Kardeşim bu şekilde de olmaz ki, böyle bir görüntü
de verilmez ki… Ben operasyon olmasına karşıyım. Ama böyle bir görüntü
de istemem. Hiç olmazsa bir gün daha beklenseydi” dedi. Ben kendi adıma
söylüyorum. Zaten o öyle deyince ben de huzursuzlandım. “Bu niye böyle
diyor?” diye… Orada bir şey söyledi. “Benim elimde bilgi var” dedi. Başbakan’ın
haberinin olmadığına dair çekilmeden… Onu da özellikle takip ettim. Başbakan
bunu hiç yalanlamadı. En son Genelkurmay Başkanı, “Kimsenin avukatı değilim
ama” dedi. Onun haberi vardı. Şöyle bir şey oluştu. Sanki Genelkurmay
hükümete rağmen oradan çekildi. Amerika istediği için… Hükümette operasyon
sürerken hem Irak’tan hem oradan “Biz istediğimiz kadar kalırız orada,
istediğimizi yaparız” diyerek Amerikan karşıtı bir pozisyon ortaya koydu
ama bu pozisyonu Genelkurmay bozdu. Tabi bunlar hep tırnak içinde…
Bu senaryoyu siz mi yazdınız, Cengiz Çandar mı?.. Bu senaryoyu yazma
şeyi mi verdi?
Cengiz Çandar da anladığım benim, Anti-Amerikancılığı hükümete verip,
Amerikancılığı da orduya verip Amerika’ya karşı duyulan kin ve nefreti
orduya yöneltmek gibi bir şey ortaya çıktı. Operasyon gerçekten öyle
miydi? Amerika “çık” dedi, çıktı mı?
Şimdi cahillerin hayalinin sınırı yoktur. Şimdi bu operasyon hükümeti
ilgilendiren bir operasyon değil… Bu operasyon Genelkurmay’ı da ilgilendiren
bir operasyon değil. Ama ne zaman? Eğer o operasyon 2003’ten önce yapılsaydı,
bu operasyonu ne Ordu Komutanlığı, ne Kuvvet Komutanlığı ne de Genelkurmay’ın
hele hele hükümetin hiçbir ilişkisi dâhilinde olan bir iş değildi. Çünkü
bu tür operasyonu asayiş komutanlığı oradaki kendi kuvvetleriyle düzenler.
İzah edilirdi. Girilirdi, çıkılırdı. 2003’ten önce böyleydi. Çünkü oraya
girilen bir tek hedef Zap kampıydı. Zap Kampı’na giren komando tugayıydı.
Artı birkaç taburdu.
Bizde biliyormuş gibi dinlemeyelim de… Zap Kampı denilen şey nedir Paşam?
Çünkü silahı alıp Kandil’e gitmekten bahsedenler çıktı.
Şimdi gazetecilerimiz hayali senaryo yazıyorlar. 21 Şubat günü saat bir
buçuğa doğru CNN Türk’ten beni aradılar telefonla. Dediler ki, “Türkiye
bütün hududu boyunca operasyonlara başladı. İşte bir tampon bölge yapılacağı
söyleniyor. Sizi neredeyseniz canlı yayına almak istiyoruz.” Ben dedim
ki, “Müsait değilim. Ancak sorunuz varsa telefonda sorun, söyleyeyim”
dedim. “Söylediklerinizin bir bilgiye dayalı temeli yok. Hayali bir senaryo
anlatıyorsunuz bana. Bu konjonktürde, bu iklim şartlarında böyle bir
şey olmaz” dedim. Şunu sordular dediler ki, “Bizim muhabirlerimiz yalan
mı söylüyor?” “Hayır, muhabirleriniz yalan söylemiyor. Muhabirleriniz
gönüllerinden geçirdiklerini vakıaymış gibi anlatıyorlar size” dedim.
“Bu öyle büyük bir operasyon değil… Bu büyük bir operasyon olamaz” dedim.
“Peki ne kadar sürer” dediler. “7 gün” dedim. “Bu kadar kısa mı?” dediler.
“10 günü geçmez” dedim. Olay bittikten sonra beni aradılar. “Bunu nasıl
bildin?” diye sordular. “Teke Tek” programında da anlattım ben bunu…
Bu harekât 93’ten önce olsaydı, böyle Hükümetin, Genelkurmay’ın, onun
bunun bilgisi dâhilinde yapılacak bir olay değildi. Bu Zap Kampı’na yapılan
bir harekâttı. Zap Kampı, Hakurk Kampı, Metina Kampı büyük kamplarıdır
bunların… Genelde burada eylem yapan unsurların barındığı kamplarda,
bu eylem için gerekli araç ve gereçleri vardır. Patlayıcıları, silahları
vardır. Bir de büyük kamp Kandil var. Orada da lojistiği, karargâhı,
üs yapısı ordadır. Şimdi Basiyan Kampı gibi arada küçük kamplar vardır.
O kamplar yazın geçici olarak barınmak için kullanılır. Harekâtı, ya
Zap’a, ya Hakurk’a, ya da Metina’ya yapacaklardı. Şimdi Kandil kış şartlarında,
Amerika’nın vermiş olduğu yetki dâhilinde, çünkü adam ne diyor? “Kısa
süreli olacak” diyor. Küçük kuvvetlerle olacak. Fazla derinliğe gitmeyeceksin
diyor. Aslında Zap Kampı gibi bir kampa büyük bir operasyon, büyük bile
değil ama bu tür bir operasyonu beklemiyordu Amerika. Onlar diyorlardı
ki, “Biz size istihbarat verelim. Filan yerde 10 tane terörist var” diye…
“Sizde 50–100 kişiyle gidin. Helikopterlerle filan vurun. Onları halledin,
çıkın!” Amerika’nın istediği buydu. Kandil’e yapılan hava operasyonu
gibi bir teferruatlı operasyonda beklemiyorlardı. Ama Silahlı Kuvvetler
kapıyı açtı ya; kapıyı açtıktan sonra Amerika’nın öngördüğünden daha
büyük güç soktu oraya.
Bu son operasyonda girerken Amerika’nın öngördüğü güçten daha fazla
bir güçle girdi.
Amerika bu tür operasyonlar önermedi. İkili görüşmelerde bu tür operasyonları
varsaymadı. Daha küçük operasyonları varsaydı. Ben niye öyle dedim. Hakurk’a
bir operasyon yapılamazdı. Yapılabilirdi ama şöyle, Hakurk’a bir operasyon
yaparsan ki biz bunu yaz günü şartlarında yaptık. 92’nin Eylül’ünde…
Ben de orada tabur komutanıydım. 15 gün sürdü. Yazın, Eylül ayında!..
Demek ki, bir hafta, onbeş gün bir kış harekâtını sürdürmek mümkün değil…
O harekâtta bir şey oldu o zaman. PKK’lıların büyük bir çoğunluğu İran
tarafına geçti. Çünkü Hakurk’un sınırı İran… Hemen sen Kuzey’den, Güney’den
ne yaparsan İran sınırına gidiyor. İran’la da müşterek bir şey yapamayacağına
göre –İran yanaşmıyor- Kandil’e gidersen buradaki başarıyı sağlayamazsın.
Zap tamamen doğudan, batıdan, güneyden kontrol edilebilecek, arazi çok
kötü bir arazi… PKK’lıların mücadele etmesine uygun bir arazi… Ama bizim
için kontrol edilebilecek ve sınırımıza en yakın kamplardan biriydi.
Onun Zap Kampı hedef seçildi. Başka bir şey daha söyleyeyim. Tabiî sivil
insanlar bunları bilmez. Bilmesi de gerekmez ama bilmedikleri konuda
da ahkâm yürütmemeleri gerekir. Bu tür harekât başladığı gün, bitiş günü
bellidir. Neden?
Amerikalılar biliyor muydu bitiş gününü?
Amerikalıların bilip bilmediğini bilmiyorum. Muhtemelen bilmez… Bilirse
gaflet olur, dalalet olur, hıyanet olur. Bilmez… Bildirilmemesi gerekir.
Bu iklim şartlarından dolayı tahmin edebilir mi? Mesela 7 gün sürebilir
bu operasyon şeklinde…
Asker olarak, askerleri tahmin edebilir... Adam 6–10 gün sürer diyebilir.
Çünkü onlarda asker… Sonunda oraya geleceğim. Şimdi bu harekât plânlanırken
olayların zamanla koordinasyonu denilen esasında “zaman matriksi” denilen
bir şey vardır. Bu şudur: Bir, birinci sıra “olay”… Yazarsın olay nedir?
Efendim, Genelkurmay Başkanı açıklama yaptı ya… “Saat 10’dan 19’a kadar
Hava Kuvvetleriyle ve uzun namlulu topçularla ateş edildi”... Oraya,
birinci kısma bunu yazarsın... “Saat 10’la 19 arasında şu, şu, şu hedeflere
Hava Kuvvetleri, şu hedeflere topçu, şu hedeflere uçak… Saat 8’le 12
arası –atıyorum- uçaklar gelecek”. Çünkü ikisi aynı anda birbirine ateş
edebilir... “12’le 4 arasında topçular ateş edecek. Gece saatlerinde
de helikopterler ateş edecek”. Bunun zaman periyodunu yazarsın... “Saat
19’da birlikler hududu geçecek”. Kaç noktadan geçecek? “8 noktadan, 3
noktadan, 5 noktadan”… Hangi birlik hangi saatte geçecek? “Hepsi aynı
anda geçmez. Hedefleri farklıdır”... Birinci gün ne yapılacak? Birinci
gün, A birliği, B birliği, C birliği ne yapacak? Hangi ateş destek vasıtalı
kullanılacak? Kime havadan ikmal yapılacak? Yaralılar nasıl alınacak,
nereye götürülecek? Aşağıya, tabur seviyesine indiğin zaman gün gün değil,
saat saat ne yapacağı bellidir! Çekileceği de bellidir! İşte diyelim
ki, 6.gün çekilme başlayacak... Önce kim çekilecek? Kim havadan çekilecek;
kim karadan çekilecek? Kim önce çekilmeyi başlatacak? Bunlar yapılır
ve provası yapılır!.. Eğer yapmazsan başarısızlığa uğrarsın... Peki,
bu günü hiç aksamaz mı? Aksar... İki nedenle aksar: Bir, sis olursa;
çünkü sis olursa gece görüşünü etkiler. Ne olursa olsun siste göremiyorsunuz...
Bir de tipi olursa… Onun dışında kar, yağmur, soğukta harekâta devam
edilir. İkinci neden de, şu evi bir bölge olarak kabul edersek, “burayı
bir günde temizlerim” dersin. Direnç fazla olur, iki günde temizlersin.
Ya da, “iki günde temizlerim” dersin. Beklediğin direnç çıkmaz. Bir günde
temizlersin! Yedi gün yerine altı günde dönersin. Ya da yedi gün yerine
sekiz günde dönersin. Bunun başka hâl tarzı yoktur.
İkisi de harekâtı plânlayanlar açısından bilinemeyecek bir şeydir.
Bilinemeyecek bir şeydir. Ama bu harekât plânlanırken bütün bu faraziyeler
konur. Harekâta girdiğin zaman çıkış bellidir. Bir şey daha var. Siyasilerin
çok attığı…
Bol keseden attığı!
“Bol keseden attığı”!.. Efendim, “Hükümet çıkış gününü bilir.” Bilmez!
Bilmesi gerekir mi?
Gerekmez.
O tezkereyi vermiş zaten…
Tabiî canım! Yetkiyi verirken sınırlarını koyar. Atıyorum; “beni Amerika’yla
çatışma durumuna getirme” der. Atıyorum, hepsi farazi… “Peşmergelerle
beni çatışma durumuna getirme” der… “Ekonomik hedeflere zarar verme”
der. Böyle bir emir vermemiş ki, oradaki köprüleri vurdular. Efendim,
“sivillere asla zarar verme” der. “Sivil yerleşim yerlerine girme”
der. Sivillere zarar vermemek başka şeydir; sivil yerleşim yerine girmek
başka şeydir. Girersin, zarar vermezsin. Ama spekülasyon çıkar.
Evet!
Bunun dışında giriş yeriniz, tarihini, zamanını, çekilmeyi Silahlı Kuvvetler
belirler. Teknik bir konudur. O belirler.
“Yok” dediler. “Kıbrıs Harekâtı’nda her şeyi biz belirledik” dediler.
“Peki, sizin belirlemediğinizi bir televizyon programında ben ispat edeyim”
dedim. Şimdi “siz nasıl belirlediniz?” dedim. “16 Temmuz’da darbe oldu.
Diyelim ki hükümet o gün, 18 Temmuz’da çıkarma yapın diyebilir miydi?”...
“Diyebilirdi ama yapılamazdı” dedim. “Niye yapılamazdı? Çünkü Türkiye’deki
bütün birlikler normal yerindeydi. Helikopter harekâtı yapacak helikopterlerin
kimisi Ankara’da, kimisi Diyarbakır’da, kimisi İstanbul’daydı. O uçar
birliğine katılacak birliklerde Bolu’daydı. Sen bu birlikleri Mersin’e
toplayacaksın. Herkes yükleme-bindirme yerlerine gelecekler. Plândaki
pozisyonu alacaklar. Gemiler gelecek. Gemilerin kimisi Ege Denizi’nde,
kimisi Gölcük’te… Bunlar süratle gelecekler… Birliklerin bir kısmı Ankara’da,
bir kısmı Osmaniye’de… Bunlar intikal edecek. Bindirme plânlarındaki
yerlere intikal edecekler. Ve deniz geçiş süresi 20 saat… Peki, sen ‘18
Temmuz’da harekât yapın?’ dedin. Nasıl yapılacak bana bir açıklar mısın
hemşerim?” dedim! “Sen bilemezsin” dedim! Sizin hükümet olarak yapacağın
şey, şunu söylersin; “Mümkün olan en kısa zamanda bu operasyonu icra
edin!” Yerini de bilemezsin. Çünkü o güne kadar Kıbrıs’a yapılacak bütün
harekât plânları Magosa ve Limasol limanlarınaydı. Çıkarmanın yapılacağı
yer… Bütün Rumların tertibi de Magosa ve Limasol’aydı. Girne’ye çıktık.
Girne’ye çıkınca da baskına uğradılar!.. Yani, bunlar askerin bileceği,
askerin karar vereceği şeyler… Siyasî otorite neye karar verir? BM Ateşkes
çağrısı yapar ya, o ateşkese uyulup uyulmayacağına asker karar vermez.
Asker teklifini yapar. “Bizim şu, şu nedenlerle 24 saat kadar süreye
ihtiyacımız var” diye… Hükümet oyalar…
Yani, Hükümete, 24 saat daha zaman kazandır bize der!..
“Zaman kazandırın bize” der! “Kritik bir durumdayız” der. İşte “48 saate
ihtiyacımız var” der. Veya “ateşkese uyabiliriz” der. Ama buna uyup
uymamak hükümetin insiyatifindedir. Der ki hükümet, “Evet ateşkese
şu saatten sonra uyun!” der. Silahlı Kuvvetler buna uyar. Bir operasyonun
nasıl yapılacağına, hangi saatte girileceğini, hangi saatte çıkılacağına
siyaset karar vermez. Dünyanın hiçbir yerinde böyle bir şey olmaz.
Gelelim Cengiz Çandar’ın lafına… Durum kötü oldu. Doğru, “görüntü kötü
oldu”. Peki, ortalama 4’ü korucu olmak üzere 24 tane şehidimiz vardı.
Bazen 5, bazen 7, bazen 8 şehit oluyordu. Ama o gün, bir gün daha kalsaydık
3 kişi daha şehit olsaydı, o şehitlerden bir tanesi Cengiz Çandar’ın
oğlu veya kardeşi olsaydı veya yeğeni olsaydı çok hoşuna gider miydi?
Onlar pek askerlik yapmadıkları için…
Şimdi o analar kına yakıp gönderiyorlar. “Vatan sağ olsun” diyor. Ama
bu ülke için, “vatan sağ olsun” diye gönderiyor. “Cengiz Çandar’ın
gönlü hoş olsun, bir gün daha kalsınlar. Şehit olsunlar” diye göndermiyorlar.
Olay bu… Ama bu açıklama önlenebilir miydi? Önlenebilirdi ama en azından
Amerikan Savunma Bakanı Kamberra’dan başladı ya açıklamaya… Kamberra,
Hindistan, Türkiye’ye geldi. En azından Türkiye’ye geldiğinde muhatabına
–çünkü o gün çekilme başlamıştı- “Bu tür bir açıklamayı kesinlikle
yapmayın! Türkiye’de böyle bir açıklama istemiyoruz. Harekât zaten
çekilmeye başladı.”
2 gün veya 3 gün -tam olarak bilmiyorum- ilk gidenler döndüler zaten…
Tabiî canım. O zaman Silahlı Kuvvetler şöyle bir şey yaptı… “Değiştirme
bu” dedi.
Veya öyle mi algılandı acaba?
Öyle dedi. Bak, dikkat et! Harekâtın ilk başladığı gün bütün televizyonlar
şunu yazdılar: “Hakurk’a, Basiyan’a, Metina’ya, Zap’a ne kadar kamp
varsa harekât başladı” dediler. Her yere uçaklar gidiyordu. Birlikler
iniyordu. Haritalar da böyle bir imaj verildi. Genelkurmay o gün hiç
ses çıkarmadı. Sadece tahmin ediyorum, “çünkü o günlerde muhtemelen
terör örgütünün haberleşme üssüne elektronik baskı uygulanmıştır. O
da istiyordu ki, böyle bir imaj çıksın; demoralize olsunlar diye… Ama
yabancı basında bunlara böyle vermeye başlayınca, bu sefer halkın beklentisi
yükseliyor. Bunların aslının olmadığını, arşiv görüntüleri olduğunu,
bu tür görüntüleri yayınlamakla harekâtın ve Türkiye’nin imajına zarar
vereceği şekline de bir açıklama yapıldı. Ama bu açıklamayı kimse kaale
almadılar.” Nerdeyse Kandil’de 1 saat kaldı filan diye yazanlar bile
vardı. Dolayısıyla bu şekilde geldi.
O zaman, -başta da söylemiştiniz- Amerikan politikalarının önüne set
çeken olarak Genelkurmay var dediniz.
Set çeken demedim. Direnen dedim.
Evet, “direnen”di. Bu operasyonla bağlantısı var mı yok mu? Genelkurmay’dan
böyle bir direnç olduğu muhakkak… En azından Genelkurmay içerisinde,
bir bölümünün set çektiği muhakkak…
Bir bölümü değil…
Neticede NATO ordusuna da geleceğim.
Genelkurmay Başkanı’nın söylediği olur. Bizim sistemiz öyledir. Bütün
orduların sistemi öyledir. Her şey tartışır ama son kararı Baş Komutan
verir. Bir kısmı böyle çekiyor, bir kısmı şöyle şeklinde ordu ikilem
içerisine sokulamaz. Herkesin değişik fikirleri olabilir. Ama nihaî
karar odur. Şöyle bir şey oldu. Ama ordunun bütününün o operasyonu
istediğini ben sana garanti edeyim.
Cümleyi şöyle mi kurmamız gerekir; Türk Silahlı Kuvvetlerini, Türk ordusunu
temsil eden Genelkurmay Amerikan politikalarının önünde direnç gösteren
kurum konumundadır.
En azından Amerika’nın PKK’ya olan politikalarında minimum direnç gösteriyor.
Çünkü Sayın Genelkurmay Başkanı Amerika’da açıkladı biliyorsunuz. “Bizim
Barzani’yle, Talabani’yle görüşecek bir şeyimiz yok. Kim görüşürse görüşsün”
dedi.
“Tavrımız bellidir!” dedi...
“Tavrımız bellidir” dedi orada. Arkasından oraya giden ikinci başkan
Türk-Amerikan İş Konseyi toplantısında bir konuşma yaptı. Bu internet
sitelerinde var. Orada dedi ki “Maalesef özellikle söylüyorum, biz
Amerika’ya her türlü desteği, Afganistan’da, Somali’de, Kosova’da vermemize
rağmen Amerikalılardan beklediğimiz destek ve yardımı görememenin hayâl
kırıklığı içerisindeyiz. Bunu size açıkça ifade etmek zorundayım. Bu
böyle sürdürülemez” dedi. Yani bir kuvvet komutanı böyle söyler. Diplomatik
dil kullanmak zorundadır. Başka bir şey söyledi Sayın Genelkurmay Başkanı,
orda Amerika’daki Türkiye’nin Washington Büyükelçisi kendi onuruna
bir yemek vermişti. O yemekte toplanan Türklere şöyle bir konuşma yaptı;
mealen söylüyorum,
“1919 şartlaqrındayız”!..
“Türkiye 1919’dan daha kötü şartlar ve tehditler altındadır ama hiç kimse
hayal kurmasın. Türkiye’yi kimse yenemez, yıkamaz, parçalayamaz. Buna
biz müsaade etmeyiz” dedi.
“Ordu da o zamanki ordu değil” dedi.
Hah! Evet! O zaman ordu yoktu. Şimdi geçen gün bana bir televizyonda
bunu da sordular. Dedim ki “Tehlikeler farklı. Ama şu anda öyle veya
böyle bir siyasi yönetim devam ediyor. Bu ülkenin polisi var, bu ülkenin
jandarması var, bu ülkenin yargısı var, bu ülkenin çok güçlü bir ordusu
var. Bu ülkenin üstüne ölü toprağı dökülmüş zannedilen, sesi çıkmayan
ama bir volkan gibi kaynayacak büyük bir kitlesi var” dedim. Sıkıntı
nerede? Sıkıntı, ülke bir kardeş kavgasına gitmeden, daha çok kan dökülmeden,
böyle bir olaya sebebiyet vermeden önlemek. Yoksa Türkiye’yi birinin
bölmesi, parçalaması, bu Amerika bile olsa haddine mi düşmüş! Dersini
alır gider. Yani şunu söylemek istiyorum; Sayın Kuvvet Komutanı, Sayın
Genelkurmay Başkanı bu işin hem lideridir, hem sözcüsüdür, hem yetkilisidir,
hem sorumlusudur. Bu konudaki Türk Silahlı Kuvvetleri’nin tavrını çok
açık ve net hem Amerika’da hem Türkiye’de ortaya koydular.
O zaman öyle, bu tavır bu kadar net. Bu net tavır çözülemez bir noktaya
geldi. Özellikle liberal çapulcular ve Batıcı “İslâmcılar”...
Ilımlılar, Amerikan İslâmcıları...
Ilımlı olunca olmuyor. Aslına bakarsanız İslâm zaten ılımlıdır.
İslâm bir tane İslâm’dır. Ilımlısı, serti, yumuşağı yoktur ama...
Müsbet kelimelerle zihinleri ifsad ediyorlar.
Evet! Anladım! Onun için o kelimeyi kullanmamak lâzım.
Onu da söylememek lâzım onun için!.. Amerikancı İslâmcı bunlar.
Amerikanın çizdiği İslâmcılar.
Şunu mu anlamamız lazım; Sahte İslâmcılar ve Liberal çapulcular Genelkurmay’ın
bu direncini bugüne kadar kıramayınca, bu operasyonu bahane ederek bu
direnci kırmaya çalışıyorlar... Çünkü bu direnç, yüzde 90’ın iradesine
uygun bir direnç.
Evet! Ben de katılıyorum buna.
Bu direnci kıramayınca bunu fırsat kabul edip, sanki Amerika’nın emri
altında “şak dedin mi çıkar, tak dedin mi girer”imajını yerleştirmeye
çalışıyorlar... Hâlbuki bütün işi bilen insanlar, sizler başta olmak
üzere, bu operasyonun nasıl olduğunu bitmeden önce söylediniz zaten!
Sizin haricinizde meselâ Osman Pamukoğlu Paşa da söyledi.
Evet Osman Paşa da söylemiş. Ben dinlemedim ama birisi bana söyledi.
8sutun haber’de yayınlanmıştı. Ben oradan gördüm. Operasyon devam ediyordu.
Ama bunları hiç görmüyorlar. Yok sayıyorlar.
Bir de Şükrü Elekdağ söylemiş. Üç kişi söylemiş bunu. Gerekçelerimiz
farklı ama... O siyasi gerekçelerle “bir haftadan fazla sürmez” demiş.
Osman Pamukoğlu Paşam, askeri gerekçelerle söylemiş. Oradaki yaşam şartlarını,
yedi gün açıkta, eksi 15 derecede ve karda insana tatlı bir uyuşukluk
ve uyku gelir. Uyuştuğunda bir daha uyanmazsın. Kitleler uyur, bir daha
uyanmaz. Hareket ettirmek lâzım... Onun için bütün operasyonlar gece
yapıldı. Gece yapılır. Gece dağa çıktığın zaman askeri durdurmazsın.
Durdurursan uyur. Uyursa, uyuşur ve ölür! Bunu bildiği için Osman Paşam
da böyle demiş. Ben izlemedim, ama bana söylediler.
Psikolojik harp kapsamı içerisinde bu kesim, Türkiye’de kitlesi yüzde
bir bile olmayan, ama insanların beyinlerini ifsad ederek yönlendirmeye
çalışan bu kesim, bu direnci kıramayınca, işi tersine çevirip, acaba,
“Amerikancı ordu, Amerika’ya karşı duran da hükümet” (Çünkü bunlar hükümetin
sırtına binmiş kene durumundalar, ondan besleniyorlar.) Öyle bir senaryo
mu çizmeye kalkıyorlar?
Senaryo çiziyorlar! “Yalancının mumu yatsıya kadar yanar” diye bir atasözümüz
var.
Bu da Amerika’nın kontrolünde olan bir şey midir?
Olabilir! Ama şu var, biliyorsunuz üç-dört senedir Silahlı Kuvvetler
üzerinde yürütülen ağır bir psikolojik harekat var.
Bahçeşehir Üniversitesi’nde Eser Karataş’ın başkanlığında toplanan Sahte
İslâmcılar ve Liberal Çapulcular “AKP’yi desteklemek gerekir” diyorlar.
Bunun gerekçesi olarak da “AKP orduyu yıpratıyor. Hiç sebebe gerek yok.
Sadece bunun için bile desteklemek gerekir.”
Millet onları biliyor. Şunu söyleyeceğim, Süleymaniye’den başlayan Silahlı
Kuvvetler üzerinde ağır bir yıpratma vardı. Ama bütün bunlara rağmen
yapılan kamuoyu anketlerinde millet diyor ki “Ben bu orduya güveniyorum”.
Listenin başına onu koyuyor. Demek ki ne yaparsalar yapsınlar, millet
de bunu yemiyor. Türkiye sadece günlük çıkan gazeteler değil, Türkiye
sadece günlük yayın yapan televizyonlar değil! Bunun dışında büyük bir
kitle var, ana gövde var, bu ana gövdenin sessizliğine bakmayın siz.
Bu ana gövdenin yüzde 47 AKP’ye oy verdiğine bakmayın siz. AKP’ye oy
verenleri ben suçlamıyorum “niye oy verdiler” diye. Çünkü önlerine bir
umut konmazsa, bir çözüm konmazsa... Politika benim işim değil ama şimdi
seçim öncesini düşünürsek... Savaşla çok ilgili...
Savaş da politikanın başka araçlarla devamıdır...
Evet! Seçim öncesini düşünürsek, hepsi “AKP kötüdür” dedi. Tamam, “AKP
kötü!”. Kerdeşim ne proje koydun benim önüme? AKP’ye oy vermeyeyim
tamam. Size oy vermem için ne proje koydun önüme? Proje koyan oldu
mu? Hepsi “AKP kötüdür” dedi. AKP de kendi yaptıklarını anlatmaya çalıştı.
Başta söylediniz, “Siz adam olun seçin, adam gibi adam gelsin” dediniz.
AKP’yi bir kenara bırakın. Diğer partileri ele aldığımızda da, al birini
vur ötekine durumu söz konusu değil mi?
O zaman yeni bir parti çıkarmak lazım.
Onu artık siz yapacaksınız. Biz yapmayacağız.
Ne demek siz yapacaksınız? Bakın şöyle bir şey var.
Güç olarak diyorum. Çünkü sizin imajınız, kariyeriniz, mesleki durumunuz...
Sağol, teşekkür ederim! Şöyle bir şey var. Bu konu gündeme gelip söylediğim
zaman, “Kiminle yapacağız?” diyorlar. Ben de diyorum ki, “Siz koyun
sürüsü müsünüz, keçi sürüsü müsünüz, sığır sürüsü müsünüz?”. “Paşam
niye bize hakaret ediyorsun?” diyorlar. “Ya hakaret etmiyorum. Siz
bunlardan hiçbiri değilsiniz. Peki, kendinize niye çoban arıyorsunuz?
Kendinize niye güvenmiyorsunuz? Niye “Biz yaparız bunu” demiyorsunuz?
Niye ortak akılla hareket etmiyorsunuz?” Hâ, şunu söyleyebilirsin;
dersin ki “Benim yapı olarak siyasetle, iş olarak siyasetle ilgim yok.
Şu anda ilgilenemiyorum ama böyle bir harekete destek veririm. İlgilenirim.
Manevi destek veririm”. Destek önce manevi başlar. Maddi destek sonra
gelir. Yani o nedenle sizin de şimdi demeniz lazım ki “Evet. Böyle
bir harekete ihtiyaç var. Biz de Baran Dergisi olarak karınca kaderince,
kendi gücümüzle, bizim maddi gücümüz yok. Manevi gücümüz var. Dergimiz
var. Bir eş-dost çevremiz var. Arkadaş çevremiz var. Etkileyebileceğimiz
bin kişi var, on bin kişi var, yüz bin kişi var. Bir kişi var.” Bir
olmadan iki kişi olmaz sevgili hemşerim.
Yanlış anladınız bizi ama...
Doğru anladım, doğru anladım. Sizin bu işi desteklediğinize ben gönülden
inanıyorum. Siz yapın değil, biz yapacağız.
İnşallah...
Ne demek! Yani şöyle “bir” olmadan iki olmaz. O bire hep ihtiyaç vardır.
Benim felsefe budur. İşte bütün mesele bu birleri bir araya getirip,
bir bir daha iki değil, bir bir daha on bir yapabilmenin yolu.
Kuşatmayı yarmanın yolu parti kurmak mı Paşam?
Evet! “Kuşatmayı yarmanın yolu” budur!
Sözün bittiği yerdeyiz.
Evet. Sözün bittiği yerde isek bu sözün bittiği yerde...
Siz diyorsunuz bunu “Sözün bittiği yerde”...
Sözün bittiği yerde generaller ne diyecek diyorum. Ama ben onu askeri
anlamda söyledim.
Ekonomik olarak bağımsız mıyız?
Hayır.
Savunma olarak bağımsız mıyız? Askeri olarak?
Kısmî! Bak, askeri başka şeydir, savunma sanayi başka şeydir.
Askeri olarak bağımsız mıyız?
Askeri olarak bağımsızız.
Yani asker olarak?
Asker olarak bağımsızız, savunma sanayi olarak bağımlıyız.
Peki zihinlerimiz bağımsız mı?
Zihinlerimiz bağımsız değil!
O zaman tam bağımsız bir ülkeden söz etmek mümkün mü?
Ben öyle bir şey iddia etmedim zaten... Ben ne dedim? “Türkiye ekonomik
olarak bağımsızlığını kaybediyor, siyasi olarak bağımsızlığını kaybetti”.
Bir televizyon programında ben şunu söyledim; “Ben 51 doğumluyum. Ben
bağımsız bir ülkede doğdum. Bağımlı bir ülkede yaşıyorum. Bağımsız
bir ülkede ölmek istiyorum. En azından çocuklarıma babamın bana bıraktığı
kadar bağımsız bir ülke bırakmak istiyorum”. Bütün soruların cevabı
herhalde böyle olur.
Irak’ın kuzeyinde bir kukla yapılanma var. Biz buna “Siyonist duvar”
diyoruz. Kürdün, Türkün, Arap’ın haininden müteşekkil bir Siyonist duvar
var. o Siyonist duvar doğrudan doğruya bizi ilgilendiriyor. Bu tarafı
ilgilendiriyor. Bir de o duvarın öbür tarafı var. Ortada bir Amerikan
işgali söz konusu. İşgale direnen de birileri var orada. Daha doğrusu
Irak’ın meşru hükümeti var direnen bizim için aslında.
Yani diyorsun ki “Bunlar terörist değil aslında! Ülkesi işgale uğramış
ve onurluca direnenler insanlar” diyorsun?
Hele hele ben bu topraklarda doğmuş, büyümüş biri olarak bunu zaten...
Ben de direnişçiler diyorum. Onun için söylüyorum.
Yani İstiklal Savaşı vermiş bir ülkede, İstiklal Savaşı veren birilerine
nasıl terörsit diyebiliriz biz?
Evet! Doğru!
Ve İstiklal Savaşı vermiş bir ordu sanki zaman zaman İstiklal Savaşı
veren birileriyle de karşı karşıya getirilmeye de çalışılıyor gibi bir
şey var. Bu konu hakkında ne dersiniz?
Tabiî! Şöyle: Ordunun bin yıllık bir hafızası vardır. Ordu ufuk ötesine
bakar. Yani Genelkurmay ufuk ötesine bakar. Bu tür oyunlara düşmez. Bunları
görür. Ben başka bir açıdan devam edeyim. Bakın, bu Irak’ın kuzeyindeki
olay, evet doğrudur. Ama başarı şansı düşüktür. Yeter ki siz milli politikaları
ortaya koyarsanız.
Başarı şansı Türkiye’ye kabul ettirilmesiyle mümkün herhalde bunun.
Evet. Ona geleceğim. Bir alternatifi daha var onu açıklayacağım.
İran Cumhurbaşkanını da götürdüler oraya... Bir de o var!
Bir alternatifi daha var... Milli politikalar uygulanırsa güç kullanmaya
gerek kalmadan burası ekonomik olarak boğulabilir. Irak’ın kuzeyindeki
insanlar sadece Barzani ve Talabani değil. Barzani ve Talabani’nin
dışındaki insanlarla biz ne ilişki kuruyoruz? Onlar, çünkü nasıl Güneydoğu’daki
bazı insanlarımız PKK terör örgütünün şiddetiyle baskı altında kalarak
DTP’ye oy vermek zorunda kalıyorsa, Irak’ın kuzeyindeki daha küçük
aşiretler de biliyorsunuz orada aşiret yapısı vardır.
Güçlü olanlar da var.
Güçlü olanlar da var ama daha büyük bir gücün karşısında bir destek bulamadıkları
için direnemiyorlar. Bu bir. Bu çok önemli!
Aynı şekilde Irak’taki kukla hükümet de Irak’ı temsil etmez. Öyle değil
mi?
Kesinlikle! Tabii canım!
Talabani cumhurbaşkanı oldu.
Kesinlikle temsil etmez! O bir menfaat paylaşımı, geçici. Bir şey daha
var. Irak’ın kuzeyinde böyle bir Kürt devleti kurulsa, farz edelim
ki kuruldu. Orada her ne kadar bunun aksini iddia etseler de, nüfusun
1957 yılında yapılan nüfus sayımı baz alınarak bugüne nüfus perspektifini
getirdiğimiz zaman, aşağı yukarı orada 4 milyon Kürt varsa 3 milyon
da Türkmen var. Yani bu Türkmenlerin bir kısmı güneye gitmiştir, şuraya
gitmiştir, buraya gitmiştir. 2,5 milyon olmuştur. Yani Kürtlerin tarafını
iyi alıyorum, Türkmenlerin tarafının kötüsünü alıyorum. 4 milyonluk
bir nüfus içerisinde 2,5 milyonluk nüfusu kompanse(karşılamak) edip
onların aleyhine bir yönetimi yaşatmak mümkün değil.
Araplar da var.
Ben sadece Türkmenler açısından söylüyorum. Arapları, Süryanileri, şunları,
bunları koyarsanız zaten başa baş geliyor. Şimdi burada, az önce dedim
ki; “Türkiye olmadan bu devletin yaşaması mümkün değil”. Bırak asker
kullanmayı denize çıkışı mümkün değil. Tabii Amerikalılar, geleceğe
yönelik stratejileri iyi yaparlar, Amerika’nın genel çoğunluğu çok
akıllı olmayabilir ama yönetime akıllı adamları getiriyorlar. 2004
yılından beri Türkiye’de hiç farkına varılmayan, küçük kitlelerin dışında
farkına varılmayan diyeyim çünkü farkına varanlar var, bir olay var.
2004 ile 2007 arasında Telafer’de “Sünni üçgen”den yapılandan daha
ağır operasyonlar yapıldı. Niye yapıldı bu operasyonlar?
Veya kime yapıldı?
Türkmenlere karşı yapıldı. Telafer’in nüfusu 300 bindir. Telaferlilerin
bir özelliği vardır; karışıksızdır. Yani aşiret aynıdır. Hiç başka
içlerinde Arap’ı, Kürd’ü, bilmem neyi, kız alıp verme, hani biz Kürtlerle
etle tırnak gibiyiz ya, onlarda öyle bir şey yoktur. Oradakilerin hepsi
Türkmen’dir. Yalnız yüzde 80-85’i Sünni, yüzde 15’i Şiîdir. Tabii Amerikalılar
geldikten sonra Sünni-şii kavgası çıkarttılar. Ne yaptılar? Geldikten
sonra bütün yönetime o yüzde 15’ten getirdiler. Yüzde 15’in de en mikroplarını
getirdiler. Kavga çıktı!.. Telafer’in direnişini kırmak için Amerika
hiçbir yerde kullanmadığı kadar güç kullandı. Yine baş edemedi. Sebebi
neydi biliyor musunuz? Eğer Türkiye’yi baş eğdiremezse, Telafer’in
stratejik bir özelliği vardı. Aradadır Telafer. Hem tarım noktasıdır,
hem ulaşım noktasıdır, yani ekonomik bir bölge ama arada bir şey var.
Aradan Telafer çıkarsa, Kürtlere Suriye’deki Kürtlerle birleşme olanağı
çıkacak. Dolayısıyla Suriye daha zayıf bir devlet olduğu için Suriye
üzerinden denize çıkışı sağlanacak. Ama bunun ortasında bir kale gibi
oturan kim? Telafer! İşte bütün güçlerini Telafer’e yönelttiler. Başarabildiler
mi? Şu ana kadar başaramadılar!.. Telafer’e dışarıdan bir yardım geldi
mi? Hayır!.. Telaferliler bu direnci kendileri organize ettiler, kendileri
yürüttüler. Hem kurdukları kıtaların adlarını biliyoruz. Direniş örgütlerinin
adı bir kısmı Fatih Sultan Mehmet Örgütleri, bir kısmı Sultan Hamid
Kıtaları vs. Osmanlı döneminden gelen şahsiyetler adına da kendi örgütlerini
kurup direnişi yaptılar. Yani Telafer’in bu özelliğini Türkiye’de kavrayan,
bu işlerle ilgilenen, özel olarak ilgilenenlerin dışında ne Telafer’de
yapılan katliamlar...
Özellikle burada boğulmaya çalışıldı Telafer direnişi. Yine bu bahsettiğimiz
çevreler tarafından.
Evet! Maalesef öyle. Durum bu! Hiç Türkiye gündemine gelmedi.
Gelmedi, getirilmedi! Yalnızca hükümet Amerika’yı, yine İsrail’deki
gibi orantısız güç kullanmama noktasında “uyardı”. Öyle bir şey var mı
Paşam? Ne demek “orantısız güç”? Gücün orantısı nedir?
Gücün orantısı şudur; meşru müdafaa hâli var ya, meşru müdafaa hâlinde
senin elinde bir tabanca bile yokken, bir bıçak varken ben seni makineli
tüfekle tararsam benim ki meşru müdafaa olmaz. Bu özellikle sivillere
karşı yapılan operasyonlarda söz konusu olan bir şeydir.
Yani adamı “roketle öldürme de, mermiyle öldür!” demek midir orantısız
güç?
Hayır, değildir. “Sivillere karşı kullanırken bu tür askeri silahları
kullanma” demektir. Yani sivillere yapılacak eylem polisiye olaylardır.
Bunun dışında asker kullanırsan orantısız güç kullanmış olursun. Bunu
bize de Avrupa Birliği söylüyor. Ama bizim ki farklı. Birisi silahını
alıyor, dağa çıkıyor, senin egemenlik hakkına saldırıda bulunuyor. Bir
ülkenin sınırları içerisinde devletin kuruluşunun silah verdiği kuruluşların
dışında birisi silahlı dolaşıyorsa, bu o ülkenin egemenliğinde hak iddia
etmektir. Bu farklı bir şeydir. Onu her ülke yok etmekle sorumludur.
Ama orantısız güç kullanma nedir? Yani şurada demokratik bir gösteri
yapılıyor. Gösteri çığırından çıkmaya başladı. O insanları ikna ederek
dağıtmak vardır. Biber gazıyla dağıtmak vardır. Copla dağıtmak vardır.
İşte olmadı çektin tabancanı, tak, tak, tak, 8 tanesini vurdun dağıttın.
Bu olmaz! Esasında orantısız güç sivil gösterilerde, sivil insanlara
karşı yapılan bir eylemdir. Ama bunu Avrupa Birliği, Batı, çifte standardı
iyi uyguladığı için sürekli bize de yönlendirir.
Amerika Afganistan’da da şu an....
O Amerika için söz konusu değil. Amerika istediğini yapıyor. “Ben yapıyorum.
Siz yazın” diyor.
Taliban’ın, yani Afganistan’ın gerçek sahiplerine karşı zor durumda
olduğu için yardım istiyor.
Evet! Onu hiç tartışmaya gerek yok! Genelkurmay Başkanı açıkladı, “Bizim
Afganistan’a muharip olarak göndereceğimiz tek bir asker yok”
O açıklamanın üzerine soracağım. Bu açıklama hep devam eder mi böyle?
Arkasında durulur mu?
O açıklama bir ön almadır zaten.
Tüm o bölgenin bizim Kurtuluş Savaşımızda meselâ...
İran-Afganistan hududunu çizen bir Türk generalidir. Afgan Ordusunu eğiten
Türk subaylarıdır. Orada, Afganistan’da bir Türk sevgisi, sempatisi,
varlığı varsa Atatürk’ün zamanında gönderdiği subayların atmış olduğu
tohumlardır yani.
Şimdi bu orduyu, Amerika ne yaparsa yapsın, alıp oraya götürüp bir Kurtuluş
Savaşı’na karşı kullanmak istiyor. Yani Amerika’nın ANZAK’ları yapmak
istiyor.
Ben olmayacağına inanıyorum! Öyle istiyorum!
Ergenekon’la ilgili bir soru sorayım. Sizin isminiz de geçiyordu herhalde.
Velev ki diyelim böyle bir örgüt var, Ergenekon Örgütü.
Yok öyle bir örgüt!
Türklerin Ergenekon adında bir örgüt kurması kötü bir şey mi?
Onu bilemiyorum da bakın şöyle bir şey söyleyeyim.
Direniş ruhunu kırmakla alâkalı sordum. Aynı şey burada da var...
Bunların hepsi psikolojik harekattır. Bir ülkede suç işleyen her kimse
devlet bunun yakasına yapışsın. Buna kimsenin bir itirazı olamaz! Ama
suçsuz insanlara iftira atarak bir yere gelinemez. Savcı ifade alıyor,
ertesi gün gazetelerde bangır bangır nasıl yayınlanıyor?
Bir de lehine yayın yapmak yasak da, aleyhine yayın yapabiliyorsun.
Tabi!.. Ondan sonra, bu devlet bu kadar güçsüz mü ki bir tane emekli
subay, iki tane bilmem ne, bir avukat, üç gazeteci...
Bir de meczuplar var orada. İsa, Musa falan... Özellikle mi buldular
acaba?
Bunlar hayali şeyler! Murat Belge “2009’da darbe olacak” diye hayali
bir şey yazdı. Aldı onu başka bir gazeteci kaynak gösterdi. Ondan sonra
birisi bir kitap yazdı... Cahilin hayâli değil bu. Bu belli odakların
belli kişileri üzerine yönlendirdiği, yapmış olduğu bir yıpratma harekatıdır.
Hedef nedir burada?
Hedef işte bizim gibi konuşan insanları susturmak. Susturabilirseler
sustursunlar!
Yani buradaki işbirlikçiliği daha bir teşvik edip, en azından tam bağımsızlıkcılığı...
Ben size bir şey söyleyeyim. Haklı daima kazanır! Çile çeker, ıstırap
çeker, zorluk çeker ama haklı daima kazanır! Biz bu ülkeyi sevmekle
kötülük yapmıyoruz. Ülkemizi sevmek, milletimizi sevmek, bayrağımızı
sevmek, ailemizi sevmek, milletimizi sevmek, çocuklarımızı sevmek,
ağaçlarımızı sevmek, kuşlarımızı sevmek, derelerimizi sevmek, -aklına
ne gelirse-, şiirlerimizi sevmek, şarkılarımızı sevmek, türkülerimizi
sevmek, folklorumuzu sevmek, insanımızı sevmek...
Geleneğimizi sevmek!..
Geleneğimizi sevmek, dinimizi sevmek kötü bir şeyse, ben bu bütün kötülükleri
kabul ediyorum! Ben bu kötülüklere devam edeceğim! Sevmeye devam edeceğim!
Bu sevilen şeyler suç gibi algılatıyor. O imaj veriliyor.
Millet neyin ne olduğunu biliyor!
Bunu yaparken de Paşam genelde kullanılan bizim tabirimizle, Yasadışı
Fetullah Terör Örgütü’nün yayın organları kullanılıyor.
(Gülüşmeler)
Bir dakika! On beş gün öncesine kadar öyleydiler. Ama on beş gün önce
bir rapor aldılar biliyorsunuz. Yazı aldılar. Ve terör örgütü olmadığına
dair bir yazı aldılar ve “beraat” ettiler. Yani bu kelimeyi on beş gün
önce kullandığın zaman yasal bir dayanağın vardı, ama şimdi yok.
Şimdi vicdani dayanağımız var.
Hâ! “vicdanî dayanağa” itirazımız yok!
Şimdi böyle bir örgütün ki yasadışı, gerçekten yasadışı bir örgütün,
devletin içine sızmış elemanlarıyla yaptığı operasyonlar söz konusu.
Ve bu Türkiye’de ilk defa ayan beyan yapılıyor.
Demek ki güçleri belli bir yere geldi, korku sınırlarını aştılar. Hani
“güç bende” diye bir şey vardı ya. Şimdi o “güç bende” oluyor.
Ve bu bazen İslâm adına yapılıyor! İslâm adına yapılırken mağdur olan
tarafı “İslâm düşmanı” olarak suçlayarak yapılıyor. Bazen vatan adına
yapılıyor. Mağdur olan tarafı suçlarken de, mesela hiç unutmam onu “vatansever
hırsızlar!” deniliyor. Sanki, şimdi adam hırsız meselâ...
Hırsızın vatanseveri, bilmem neyi... Hırsız hırsızdır! Değil mi?!.
Git, hırsızlığından suçla! Niye onu denk getiriyorsun birbirine?!. Şimdi
burada buna karşılık da şöyle bir şey... Bunu son sorum olarak alın Paşam,
sizin de çok vaktinizi aldık.
Yok, estağfurullah! İstediğin kadar devam edebiliriz...
Bunun karşısında olanlar da, sanki bunlar İslâm’ı temsil ediyorlarmış
gibi, bazen meselâ başörtüsü mevzunda veya başka mevzularda, sanki bunlar
onu temsil ediyormuş gibi bir cevap veriliyor.
Bunlar biliyorsun 4-5 sene önce “Başörtüsü teferruattır” diye fetva yayınlamışlardı.
Ama şimdi bir fetva daha yayınladılar. “Başörtüsü takmayan dinden çıkar”
diye. O zaman bakın din bir araç olarak kullanılarak, ihanet dine yapılıyor.
Dolayısıyla bu insanlar...
Birkaç şey birden yapılıyor aynı anda.
“Birkaç şey birden yapılıyor”!.. Ama şimdi şöyle; halkımızın din duyguları
çok güçlüdür. Bunu bir duygu ne kadar güçlü olursa, duygunun güçlü
olması istismara açık olması demektir. Ajite edilmesi kolaydır! Şimdi
bununla ilgili size belki böyle bir örnek değil ama, bir örnek vereyim.
1980 yılında özellikle 1977-78’lerden 80’e kadar Türkiye’de sağda ve
solda olaylara liderlik eden insanların hepsi çok zeki insanlardır.
Ve bakın Deniz Gezmiş ipe giderken ne dedi? “Yaşasın tam bağımsız Türkiye!”
Bu insan nasıl ajite edildi? Ülkenin bağımsızlık duygusuyla ajite edildi.
Yani duyguların yoğun olduğu zaman ajite edilmesi kolay olur. Şimdi
bizim halkımızın da...
Şu an biz de ajite ediliyoruz. Nasıl ajite ediliyoruz? “Vatan satılıyor”
Ama bu da bir realite.
Realite başka şeydir bakın.
Böyle amiyane tabirle söyledim ama...
Realite başka şeydir bakın. Türkiye’deki normal insanların, yani Türkiye’deki
“müslümanım” diyen insanların büyük bir grubunun dine yönelişlerinde
bir yoğunluk vardır. Bunda bir anormallik yoktur.
Evet.
İnsanların dine yönelişlerinin yoğun oluşunda bir anormallik yok! Ben
şunu anlatmaya çalışıyorum: Bir yerde yoğunluk varsa o yoğunluğu istismar
ve ajite etmek kolay olur. Onu söylüyorum. Bu insanlarımızın dine inanışlarından
dolayı niye bunlar bu kadar oyalıyor. “Bir dindar cumhurbaşkanı seçtirmediniz”
diyor. Peki kardeşim bundan önceki... Yani, insanların dindar olup
olmadığını sen nereden biliyorsun? Peki bundan önceki cumhurbaşkanları
Hıristiyan mıydı?