Emine ŞENLİKOĞLU: Mirzabeyoğlu İçin İslâmî Kesimden
İstediğimiz Ses Çıkmıyor
Röportaj: Cumali DALKILIÇ - İbrahim KESKİN
Emine Hanım, başörtüsü-türban meselesinde dost-düşman bütün kesimlerin
ilk aklına gelen isimlerden birisiniz. Siz 28 Şubat’ı yaşamış bir insansınız.
28 Şubat’ın mağdurları bugün iktidar. İktidarda olunduğu hâlde bir mağdur
edebiyatı söz konusu. Yani din düşmanlarının, hak ve halk düşmanlarının
yaptıklarını halka şikayet eden bir ağızla konuşuyor bugünkü iktidar...
neler söyleyeceksiniz?
Burada biraz sizinle ayrılıyorum. Çünkü 28 Şubat mağdurlarının iktidarda
oluşunu Allah’ın tuzaklarından biri olarak görüyorum. Yani bir gün gelip
de Mirzabeyoğlu’nu cumhurbaşkanı görmeyeceğimizi kimse garantileyemez,
kimse böyle bir şey iddia edemez. Onun için onların tuzağı varsa bizim
de tuzaklarımız, Allah’ın tuzağı şüphesiz ki kıyas götürmez. Böyle anladığım
için onlar ne çorap örmeye çalışırlarsa müslümanlara, her örmeye çalıştıkları
çorap kendi başlarına geçti diye düşündüğüm için ben olaya takdiri ilahi
diye bakıyorum. Sizi üzse de bu... Üzgünüm.
Peki şöyle bir şey var; “Finale az kaldı” demişti Tayyip Erdoğan biliyorsunuz.
Derken Çankaya’da, “laikliğin kalesi” denilen Çankaya’da “İslâmcı iktidar”
dedikleri iktidarın eline geçti. Ve o gün bugündür bir “gerilim”den bahsediliyor?
Bunları siparişle çıkartıyorlar. Televizyonları izlerseniz, bir televizyon
kanalları var. Devamlı suretle kin ve nefret aşılamaktan başka asla hiçbir
şey yapmıyorlar. Devamlı kin ve nefret veriyorlar. Ve aşırı surette,
adeta Türkiye Cumhuriyeti’nin bir ordusu vardır, o televizyon kanalları
yedekte bir ikinci, ordu hazırlıyorlar. Böyle bir ortamda devamlı kışkırtanlar
var ve kaosu, gerginliği –medyanın tamamını kastetmiyorum- onlar yapıyor.
Çankaya “ele geçirildiği” zaman biliyorsunuz cumhuriyet mitingleri falan
filan...
Ele geçti demeyelim de, Çankaya’ya bir Müslüman geçti...
Laiklerin ifadesiyle söylüyorum zaten. Laikler “kale”yi kaybettiler.
Kavganın büyüğü orada kopması lazımdı fakat öyle bir şey olmadı. “AKP
laikliğin teminatıdır” denildi. Cumhurbaşkanı’nın ilk sözü “Kavga unsuru
olmaktan çıkarılacak” oldu. Fakat o günden bugüne hâlâ kavga devam ediyor.
Yani türban mevzu istismar edilmiyor mu? Her iki taraftan...
Şimdi bir Müslüman türbanı nasıl istismar edebilir? Bunu nasıl yakıştırabiliyorsunuz?
AKP nasıl istismar edebilir ki türbanı?
Şöyle, mesela Cüneyt Zapsu’nun aynen şöyle bir ifadesi var, okuyorum
“Bugüne kadar Türkiye’de türban nedeniyle şişmiş bir balon oluştu. Erdoğan
üniversitelerde türbana izin verip bu balonun patlamasını önledi.”
Demokrat Parti iktidarı için de buna benzer bir ifade kullanılmıştır
hatırlıyorsanız, “Barajlar patlamak üzereydi”...
İnsanların mesajlarına bakarsak biz hiçbir zaman yol alamayız. Çünkü
o kadar karmalar bütünü ya da karmaşalar bütünü mesajlar oluşur ki ve
mevcut dengeleri alt-üst edebilir, stratejik dengelere uyum sağlamayabilir
ve her ağızdan... Çünkü her ideolojinin kendine has bir stratejisi var.
Dolayısıyla bence bu tür demeçlerle fazla vakit kaybetmeden bu millete
dinini öğretmeye çalışmamız lazım. Ben en büyük eksiğin; her tarafı geziyorum,
Avrupa’yı, Türkiye’yi geziyorum, insanlarda fark ettiğim en büyük şey
şu oldu: Şartlanmışsa da İslâm’ı bilmediği için şartlanıyor, yanlış görüyorsa
da onun için şartlanıyor. Bizim en büyük dikkat vereceğimiz nokta bu
olması lazım. Hatta bugün İslâm’ı hiç bilmeyen milletvekilleri de var.
İslâm’ı hiç bilmeyen valisi var, kaymakamı var, din dersi öğretmeni,
inadına din dersi öğretmeni olanlar var. Yani kendisi aslında bir sosyalist,
hatta ateist ama “din dersi kadrosuna biz girelim ki din dersinde dindar
olacak gençlerin önüne geçelim” diyen öğretmenler biliyoruz biz. Böylesi
bir Türkiye’de bizim stratejimizin bence birilerinin yaptığı abuk-sabuk
konuşmalarından yola çıkarak bir şeyler söylemek değil, Allah’ın bize
verdiği görev üzerinden çalışmaya devam etmek. Ben öyle bakıyorum. Yoksa
söylenen saçmalıklar bitmiyor yani.
Sayın Salih Mirzabeyoğlu’nun türbanla ilgili “Üç Işık” adlı eserinde
şu sözleri geçiyor: “Türban davası aktüel bir mesele. Sirayet gücü olan
bir şey. Fakat iş geliyor hâlini izah edebilecek olan belirli bir formasyon
olmadığı için başkası kendisini damgalarken o damgayı kıracak bir ifade
tarzı geliştiremiyor.”
Mirzabeyoğlu tanıdığım en konsantre konuşan insan. Sözlerini böyle lügatle
okumak lazım. Tekrar eder misiniz lütfen...
“Türban davası aktüel bir mesele. Sirayet gücü olan bir şey. Fakat iş
geliyor hâlini izah edebilecek olan belirli bir formasyon olmadığı için
başkası kendisini damgalarken o damgayı kıracak bir ifade tarzı geliştiremiyor.
Yani iş yine dönüp dolaşıp fikre geliyor” diyor.
Doğru söylüyor. Çünkü, neden? Diyor ya, “Bir formasyon oluşturulamıyor”.
Çünkü bizim bir tane Kur’an-ı Kerim’imiz var. Bir tane ebedi liderimiz
var, Hz. M.......d (S.A.V.), onun haricinde binlerce hocalarımız, yol
gösteren lider olabilir. Ama çağımıza baktığımız zaman sırf akaid ve
siyer okunmadığı için, tekrar ediyorum akaid ve siyer okunmadığı için,
her o binlerce liderin, tarikatın, her gurubun binlerce dini oluşmuş
gibi bir yargı oluştuğundan halk tabanında, biz güçlü bir İslâmî formasyonu
maalesef ne tanıtabildik ne de onun yapı taşlarını Allah’a sorarak oluşturmaya
çalışıyoruz.
Psikolojik imanla yürüyenlerimiz çok fazla. Psikolojik iman da bir yerde
çok çabuk vuruyor duvara. O yüzden de maalesef böyle oluyor. Peki şimdi
neden kıramıyoruz bu çemberi? Neden kırılamıyor? Hepimizin bildiği gibi
gavur gavurluğunu, Müslüman Müslümanlığını güçlü yaparsa netleşir çizgiler.
Günümüzde İslâm düşmanlarının çizgisi çok net. Müslümanları da yabana
atmayalım. Güzel yol çizgisini takip edenler de var ama maalesef beslendiğimiz
kaynak daha çok kin ve nefret olduğu için, ayetlerden bilgiyle beslenemediğimiz
için maalesef fazla filizlenemiyoruz, maalesef çiçeklerimiz açamıyor.
Ama en azından yanlışın nerde olduğu bütün Müslümanlar tarafından tespit
edilmeye başlandığı için umuyoruz ki beş-on yıla kadar bu yanlışlarımızı
düzeltmiş, derli toplu, kinsiz-nefretsiz ya da kinimizi ve nefretimizi
nerde kullanacağımızı bilerek adım atanlar topluluğu oluşturur oluruz,
daha güç buluruz. Allah demiyor mu, “Bölünürseniz zayıf kalırsınız, güçlü
kalamazsınız”. Halbuki biz bin bir parçaya bölünmüş durumdayız şu anda.
Allah’a şükürler olsun ben on beş yıldır o taassup çemberini yırttım
ve çok zor şartlardan çıktım. Çok da ağır bedelleri var, bedellerini
de ödedim, hala ödüyorum. Ama bir şey var ki çok rahat ettim, çok şükür
Allah’a.
En son çıktığınız Fatih Altaylı’nın programında...
Kıyametin koptuğu program...
Orada, “Laiklik dinsizliktir” şeklinde bir ifadeniz olmuştu.
Evet... Laikliğe Müslümanlar üç şekilde bakıyor dedim. Birisi diyor ki
“Laiklik dinsizliktir”, birisi diyor ki “Laiklik, herkes dinini istediği
gibi yaşar” diyor, bir grup da kararsız dedim. Ama “Laiklik dinsizliktir”
dediğimi hep dillerine doladılar, ötekilerini söylemediler. “Siz hangi
gruptansınız” dediler. “Tabii ki laikliğin dinsizlik olduğuna inananlardanım”
dedim.
Bence hiç kimsenin laiklik umurunda değil. Dinsizliklerinin kinini, laiklik
ya da M. Kemal adı altında kusuyorlar. Laiklik umurlarında olsa bir başörtüyle
laikliğin yıkılmayacağını fevkalade biliyorlar. İslâm düşmanı her şeyden
nem kapar. Şu Ayet-i Kerime var mı yok mu? Lut Aleyhisselam için olsa
gerek yanlışım varsa düzeltin ama bir peygamber olduğu kesin. Diyorlar
ki Peygambere saldıran gruplara “Ya siz bu adamdan ne istiyorsunuz? Çok
efendi biri”. “Ama fazla namuslu” diyorlar. Allah bildiriyor. Bazı gruplar
fazla namuslu, fazla dindar, fazla dürüstleri sevmez ve bu böyle gidecek.
Bizim bir stratejimiz olması lazım. İlla asalım, keselim değil. Çizgimiz
belirlensin. Ne yapılması gerekiyor? Bize hakaretler devamlı yağarken
üzerimize acaba bizim stratejimizin ne olması gerekiyor? Maalesef bunu
bize söyleyecek kimse yok. O zaman biz daha çok Kur’an’a sarılalım, daha
çok akaid, daha çok mezhepler tarihini okuyalım. Kendimize oradan bir
çizgi bulalım. Yani Resûlullah nasıl bir çizgi bulmuşsa. Mesela hatırlarsınız,
Mekke’den Medine’ye gidildiğinde, tabii önceleri bir şey demiyorlardı
çünkü güçlü görmüyorlardı Müslümanları. Güçlü görmedikleri dönemde biliyorsunuz
Müslümanları aşağılama dönemiydi. Sonra Müslümanların gücünü gördükleri
zaman, Müslümanları karalama ve iftira dönemi başladı. Medine’deyken
Müslümanların mallarını yağmalıyorlardı. Burada çok büyük bir ölçü var.
Müslüman gençliğin bilmesi gereken bir ölçü. Geliyor, diyorlar ki “Ya
Resûlallah, bu nedir? Müşrikler bizim mallarımızı yağma yapıyor. Paramızı,
malımızı her şeyimizi alıyorlar. Biz de onların mallarını yağma yapalım
mı?” Resûlullah “Hayır” diyor. Neden acaba “Hayır” diyor? En şiddetli
zamanda bile Allah’ın çizgisinin korunması gerekiyor demek ki. Yoksa
Resûlullah o kadar uyanık, devrim yapmış, dünya tarihinde ilk defa bir
devrim yapıyor, yazılı anayasa ilk defa uygulamaya geçiyor. Resûlullah
Efendimiz o kadar zeki olduğu hâlde bilmez miydi, “Talan edin onların
neyi varsa” deseydi hepsini yerle bir ederdi Müslümanlar. Ama “Hayır”
diyor, “Onlar sizin malınızı gasp etse de siz gasp etmeyin.” Bize bu
çağda Resûlullah ölçüsü lazım. Resûlullah ölçüsünü tam bildiğimizde ben
inanıyorum ki bizim beyaz mevsimimiz gelecektir. İnsanlığa hizmet eden
bir mevsim. Bizim mevsimimiz geldiği zaman laikler de rahat yaşayacak
aslında. ama bilmiyorlar.
Yine aynı programda “Salih Mirzabeyoğlu çok efendi bir insan...” demiştiniz...
Evet... Her şeyden önce ben “İbdacı” değilim. Ben “Mirzabeyoğlucu” da
değilim. Fakat ben Mirzabeyoğlu için çok gözyaşı döktüm. Niye diyeceksiniz.
Onun o gün “Perde kapandı” dediği bir mahkeme vardı.
“Tiyatro bitti”...
Evet. “Perde kapandı, tiyatro bitti”... Oraya yara bere içinde gelmişti.
Duygularımız her yönünü anlatmayacağım; çünkü bir yönü var ki orası
çok derin, oralara girilmez. Ama öbür yönü, Mirzabeyoğlu acaba Müslümanlara
hiç hakaret edilmeyen bir ülkede olsaydı, hiçbir suretle Müslümanlar
aşağılanmasaydı, Mirzabeyoğlu rezaletlerin diz boyu olmadığı bir ülkede
olsaydı hapiste olacak mıydı? İkincisi, Mirzabeyoğlu o kadar darbelerle
mahkemeye çıkacak mıydı? Ve o mahkeme huzurunda, dikkat edin burası
çok önemli... Hazmedemediğim bir şey...
Dikkat edin mahkeme huzurunda Mirzabeyoğlu’nun, idam cezası aldığı hâlde
siz bir argo kelimesini duydunuz mu? Hiç kimse duymuş mu? Efendiliğinden
taviz vermiş mi? Vermemiş! Veya yazılarında “Siz asın, kesin” demiş mi?
Dememiş. Sadece ne diyor? Diyor ki, “Necip Fazıl bir fikir mimarıydı.
O fikir mimarının fikirlerinin tatbikata geçme zamanıdır.” Bu geçiş döneminde
yanlışlar yapılmış olabilir insanlar tarafından. Beni orası bağlamıyor.
Beni neresi bağlıyor?
Böyle bir insanın, o kadar saygılı bir insanın, adam öldürttüğüne dair
benim bildiğim kadarıyla delil olamadığı hâlde yara bere içinde hakim
huzuruna çıkartılması beni çok etkilemiştir. Bir de ben ailesi hakkında,
komşularından bir araştırmam olmuştu. Herkesten duyduğum söz şuydu: “Mirzabeyoğlu
çok beyefendi bir insandır, seviyeli bir insandır. Hiç kimseyi aşağılamaz.
Hiç kimseye karşı terbiyesizliği olmaz.”
Madem ki öyle, ki öyle olduğu çok belli. Böylesi bir insanın, üstelik
de, yine beni başka açıdan üzen bir şey, sırf Avrupa Öcalan’ı koruyor
diye Öcalan’ın çok rahat yaşadığı ortama karşılık Mirzabeyoğlu’nun çok
zor şartlarda, bir hücrede yaşıyor olması da ayrıca canımı yakan unsurlardan
birisidir. Bu çok da onur kırıcıdır ayrıca.
“İspatlanamaz” bir işkenceyle karşı karşıya.
Yani Mirzabeyoğlu’nun daha geniş şartlarda, daha rahat bir cezaevinde
olabilmesi için binlerce insan mı öldürtmesi gerekiyordu? Ve bu iktidardan
Mirzabeyoğlu’nun hiç olmazsa cezaevi şartlarında rahat bir imkana kavuşturulmasını
Allah ve Resûlü’nün hatırı için istiyorum. Çünkü Öcalan çok rahat bir
ortamda. Ben Öcalan çok rahat olmasın, zindanlarda işkence çekerek
yatsın demiyorum. Hiçbir insan için işkence istemiyorum. Ama diyorum
ki, Mirzabeyoğlu’nun bugün öğrendiğimiz şartlar doğrultusunda... Mesela
Avrupa’dan gelen birileri Öcalan’ı ziyaret edebiliyor. Sıhhatimin düzelmesini
bekliyorum. Ondan sonra İnşallah Adalet Bakanlığı bana bu izni verirse,
gidip yerinde, kendileri de kabul ederse... Öcalan’ı zaten eskiden
beri düşünüyorum. Ne hissettiğini merak ediyorum bir çok konuda. Mirzabeyoğlu’yla
bir röportaj yapmak istiyorum. Yerini görmek istiyorum. Duygularını
almak istiyorum. Yani Mirzabeyoğlu’nu ben çok seviyorum kısacası. Çok
seviyorum. Dediğim gibi ne “İbdacı”yım, ne “Mirzabeyoğlucu”yum. İkisinden
de değilim. Ama ikisinin de iyi, hayırlı işlerini onaylıyorum. Neye
mâl olursa olsun hiç umurumda değil. Bu sözlerimden dolayı birileri...
Dedim size, adam diyor ki “Sen Mirzabeyoğlu için böyle dedin. Bizim ilimize
yiğitsen bir gel”. Ben de “Söyle ilini, eğer yarın gelmezsem benden daha
aşağılık insan olamaz. Yarın geleceğim. Hangi ildesin söyle bana!” dedim.
Söyleyemiyor. Bu böyle olmaz. Allah, bir Müslüman kul isterse yanlış
yapsın... Yanlış yaptığı zaman bir kardeş bir kardeşini kaldırıp atamazken,
niye Mirzabeyoğlu daracık yerlere atılıyor da İslâmî kesimden istediğimiz
ses çıkmıyor? Ama Öcalan için bütün teşkilatlar, bütün basın mensuplarının
çoğu, hepsini demiyorum çoğu... Şimdi biraz kestiler. Eskiden, birkaç
sene önce herkes Abdullah Öcalan’ı övüyordu. Koruyorlardı. Nelerdi, nelerdi
yani...
Onun için, ben gözlerimin Müslüman gözü olduğuna inanıyorum. Ve o gözle
bakıyorum olaylara. Baktığım zaman karşıma böyle bir manzara çıkıyor.
Ama Mirzabeyoğlu’nu tebrik ediyorum ki cezaevinde de durmuyor, yazmaya
devam ediyor gördüğüm kadarıyla. Bundan beş, altı ay önce bir kitap reklamı
vardı. Aldım fakat birisi elimden mi aldı hatırlamıyorum, bir daha ulaşamadım.
Ama hangi kitaptı bilmiyorum. Yalnız Mirzabeyoğlu’nun kitaplarını okumaya
çalıştığımda doğrusu çok zorlanıyorum. Dilini anlamakta güçlük çekiyorum.
İnşallah Mirzabeyoğlu cezaevinde çok uzun zaman kalmayacaktır. Öyle ümit
ediyorum. İnşallah bir de tarihte insanlar neden birbirleriyle savaşmış,
neden birbirlerini yanlış tanımışlar? O konu hakkında da bir kitap yazar,
dilerim Allah’tan...
Kendisinin “Sinyal Muhabbetleri” başlığı altında, gördüğü işkence ve
baskıları anlattığı yazıları var. BARAN’ın çeşitli sayılarında çıktı.
Bu konuda inanıyorum ki Adalet Bakanı, ben kendisini eskiden beri tanırım.
Kendisine bu tür şikayetler gittiği zaman Mirzabeyoğlu’na bir rahatlık
sağlayacaktır. Buna inanıyorum. Eşi tarafından müracaat edilirse ya da
dilekçe yazılırsa bu gerçekleşecektir sanıyorum.
Emine Hanım, son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?
Eklemek istediklerim tabii ki çok var ama en önemlisi, ne olursa olsun
biz Müslümanlar birbirimizi sevmesek bile reddetmeyelim. Yoksa güç
bulamayız. Kuvvetimiz düşer. Allah böyle söylüyor. Her grubun “En güzel
Müslüman biziz” hastalığının sona ermesini diliyorum Rabbimden. Ve
Mirzabeyoğlu’ndan da bu konuda kitap bekliyorum inşallah. Teşekkür
ediyorum.