
(Geçen Hafta'dan -55. Sayı- devamla...)
Çok kaotik bir şekilde geçecek, öyle görünüyor.Buradan yine orduya gelelim.
Özellikle NATO’dan sonra birçok konseptte değişiklik olduğunu söylediniz,
yazdınız...
Evet...
Bir yerde de, genellikle Cumhuriyet tarihinde ve özellikle de NATO’dan
sonra, ordunun bütünüyle bir iç düşman arayışında olduğunu söylediniz.
Dergimizin bir sayısının kapağından da verdiğimiz üzere, Genelkurmay
Başkanı “Türkiye 1919 şartlarında” diyor...
Bu aslında müdahalesine bir gerekçe... Yani, “Türkiye 1919 şartlarında”
değil. 1919’da Türkiye işgal edilmişti. Bu değerlendirmeyi yapmak...
Bakın size şöyle bir şey söyleyeyim: Gerek Atatürk, gerekse etrafındaki
komutanlar, bunların hepsi edebî, felsefî alanda pek çok eser okumuş
adamlardır. Fikirlerini eleştirebilirsiniz, eylemlerini eleştirebilirsiniz...
Kâzım Karabekir’in 28 tane kitabı var. Hatıratları var... Neyi, niçin
yaptıklarını anlatmışlar... Doğru bulursun, yanlış bulursun. Ama hepsinde
temel bir altyapı var. Anıtkabir’de Atatürk’ün Kütüphanesi var. Kimin
kitaplarını okumuş, notlar düşmüş... Bunların içinde Batı’nın önemli
filozofları var. Le Bon’dan tut bilmem ne... Okumuş etmiş filan... “Doğru
anlamış, yanlış anlamış” bırakıyorum bir tarafa... fakat Türkiye’nin
o dönemin aydınlarına bir bakın. Bugün sol dediğimiz hâla Nazım’la övünüyor,
sağ Necip Fazıl’la övünüyor. Yani imparatorluğun son döneminde doğmuş
yetişmiş insanlarla övüünyor. Yani başka bir kuşaktı o. Dünyayı anlamaya
çalışan insanlardı. Bakın Ali Suavi başında fötr şapkayla hutbe okuturdu.
Böyle enteresan adamlar vardır. Abdullah Cevdet, “Din değiştirdim kardeşim,
bu Müslümanlıktan hayır gelmedi” diyen adam. Yani, “Bu milletten adam
olmaz, Batı’dan damızlık erkek getirelim.” diyen adam. Bu o gün söyleniyordu.
Linç etmediler. Bugün bunu söyleyeni kapının önünde vururlar. Bu Türkiye
daha inançlı, daha Müslüman bir ülke olduğu için değil, aksine bilgisiz
ve kaba softa olduğu için... Cumhuriyetçilik, Laiklik mânâsında da bir
softalık var; İslâmcılık mânâsında da kaba softalık var. O bakımdan,
Genelkurmay Başkanlığı’nın işte böyle, “Sevr geliyor” gibi değerlendirmesi
bana göre fasarya şeyler. Hiç bir bilgiye, bir altyapıya dayanmayan şeyler...
“E-muhtıra” diye bir muhtıra var. Onu söyleyen adamın, bunu yapmaması
lazım. Ya da bunu yapıyorsan, onu söylememen lazım. Onu söyleyen insanın,
ertesi gün Başbakan’ın karşısına gidip başka şey söylemesi lazım. Atatürk’ün
değerli bir tespiti var, diyor ki; “Neden geldi başımıza bunlar?” sorusuna
cevaben; “Biz İslâmcılık yapıyoruz dedik. Yapmayacaktık. Yapmadık da...
Ama yapıyoruz” dedik. Kürtçülük yapıyoruz dedik. Yapmadık. Yapamayacaktık
da. Ama yapacağımız zannedildi.” Şimdi, Türkiye bir şey yaptığından değil;
yapacağı intibaı verdiğinden sıkıntıya giriyor.
Bugün AKP’nin İslâmî bir düzen kuracağı zannediliyor. (Gülüşmeler) O
da “kuracağım” diyor. Ama kimsenin bir şey yaptığı filan yok. Her şey
bir lunaparkta yaşarmış gibi Türkiye’de halbuki... Efendim bakıyorsun,
şaşaa ve debdebede bir rekabet var Türkiye’de.
Bunca borç batağı altında!..
Kimsenin bunları umursadığı yok... “Ben yaşayayım, etrafıma imkân sağlayayım”
filan... Onun için münhasıran orduyu değerlendirmeyi doğru bulmuyorum.
Bu iş bileşik kaplar gibidir. “Bu ülkenin ordusu 1950’de NATO’ya girişimizden
itibaren ordu böyle oldu”
Siyaset ne oldu peki?
Aynı!..
Aynı. Yargı ne oldu? Bakın...
Yargıda o kefenin içinde… En fazla çürüyen siyaset oldu.
İstiklal mahkemeleri kurulacak. “Kimlerden oluşturalım” diyorlar Atatürk’e.
Diyor ki “Hukukçu karıştırmayın.” “Niye?” diyorlar. Diyor ki “Hukuk
bir değerdir. Oysa biz keyfimize göre iş göreceğiz. Yani hukuku tahrip
etmeyelim. O, dursun bir tarafta… Hiç değilse sağlam bir şey dursun.”
Onun için İstiklal Mahkemeleri’nin bütün heyetleri kendi arkadaşlarıdır.
Tayin ettiği insanlardır.
Askerdir.
Asker, yaverleri, yakın arkadaşları, şunlar bunlar. 1930’da Ankara’da
Fransa Büyükelçiliği açıldığında Fransız Devrimi’nin yıldönümü davetinde
Yargıtay üyelerini görmüş Atatürk... “Ne arıyorsunuz burada?” demiş.
“Efendim, davet ettiler, geldik.” Yargıtay Eskişehir’e sürüldü. Hukuk
adamının davette, kokteylde ne işi var diye. 1960’da ihtilal yapıldığında
Yassıada’nın başına, başsavcı olarak Yargıtay Başsavcısı getirilmek
istendi. Cemal Gürsel reddedileceğini düşünmemişti bile. Yargıtay Başsavcısı
“Ben hukukçuyum, ben yapamam, başkasını bulun” dedi. Ve buldular Yargıtay
1. Ceza Dairesi Başkanı’nı buldular malum Salim Başol. Türkiye Ali
Fuat Başgil gibi hukukçuları da tanıdı. Bunlar da var yani. Bitti.
Herkese tavsiye ederim Falih Rıfkı Atay’ın pek fazla bilinmeyen “Roman”
diye bir romanı var. Cumhuriyet dönemini eleştirdiği, devrimleri eleştirdiği
bir eseridir. Bu Atatürk’ün cumhuriyet devrimlerinin en yakınındaki,
çekirdeğindeki adam.
Evet, çok ilginç bir şey.
Refik Halit Karay, sürgünden döndüğünde herkes ilk yazısını merak ediyor.
Atatürk de merak ediyor ne yazacak, özür yazacak. Mütareke döneminde
İstanbul’da geçirdiği günlerden birini anlatıyor. Evde hanımıyla...
parasızlar. Hanımı komşudan bir pişirimlik kahve istemiş. Kocasının
kahve içme alışkanlığı var. Kahvesiyle birlikte günün gazetesini Refik
Bey’e getiriyor. Verirken diyor ki “Efendim, Paşa Hazretleri Gazi olmuş.”
Atatürk’ten söz ediyor. Refik Bey’in cevabı: “Şehit olacak değil ya!..”
Sürgün edilmişsiniz, sefalete atılmışsınız. Döndüğünüzde herkes sizden
özür yazısı beklerkenki yazısı bu adamın. Söylemek istediğim ne o dönemin
aydını, ne komutanı, ne siyasetçisi, ne gazetecisi kaldı; ne de hukukçusu!
O bakımdan bakarken tabloya, elbette eyyamcısı da vardı o dönemde, şusu
da vardı, busu da vardı. Elbette bunlar yok değil, var. Var ama kardeşim
öbürü de var. Bugün bakıyorsunuz gerçek mânâda münevver katında bir tenhalık
diyelim hafif tabirle. Bunu gördüğünüz vakit üzüntüye gark oluyorsunuz.
Bir dönemde ben TRT için “Portreler Galerisi” diye bir belgesel hazırlıyorum.
Bir dönemde bunları görmüş, bu insanları tanımış Türkiye. Edebiyat öğretmeniniz
Ahmet Hamdi Tanpınar’sa başka olursunuz, edebiyat öğretmeniniz bilmem
kimse başka olursunuz. Sonuç bu oluyor zaten. Dünyanın her tarafında
yani Fransa dediğiniz vakit herkes Sorbonne’dan mezun falan diye söyler.
Hâlbuki Fransız kültürünün veya Fransız aydınının bilgi temelinde Sorbonne’un
hiçbir önemi yoktur. Fransız aydınlanmasının temelinde, Avrupa aydınlanmasının
temelinde veya Fransa’nın özünde Ekollatinler... yani bizde onu model
alınarak kurulan muallim mektepleri. Sartre’dan tutun, hepsinin lise
hocasıdır bunlar hepsi.
Mesela tez veremeyen mezun olamıyor.
Yani, Türkiye’de Tanpınar’dan tutun, Yahya Kemal’den çıkın, bunların
hepsi liselerde öğretmenlik yaptılar. Fethi Gemuhluoğlu filan.. Bugünün
eğitim sistemine bakın. Okullarda sarkıntılık haberleri, bilmem neler
filan yani gazetelerde… Bakıyorsunuz, bir hâkim veya bir savcı, önemlice
bir adam, kadın satmaktan yakalanıyor. Hani fahişeyle beraber olmaktan
değil -hani dersiniz, yanlış yaptı falan-, kadın satmaktan yakalanıyor.
Burada neyi tartışacaksınız ki? Daha dün değil evvelsi gün gazetelerde
vardı. Bir çete kurulmuş şunu bunu tehdit eden, bir albay... Çürüme
derken kast ettiğim budur.
Türkiye’de benim gazeteciliğe başladığım dönemde gazeteciler yoksul insanlardı.
Ben çevremde öyle pahalı gazeteci görmedim açıkçası. Gazeteciler yoksuldu
da patronları çok mu zengindi? Hayır. Kötü yaşıyorlardı diyemem ama,
oturduğu evi filmcilere kiraya vererek geçinen gazete patronu vardı;
İstanbul’da önemli bir gazetenin patronu... 1970. Bugün Türkiye’de gazeteciler
zengin insanlar. Bunun içerisinde, benim kimseye değer biçecek halim
yok ama söylemek istedim. Türkiye’de işçinin hakkını savunacak sendikalar
kalmadı. Şu kalmadı bu kalmadı, hepsi bitti. Bunu da geçin, asırlardır
bu ülkede camilerde beş vakit ahlâk ve fazilet için hutbe okunur ve günde
beş vakit namazda biz bir şeylere sadakat sözü veririz Allah’a. Her vakitte
bir tane insan şayet sözünün eri çıksa, bugün nüfus zaten İslâm’ın istediği,
Allah’ın istediği insan olurdu. Olmuyor, olmadı. Geçen bir vesileyle
yazdım. Şimdi şuradan internetten girelim Ebu Süfyan diye girelim. “Ebu
Süfyan’ın Faziletleri” diye kitap da var zaten. Hicretten sonra Peygamberimizin
peşini bırakmadılar. Ebu Süfyan bunların başında geliyor. Mekke’nin zengini…
Bir rivayete göre 40 deve, bir miktar altın vererek diye Nüveyyan isminde
bir tüccar ayarlıyor, ikna ediyor. Medine’deki Müslümanlar arasında bozgunculuk
yapmaya... “Ebu Süfyan’ın ordusu çok güçlü, müthiş silahları var. Siz
mahvolacaksınız” diye moral bozacak. Ve bu adam denileni yapıyor. Onun
üzerine gelen ayette “O şeytan…” diye başlar. Tefsirlerde Ebu Süfyan’ın
adı geçmiyor. Nüveyyan’ı kastederek böyle geldi diye… Nüveyyan’ı bu işe
sürükleyen Ebu Süfyan.
Psikolojik yılgınlığa sevk etmek için.
Bu öyle bir şeydir ki kaynaklarımızda hayatının sonuna kadar Peygamberimize
muhalefet etmenin ıstırabıyla yaşamış ve hayatını kaybetmiş bir adam
diye anlatılır. Gözleri de görmüyordu, sabahtan sonra beş vakit namaz
kılardı zaten filan. Değil... Gözleri görmüyordu, doğru. Etrafına topladığı
üvey oğullarına diyor ki –Hazreti Ömer zamanında- “Etrafta başka yabancı
var mı?”, “Yok.”, “Kureyş’ten kimse var mı?”, “Yok”. Diyor ki “Topu
kapın ve bir daha da vermeyin. Ne cennet var ne de cehennem. Kureyş’in
iktidar için uydurduğu yalandan ibaret.” Bunu söyleyen adamın faziletine
dair kitaplar var. Açıverelim şurada İslâm Ansiklopedisini görürsünüz.
Bunların yazıldığı kitaplar yok oluyordu. Bunların yazılı olduğu İslâm’ın
birinci asrındaki kaynaklar yok oluyordu, darmadağın el yazmaları. Hepsi
yok oluyordu... Alman İmparatoru II. Wilhelm olmasaydı. Adam kendi özel
ödeneğinden bütün İslâm kaynaklarını toplattı.
Lide Üniversitesi olmasaydı Buhari yoktu elimizde. Müslümanların Müslümanlığı,
inançlarına sadakati bu. Yani biz böyle bir devreye girdik. Onun için
“Allah sonumuzu hayır etsin” diye düşünüyorum.
Âmin. Üstad’ın bir sözü var. Salih Mirzabeyoğlu’na diyor ki 1979’da:
“Ben kaliteli, şahsiyetli insanları gördüm. Siz çok şanssız bir nesilsiniz.
Ben Osmanlı’nın son devrinde yetişmiş aydın, entelektüel insanlarla aynı
devirde yetiştim. Siz şanssız bir nesilsiniz, hiçbir şey görmediniz”
Yani, şöyle bir şey söylemek lazım. Tabii, bu dönemin genç kuşaklarının
önünde örnek alınabilecek bir tablo yok.
İçinden örnek seçecekleri bir tablonun olmaması talihsizlik ama bu yeise
kapılmayı gerektirmez. Herkes kendinden mesul; kendi ailesinden, çoluğundan-çocuğundan
mesul. Çocuklarımızı bu söylediğimiz ahlâk üzerine, söylediğimiz eksiğiyle-fazlasıyla
doğrular üzerine yetiştiremiyoruz.
Gelecek konusunda ümitvar olabiliriz. Ve bildiğimiz doğruları kitlelere
gücümüzün yettiğince anlatarak doğruyu kaç insana nakledebilirsek ya
da geçmişe dair olan bitenden insanları haberdar edersek o kadar vazifemizi
yerine getirmiş oluruz.
Ve ikincisi, bir şeyin kötü olduğunu görüp, eğer o kötülükten toplum
zarar görecekse ama, kişisel faydanız susmanızı gerektiriyorsa tercihiniz
orada belli olur.
Eğer susma noktasına gelmişseniz ümitsiz olabilirsiniz. Karşı çıkma gücünüzü
kaybetmediğiniz sürece, itiraz etme gücünü kaybetmediğiniz sürece geleceğe
dönük olarak ümitvar olmak mümkün.
Bu kadar...
(Bitti)
(Röportajın ilk bölümünü okumak için tıklayınız...)
BARAN
Dergisi 56. Sayısı’ndan (31 - Ocak 2008) |