Şimdi Avni Bey, orduların, devletlerin ve milletlerin üzerinde çok büyük
etkileri var. Sizde bunu özellikle belirtiyorsunuz. Şunu soracağım: Orduların
rejim değişikliği gibi tarihi dönemeçlerdeki fonksiyonu nelerdir biraz
izah edebilir misiniz?
Şimdi, Türkiye ve Türk ordusu diye ele alayım. Yani dünyanın başka ordularıyla
Türk ordusu ayrı değil. Evet, militarizm farklı bir düşüncedir farklı
bir tavırdır. Burada farklı bir genelleme yapılabilir ama Türk ordusunu
özel olarak değerlendirmek lazım. Tarihte kaba bir yaklaşımla asker dışında
Türk yoktur. Emekli askerler, sakat askerler, askerlerin karıları, askerlerin
çocukları, askerlere silah yapan zanaatkârlar, askerleri savaşta coşturmaya
çalışan ozanlar... Yazar Türk yok, tüccar Türk çıkmamış. Bu orduya bir
vatan lazım olmuş; gelmiş almış. Bir devlet lazım olmuş gelmiş kurmuş.
Şimdi biz diyoruz ki, “Sivil toplum.” O da diyor ki, “Siz nereden çıktınız.”
Bu kadar basittir yani… Belirleyici neden belirleyici? Belirleyici, bunun
için belirleyici… Amerika Birleşik Devletlerinde mücadeleyi, yani devletin
kuruluş mücadelesini veren tüccarlardı. İngiltere’ye karşı. Savaşı onlar
organize ettiler. Orduyu onlar kurdular. Filan... Aynı şey Avrupa’da
da… Mesela İngiltere’de soylulardı... adam topladırlar, feodaller… Ordu
oluşturdular. Yani devlet, ordularını kurdu Batı’da. Bizde ise ordu sürekli
devletler kuruyor.
Devlet kurucu bir yapısı var Türk ordusunun…
Evet, bu var. Baktığımızda günümüzde Türk ordusu bir çekirdek yapısı
gösterir. Bu ordunun otellerinden tutun, bankasına, kendi yargı kurumuna
kadar, bir devletin teşekkülünü, mekanizmalarını oluşturacak her şey
mevcut… Şu an Allah göstermeye, bu devlete bir hâl olsa, çekirdeği
orduda mevcut. Onu koyuyorsun; tekrar etrafında örgütleniyor. Türk
devletlerinin tarihe baktığımızda bütün hepsinin yapısı bu şekildedir.
Osmanlı devletinin ikinci kurucusu olarak zikredebileceğimiz Çelebi
Mehmet, darmadağın olmuş bir Anadolu’nun birliğini yeniden tesis edip
devleti yeniden kurduktan -ki o kuruluş çok zor bir mücadeledir; kardeş
savaşlarıdır- otuz sene sonra İstanbul fethedildi. Bu organize olabilme
kabiliyeti yüksek, kurucu kabiliyeti yüksek bir ordudur. Bu ordu daima
Fatih’ten başlayarak -ki Fatih’in tahta çıkmasına karşı çıktı- ağırlıklı
olmuş. Hiçbir padişahımız yoktur ki, ordudan yana kendisini güven içinde
hissetmiş olsun. Bunun devlete bağlılıkla alakası yok. Padişahı indirir,
yine o aileden başka birini yerine getirir.
“Devletin sahibi benim” diyor.
Ve büyük ölçüde Osmanlı tarihi bu sürecin ifadesidir. Aynı tabloyu biz,
imparatorluğun yıkıldığı 1918 ve Mondros sonrasında da görürüz. Komutanlar
arasındaki görüş ihtilafların temel sebebi, yeni bir devlet çatısı
kurmaktan kaynaklanmadı. Hepsi yeni bir devletin kurulması gerektiğini
biliyorlardı. Mustafa Kemal’le diğerlerinin ihtilafı, bunun nasıl olması
gerektiğindeydi. Nitekim saltanatın kaldırılmasında hiçbir ihtilaf
yoktu, ittifak etmişlerdir. Aynı şey, hilafetin kaldırılması için de
geçerlidir. Ve bugüne kadar pek fazla üstünde dillendirilmeyen, hem
hepsinin önemli gerekçileri vardır hem de ileriye matuf işaretleri
vardır. Bununla demek istiyorum ki, mesela hilafet kaldırılırken, manevi
makamın T.B.M.M. kanununda açıkça, “Büyük Millet Meclisinin manevi
şahsiyetinde mündemiçtir” ifadesi var.
“Onunla temsil ediliyor” diyorsunuz.
Evet… T.B.M.M. Başkanı esasında temsil ediyor. Arabistan’dan gelen, Pakistan’dan
gelen Hint Müslümanlarını kabulünde Atatürk’ün yaptığı konuşma gayet
açık. Diyor ki, “Günün birinde Müslümanlar bir araya gelir. Hilafet
makamının ihyasında yarar olduğuna kanaat getirir ve bir halifenin
üstünde mutabık kalırlarsa T.B.M.M, uhdesindeki hakkı devredilebilir.”
Diyor. Demek ki devletin yapısında bir şey yok. Kazım Karabekir farklı
düşünebilir; Enver Paşa farklı düşünebilir. Şu, bu farklı düşünebilir.
Ama yani yenisinin kurulması gerekir. Tabi, bu çekirdeğin üzerine inşa
edildiği için ordu, rejimin niteliklerinde ve mekanizmanın işleyişinde
belirleyicinin kim olduğu sorusunda öncelik, farklılığın kendisinde
olduğunu düşünüyorum. Celal Bayar başbakan olduğunda Atatürk’e demiş
ki, “Ben neyi yapayım? Neyi yapmayayım?” O da demiş ki, “Valileri,
elçileri ve emniyet müdürlerini ben tayin ederim. Fevzi Çakmak Paşa’ya
da karışma; o da bana bağlı… Gerisi senin” demiş. Geride ne var?..
Ekol var. Bu daima, Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren böyle olagelmiştir.
Bugün zorlandığımız, demokratikleşmeye dönük çabaların önünde bir set
halinde gördüğümüz anlayış budur.
Kendi öz yapısında var.
Evet…
Bunu tasfiye etmek istiyorlar.
Hayır, tasfiye etmek istediği yok. Batı’dan gelen talep böyle... “Kardeşim,
modernleşeceksen böyle olmaz. Bunu ortadan kaldırın. Şöyle bir yapı
oluşturun.”
Bu milletin tabiî yapısını bozmak değil mi?
Şimdi, tabiî yapısını bozmak şeklinde bakamayız. Çünkü şöyle düşünün;
bizim devlet tarihimizde liderlerin gücü fevkalâde önemlidir. Hep öyle
olagelmiştir. Eğer Mustafa Kemal başka türlü bir adam olsaydı, kuramaz
mıydı, istediğini yapamaz mıydı? Her istediğini yapabilirdi. Bu liderliğe
bağlı bir şeydir. Bakın, Milli Mücadele döneminde Kazım Karabekir Mustafa
Kemal’den kıdemlidir. Fevzi Çakmak kıdemlidir. Ama hepsi emrine girmişler.
Sebep; liderlik meselesi… 2000 yıllık Türk tarihi boyunca bizim ordumuz
ne zaman yenilse, bozgun yaşadık. Cepheden sağ salim döndüğümüz yoktur
bizim yenildiğimizde. 2000 yıllık Türk tarihinden söz ediyorum. Dağılmıştır
ordu… Hatta kendi karargâhını yağmalamıştır. Bunu Viyana’da da gördük;
bunu Orta Asya da gördük. 2000 yıllık tarihin bir tane istisnası var:
O da Sakarya… Ordu, düzenli geri çekilmeyi, sonra toplanıp tekrar saldırıp
yenmeyi başardı. Liderlik burada işte… Bundan dolayı zaten o itaat…
Onun için nasıl isterse kurabilirdi. Demokratik bir yapı istese kurabilirdi.
Şunu istese kurabilirdi. Hayır!.. Böyle olmayacak. Devletin böyle oldu.
Onun için Türkiye inandırıcı bir lideri önünde görürse, istenen her
türlü değişime, dönüşüme zihnini açar. Burada inandırıcılık ve o geleneksel
çizgiye bağlılıktır önemli olan…
Şöyle bir şey söyleyeyim... Bugün görünüşte, mesela Silahlı kuvvetleri
ile AKP arasında bir ihtilaf varmış gibi veya bir rekabet varmış gibi
görünüyor. Ben mesela bu kanaatte değilim. Tabloda böyle bir çekişme
görmüyorum. Poliste vardır biliyorsunuz. Birisi iyi polisi oynar; diğeri
kötü polisi oynar. Belki Genelkurmay Başkanı’nın lafı, Başbakan’ın eline
karşı bir koz… Amerikalılarla münasebetinde… Bizim komutan bana sert
çıkıyor; tahammül edemiyoruz kardeşim yani. “Şu işleri halledin” demek
için belki gerekçe olur. Çünkü bir araya geldiklerinde “Sen kaç gol attın”,
“Ben Fenerbahçeliyim” böyle konuşuyorlar.
Dolmabahçe görüşmesi oluyor.
Evet, bir bakıyorsun, “Şurada şöyle yapacağız; burada böyle yapacağız”
diyorlar. İşte PKK takibinden söz ederken Genelkurmay Başkanı üslubuna
bile o kadar dikkat etmiyor. “Biri bizi gözetliyor evi” gibi çok avâmi
bir üslup kullanabiliyor. Böyle bir şey, Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde
yani Atatürk, Fevzi Çakmak döneminde, ordunun, bir Genelkurmay başkanının
böyle konuşması zinhar mümkün değil… 1980’lere kadar ben böyle bir
üslup görmedim açıkçası. Biz ne kadar deforme oluyorsak ya da değişiyorsak
ordu da öyle değişiyor, ayak uyduruyor. Şimdi bu Kuzey Irak operasyonunda,
elinizi tutan yoktu; hiçbir şey yoktu. Hükümetin yetki devrettiği söyleniyordu.
Böyle yetki devretme gibi bir şey, bizim ne kanunumuzda var ne de geleneğimizde
var. Kimse kimseye yetki devretmez. Meclis tezkere çıkarır, bu hükümetin
yetki devri değil… Hükümet yetki verir. Hükümet orduya siyasî emir
verir. Yetki devretmek değil. Meclisin yetkisini mi kullanacak? Böyle
bir şey mi var? Yok… Emir verir. Hedefi de gösterir. “Şunu sağlamak
üzere şunu yapın” diye gereken emri, onun siyasî sınırlarını, boyutlarını,
talimatını verir. Bu kavramlar bile Türkiye’de alt-üst olmuş durumda…
O bakımdan bugün, üstelik Amerikan siyasî itibarının dibe vurduğu bir
dönemde el birliğiyle onu bunu ihya etme dönemine girdik. Amerika yardım
etti. İstihbarat verdiler. Allah onlardan razı olsun.
Çuval hadisesi unutuldu.
Tabiî, her şey unutuldu. Daha doğrusu unutturulmaya çalışıldı. Onlar
istihbarat vermeseydi, Kuzey Irak’ı vuramazdık. Bakın, nasıl vuruyoruz?
Sıcak istihbarat… Operasyonu esasında biz mi yaptık yoksa İsrail uçakları
mı yaptı? Ortalık biraz karıştı. “Bakın, karşısındasınız ama adamlar
yardım ediyor.” Başlangıçta “350–400 terörist öldü” diyorlardı. Şimdi
“60–65 tane öldü” diyorlar. İnsanlar da bu işleri pek önemsiyor herhalde.
“Ooh iyi oldu filan” diyorlar. Sonra Kürtler birbirlerini bombalıyorlar.
“O da iyi oldu” diyorlar. Böyle bir durum var. Şimdi kimsenin bir şey
yapma gibi bir tablosu yok. Bir büyük akıl, -bunu derken her şeye vakıf
bir akıldan söz etmiyorum. Belirleyici diyelim. Büyük belirleyici,
bir büyük ağabey karar veriyor. Buna tabi olduğunuz anda birden ferahlıyorsunuz.
Bir anda pat pat işler çözülüyor; paralar geliyor; rakipleriniz ortadan
kaldırılıyor; birbirlerini vuruyorlar, enteresan… Bunun için ordu değerlendirmesi
yapmak yerine, Türkiye’deki genel bir zihniyet çarpılması, buna bakmak
lazım. Bu zihniyet çarpılmasından asker de payını alıyor; siyasetçi
de payını alıyor; gazetecisi de, esnafı da, işadamı da hepsi payını
alıyor… Bizim Cumhuriyet tarihimizin bir dönemi değil sadece, imparatorluk
tarihimizin sadece ve sadece son yüzyılında İngilizci, Rusçu, Fransızcı
sadrazamlar, paşalar, şunlar bunlar zuhur ettiydi. Cumhuriyet tarihimizin
hiçbir döneminde böyle bir şey yoktu.
Son beş yıldır açık veriyor.
Yoktur yani… ve bunu, kendisini Müslüman olarak, dindar olarak tarif
eden bir siyasi kadronun iktidarda olduğu bir dönemde yaşıyoruz. Şöyle
bir şey var, açıkçası... Sen misin İsrail’e düşman? Gel, İsrail’le
barış ve işbirliği... işlerimi sen yapacaksın. İçine sinmeyebilir.
Hoşnut olmayabilirsin. Ama yapacaksın. Amerika’ya düşman mıydın? Ortadoğu
falan… Sadece dost olmayacaksın; canciğer kuzu sarması olacaksın ve
ne derse yapacaksın. O bakımdan, Türkiye’de çarpılma şurada... Türkiye’de
zaten Batılılaşmanın bayraktarlığını ordu ve cumhuriyet aydınları yaptı.
Türkiye’nin genel zihniyet yapısında bir değişiklik şurada: Ordu ve
aydınlarımız, batılılaşmanın öncülüğünü imparatorluğun son yüzyıllarında
yapmışlardı. Buna muhalefet eden kimdi? İslâmcılar… Türkiye’deki Müslümanlar…
Buna muhalefet ettiler. Birden bire rol değişti. Bayrağı aldılar Müslümanlar,
“Batılılaşmayı biz yaparız” deyince, o aydınların ve askerlerin eli
boş kaldı. Söyleyecek laf kalmadı. Söyleyecek laf kalmadığı için bugün
alternatif yok. Bir buçuk asırdır bunun için uğraşmıyor muydunuz? Tamam,
yapıyoruz!..
Hiç ummadığınız bir grup aldı, götürüyor.
Evet, aldı ve götürdü. Türkiye’nin şaşkınlığı, içine düştüğü tablo, zihniyet
kayması rol kayması yani birden bakıyorsunuz ki, Hamlet figüran olmuş...
Rant kavgası da buradan çıkıyor.
İşte bu, yer değiştiriyorlar. Buradan kaynaklanan bir şaşkınlığımız var
bizim.
Kimse ne yapacağını bilmiyor.
Ne İslâmcısı bilir, ne askeri biliyor, ne gazeteci biliyor. Türkiye’de
bu iş tamamen paranın üzerine inşa ediliyor.
“Menfaat birliği” etrafında dönüyor.
Etrafınıza ne kadar suç ortağı toplayabilirseniz, o kadar güçlüsünüz.
Eskiden fikrinize ne kadar inandırabiliyorsanız, o kadar güçlüydünüz;
şimdi ne kadar menfaat dağıtabiliyorsanız ya da o menfaat gruplarının
içine dâhilseniz o kadar güçlüsünüz. Böyle bir durum çıktı ortaya...
Herkes biliyor; Türkiye’nin iş adamları Batı’yla iş tutmaya meraklıdırlar.
İşte hükümetleri devirirler. Bunlara Ecevit yaranamadı; Demirel de
yaranamadı. Yani Türkiye’de Batı’yla entegrasyonun öncüsü gibi görünen
kadroların siyasî eliti yaranamadı. İslâmcılardan görüyoruz ki, Türkiye’nin
iş adamı muhiti gayet memnun. Ben önümüzdeki yıl gazetecilik hayatımda
40. yılımı dolduracağım. Ben gazetecilik hayatımda görmedim. Öncesine
dair ayrıntılı az-çok bilgim var. Cumhuriyet tarihimizde, basın tarihimizde
böyle bir basının ellerini kaldırdığı yok yani.
Sürekli yağ çekiyor…
Abdülhamid’e yapılmayan kalmadı. Bu basın Abdülhamid’e kan kusturdu.
Enver Paşa’ya neler neler yapıldı. Bırakın onu, Atatürk’e neler yapıldı.
Yurtdışındaki yayınlardan tutun. Burada söyleyemediğini Mısır’da yazdı
yani. Karikatürleri var Atatürk’ün. Bir tanesini unutmam. Bir köylünün
karikatürünü koymuş. Yukarıda da Atatürk’ün resmi var. Altında yazıyor;
diyor ki, “Köylü milletin efendisidir.” Köylü de bu söze cevaben diyor
ki, “Biraz da sen efendilik yap!..” Çift sürüyor; terli, yorgun… Böyle
karikatürler falan vardır. Menderes’i mahvettiler. İsmet Paşa tek parti
döneminde rezil-rüsva oldu. Demirel daha sahneye çıktığında yere vuruldu.
12 Mart, bilmem ne…
Kenan Evren, ihtilal yapmış bir adam… Demediğini
bırakmadılar aslında.
Bülent Ecevit’e ölmeden, “öldü” diye haber çıkardık. Yani bu basının
hışmına uğramayan kimse kalmadı. Tek bir istisnası var: O da AK Parti…
Herkes memnun, hoşnut… Öfkelenen bile, “niye beni uçağa almadılar”
diye öfkeleniyor. Yemeğe niye beni çağırmadı?
Niye menfaate ortak olmadım?
Menfaat diye bakmıyor. İtibar… Menfaat demeyelim de “Niye benimle beraber
değilsin? Beni sevmiyorsun.”
O ayrıcalıklardan yararlanamamanın teessüfü…
Onu itibar diye söylemek lazım. “Bana itibar edin. Ben sizi seviyorum.”
Herkes böyle söylüyor. Dünün sosyalist aydını da böyle söylüyor; dünün
İslâmcı aydının da ufak tefek çatlak sesler var, “Ne oluyoruz?” şeklinde…
10–15 sene öncesini hatırlayan insanlar, -çünkü bizim insanımız yumurta
gibi artık. 10 sene öncesini hatırlamıyor- onları unuttu, gitti.
Ezberlene, ezberlene unutuluyor gerçekler.
Evet, değişim taklitle başlar. Taklit zamanla alışkanlığa dönüşür; alışkanlık
da huy olur. Huy olma safhasında şimdi… O İslâmcı aydınlar, rehabilite
oluyor. Potaya o da giriyor. Dolayısıyla yeni bir hamûle çıkıyor ortaya.
Geçen Kanal 7’de güzel bir röportaj vardı. Kamerayı koymuşlar Taksim’de…
Böyle eğitimli gençlere soru soruyorlar. Birisi de tarih hocasıydı.
“Mısır Piramitleri ülkemizden kaçırıldı. Ne düşünüyorsunuz?” diye…
Gençlerden biri diyor ki, “Zaten Türkiye tarihî eserlerine sahip çıkamıyor.
Onun için şaşırmadım” diyor. Birisi de diyor ki, “Bunları kim kaçırdıysa,
derhal tespit edip getirilmesi lazım.” “Nasıl kaçırılmıştır?” diye
soruyorlar. “Gemiyle” diye cevap veriyor biri... Öbürü diyor ki, “Gümrükte
adamları var.” Şimdi, düşünebiliyor musun? Türkiye’de böyle bir insan
manzarası var. Çok güzel bir televizyon programı vardı. Show TV’de…
Kızlar, açık saçık giyiniyor diye RTÜK yasaklamıştı.
Masada, erkeklerin önünde dans ediyorlardı.
“Dahi ve Güzel” isimli program. Salak, yani bütün o kültür katmanı orada
teşhir ediliyordu. O bize ayna tutmaktı. O kanımıza dokundu, hemen
yasakladık. O cehalet, orada sergileniyordu çünkü. Ben gazeteciliğe
polis-adliye muhabiri olarak başladım. Sabah erkenden evden çıkar,
gazeteye gitmeden doğrudan adliyeye giderdim. Öğlenleyin de gazeteye
gelirdim. İşte bir haber varsa, fotoğraflayıp haberi yazardım. Zaten
mahkemeler de öğlene kadar çalışırdı bir ara. Hâkimlerle de davalar
hakkında konuşurduk.
Esasen mahkemeler Türkiye’nin aynasıdır. Toplum ne durumda, ne halde,
gittiğinizde orada görebilirsiniz. Ticaret davalarından tutun, aile davalarına,
aslî hukuk davalarına varana kadar toplumumuzu görebilirsiniz. Şimdi
gitmiyorum. Sebebi, televizyonlardaki bu kadın programları. Bir kadının
en yakın arkadaşına, kardeşine, sırdaşına bile kulağına eğilip fısıltıyla
söylemekten imtina edeceği şeyleri, televizyon ortamında anlatıyorlar
artık.
Ahlâki değerler de yozlaştı...
Her şey!.. Tiplerine bakıyorsunuz.. Gayet namazında, niyazında gibi görüntü
veren kadınlar yani bunları anlatanlar. “Şöyle yapalım, böyle edelim”
filan filan diye...
Tarihin hiç bir devrinde bu kadarı olmadı. Herkes her şeyi söylüyor,
konuşuyor. Ama hadiselerin içine hiç bir nüfuz yok...
Tenden, deriden ete bir şey geçmiyor. Ama buna karşılık oruç perhiz niyetine
tutuluyor, namaz jimnastik niyetine... “Fitrelerinizi vermeyi unutmayın.
Hatta bize verin, biz dağıtalım.”Vakıflar kuruluyor filan... Kurban kesiyoruz
Çeçenistan’da kesiyoruz, Afrika’da kesiyoruz... Sana da videosunu göndereceğiz.”
vesaire...
Geçen Çağdaş Eğitim Vakfı da camilere gidip kurban derisi toplamaya
kalkışıyor.
Kurban dersi şu, bu filan... Haramın, helalin unutulduğu bir devredeyiz.
Bu kalp... bitti bu iş.
Ölçü, endaze kalmadı.
Dergâhların, holdinglere dönüştüğü bir devredeyiz. Onun için “ordu şöyleymiş!”
Olabilir yani. Şimdi bu tablonun içinde sakil durmuyor yani.
Herkes payını alıyor.
İnsanlar sadakayla yaşamaya alıştırıldılar. Eskiden fakirler dilenmeye
utanırdı. Kapısına getirilince sadaka olmaktan çıktı gibi oldu. Geliyor
evinizin önüne. “Size iki çuval kömür getirdik, bir miktar da erzak.”
Falanca belediye... “Aman Allah razı olsun. Çok teşekkür ederim evladım.
Ellerinizden öperiz” İşte böyle, bitti gitti!.. Üstündeki etiketi çıkardığınız
anda, moral olarak iyileşmiş gibi bir durum çıkıyor ortaya. Bunu içine
sindirebilen bir ülke. “Şöyle olursak, biz bu cemaatin içine veya şu
heyetin içine girebiliriz.” diyen ve ona uygun davranmaya başlayan
insanlar... O bakımdan bir alt üst oluştan söz etmiyorum. Bir çürümeden
söz ediyorum. Bu bazılarına göre çok iyi bir şey! Fakat şunu hiç unutmamak
lâzım: Her hayvan hedef aldığı avı öldürür, yer. Çakalın bir istisnası
var. Çakal, öldürdükten sonra eti çürütür. Mundar ettikten sonra yer.
Bugün dünyanın da bir çakalı var. Mundar ediyor, ondan sonra yiyor.
Ha, bu nihaî bir sonuç mu? Hayır. İnşallah değildir. Öyle olsa, biz
inancımızı kâinatın sonuna, kıyamete kadar Allah’ın koruyacağına inanmış
bir toplumuz.
İhsan sahibinden ümidi kesmiyoruz.
Tabi ümidi kesmiyoruz. Ama bu da bir devredir. Ve “bu da geçer yahu”
diyoruz.
(Röportajın Devamını okumak için tıklayınız...)
BARAN
Dergisi 55. Sayısı’ndan (24 - Ocak 2008) |