Prof. Dr. Erol MANİSALI: Bugün Küresel Çatışma,
Sömüren Batı Kapitalizmi
ile Sömürülen veya
Sömürülmek İstenen Onun Dışındaki Unsurlar Arasında
Yer Almaktadır
Röportaj: Av. Ali Rıza YAMAN - Baki AYTEMİZ
Kamuoyu sizi Avrupa Birliği’ne karşı olan tavrınızla tanıyor. AB’ne
niçin karşısınız?
Ben AB’ne, AB’nin izlemekte olduğu Türkiye politikaları ve bölge politikaları
yüzünden karşıyım. Çünkü AB politikalarında, Türkiye’nin üniter yapısını,
ulus devlet kimliğini ve cumhuriyetin varlığını, Lozan’ın kazanımlarını
kabul etmeyen bir yaklaşım görüyorum bu politikalarda. Bunun Türk halkının
ulusal çıkarlarıyla örtüşmediğini düşünüyorum. Aslında ben Avrupa’nın
insanlarına karşı değilim, Amerika’nın insanlarına karşı değilim, ben
Çin’in, Rusya’nın insanlarına karşı değilim, zaten insanlara karşı olunmaz.
İnsanlara karşı olmak gayr-ı insanî bir hâdisedir. O ülkelerin Türkiye
ve bölgeye yönelik politikalarına, Avrupa’nın sömürgeci politikalarına
karşıyım. Avrupa saati tersine çevirsin, “Türkiye’yle, Araplarla, İran’la
yan yana karşılıklı çıkarları koruyacak şekilde yaşamak istiyorum” desin,
ne güzel iyi komşular olarak yan yana yaşarız. Sorunun temelinde onların
sömürgeci politikaları, benim aslî varlık unsurlarımı kabul etmeyen politikaları,
daha da kötüsü, Türkiye’nin içinde bazı çevrelerle işbirliği yaparak
Türkiye Cumhuriyeti’ni parçalama politikaları benim onlara karşı bir
tutum almama neden olmaktadır.
Aslî varlık unsurlarından bahsettiniz, nedir bu aslî varlık unsurları?
Aslî varlık unsuru, iktisadî çıkarlar, siyasî çıkarlar, kültürel çıkarlar
ve güvenlik çıkarlarıdır. Bu dört temel öge...
Bunlar aynı zamanda bağımsızlığın dört temel ögesi...
Tabiî... Bunları yan yana koyduğumuz zaman zaten bağımsızlık ortaya çıkar;
savunmadan iktisada kadar. Bu ögelerde benim içimde bazı unsurlarla
işbirliği yapıyor. Somuta indirgediğimiz zaman örneğin bölücülerle
işbirliği yapıyor. Somuta indirgediğimiz zaman benim inanç dünyamın
bir kısmını ayırarak İslâm dininde örneğin mezhep kavgaları yaratarak
‘İşbirlikçi İslâm’ üretip bir kısmını yanına çekiyor, onları Lozan’ın
kazanımlarına karşı kullanmaya başlıyor...
Tam bu noktada, müşahhas olarak ifade edersek, isim veya parti veya
grup verebilir misiniz? Şunun için… Biz Baran Dergisi olarak, İBDA hareketi
olarak, her kesimin samimisinin kendi içindeki hainleri ayıklaması gerektiğini
söylüyoruz. Bu noktada İslâmcı bir hareket olarak biz kendi içimizdeki
hainleri tek tek işaret ettik...
Tabi, tabi... Burada en azından şu somut olarak ortaya çıkıyor. AKP iktidarına
karşı AB’nin tam bir desteği vardır. AKP hükümetini gelmiş geçmiş hükümetler
arasında kendileri açısından en yararlı hükümet olarak görmektedirler.
Ayrıca AKP hükümetinin iktidarı döneminde icraatına ve çıkardığı kanunlara
baktığımız zaman bunları AB’nin talep ettiği, istediği, onların hoşuna
giden ve çıkarılan ve yapılan işlerin çoğunun Türkiye’nin ulusal çıkarlarıyla
bağdaşmayan şeyler olduğunu görüyoruz, böyle bir durumla karşı karşıyayız.
Peki, AKP hükümetinin işbirlikçiliği çerçevesinde iktisat politikasını
nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bir millî iktisat politikası bulunmamaktadır AKP hükümetinin. AKP hükümeti,
iktisat politikalarını üç zemin üzerinden yürütmektedir. Birincisi AB’ne
tek yanlı bağlanarak, AB süreci üzerinden yani Brüksel’in belirlediği
kurallar içinde iktisadi olayları götürmek; bu birinci ayağı... İkinci
ayağı; IMF, yani ABD-AB’nin kurduğu örgütün Türkiye’den taleplerini karşılayacak
şekilde ona bağlanarak, bir anlamda iktisat politikalarının bir kısmını
ona ihale etme... Birinci ayağı Avrupa’ya ihale, ikinci ayağı IMF’ye
ihale, üçüncü ayağında da “serbest piyasa” adı altında, serbest piyasa
düzeninde, serbestliği sadece kendi partisine ve yabancı şirketlere sağlayan
bir model geliştirip, iktisat politikası izleyerek üç ayaklı bir düzen
oluşturup bunu gayrı millî bir zemine oturtma, AKP’nin iktisat politikası
olarak benimsediği çizgidir.
Biraz önce bahsettiğiniz aslî unsurlara ciddî mânâda darbeler gelmektedir
AKP tarafından. Genelkurmay Başkanı’nın Amerika’da yaptığı bir açıklama
oldu, kendisi “1919 şartlarındayız!” dedi. Bu mevzuda ne dersiniz?
Şimdi şöyle, Türkiye’de demokrasi işlemediği, biçimsel demokrasi çalıştığı
için, normalde millî bir meclisin milli bir hükümetin söylemesi gereken
şeyler söylenemediği için, bunun yerine maalesef asker konuşmak zorunda
bırakılıyor.
Millet Meclisi millî değil mi?
Bunun üzerinde “millîdir, millî değildir” diye bir şey yazmıyor ama biz
çıkardıkları kanunlara icraatına bakarak bunun pek de milli olmadığı
sonucuna varabiliyoruz. Nasıl varıyoruz? Çıkarılan kanunlar, yabancı
tekellerin işine yarıyor. Çıkarılan kanunlar, Lozan’ın, Lozan Anlaşmasının
kazanımlarını zayıflatıyor. Vakıflar kanununda olduğu gibi, yabancı
şirketlerle ilgili çıkartılan imtiyaz kanunlarında olduğu gibi, limanların
satışıyla ilgili olarak çıkartılan yahut Dicle ve Fırat’ın yönetiminin
uluslararası kurumlara bırakılabileceği bir alt yapının, AB ile imzalanan
ilerleme raporlarıyla ortaya konduğu gibi bunların birleştirilmesinden
gayrı milli bir zemin ortaya çıkmaktadır. Somut olarak bu bizim değerlendirmemiz
değildir, yapılan uygulamaların, icraatın aritmetik sonucu bizi bu
noktaya götürmektedir.
Biraz önce gerçek demokrasiden bahsettiniz. Bunu açar mısınız?
Gerçek demokrasi nedir? Tabiî... Gerçek demokrasi, katılımcı demokrasidir.
Demokrasi özünde paylaşımın dengelenmesi hâdisesidir. İktisadî paylaşımın
dengelenmesi, özgürlüklerin dengelenmesi. Ne demek dengelenmesi? Sosyal
sınıflar örgütlenerek siyasal sistem içinde yerlerini almalılar ve
o sosyal sınıflar kendi paylarını alacak, refahtan kendi paylarını
alacak şekilde ve hukukî, siyasî olarak donanıma, iktisadî olarak donanıma
kavuşurlar. Örneğin bir Fransa’da, İsveç’de olduğu gibi… Katılımcı
demokrasi sosyal sınıfların kendi içinde, siyasi sistem içinde kendi
çıkarlarını, kendi güçleri, siyasî güçleriyle, elde edebilecekleri
bir düzendir gerçek demokrasi. Bizde bunun işlememesi, gerçek demokrasi
zaafı olarak ortaya çıkmaktadır.
Söylediklerinizden, sınıflar arası çatışma ve çekişmeyi kabul ettiğiniz
neticesini çıkarabilir miyiz?
Şöyle, sınıflar arası çatışma ve çekişme durumu değişmiştir. Bugün küresel
çatışma, sömüren Batı kapitalizmi ile sömürülen veya sömürülmek istenen
onun dışındaki unsurlar arasında yer almaktadır. Bu gün Türkiye de Batı
kapitalizmi karşısında aynı noktadadır, Mısır da, Suriye de, Çin de,
Rusya da, Hindistan da, Venezüella da aynı noktadadır. Hepi de Batı kapitalizminin
hedefleri arasındadır. Bu hedefler arasında serbest piyasaya dayalı ekonomiler
vardır, Çin gibi sosyalist ekonomiler vardır, Hindistan gibi karma ekonomiler
vardır ama hepsi de Batı kapitalizmi ve emperyalizminin hedefleri arasındadırlar,
Türkiye de bunlardan biridir. Yani biz bu gün Venezüella’yla, Hindistan’la,
Çin’le Batı karşısında aynı konumda bulunuyoruz.
Peki, gerçek demokrasiye Fransa’yı örnek verdiniz. Fransa emperyalist
bir ülke. Hem orada gerçek demokrasi olması, hem de onların emperyalist
olması nasıl bağdaşır?
Bu bir çelişki değildir. Demokrasi kendi içinde, Fransa içinde bir Fransız
vatandaşı için demokrasi vardır, özgürlüğü vardır içeride, iktisadi payını
almaktadır, işçi de köylü de mühendis de işveren de ama Fransa dışarıda
sömürgecidir. Dışarıda faşisttir Fransa. İçeride demokrattır, gerçek
demokrasi çalışır, dışarıda faşist, sömürgeci ve saldırgandır. Dolayısiyle,
dünyada küresel bazda bütün ilişkiler nisbîdir. Mutlak değildir, nisbîdir,
bölgeseldir. Bölgesel ve nisbîdir bütün kavramlar. Aynen bir tahterevalli
gibi, bir taraf çıktığı zaman diğeri iner, ikisi birden yükselmez aynı
zemin üzerinde oturduğu için. Dolayisiyle Dünya üzerindeki düzen, iktisadî
ve düzene baktığınız zaman birileri ileri gidiyorsa, birlikte ileri gitme
diye bir durum söz konusu değildir. Özellikle iktisadî boyutunda birilerinin
refahının artması diğerinin refahının azalması karşılığında olmaktadır.
En azından son üç yüz yıla baktığımızda Afrika’da olan bitene bakın,
Avrupa Afrika’yı sömürdüğü için Avrupa ilerlemiş, Afrika batmıştır. Yani
bir tahterevalli gibi hareket eder maalesef yer kürede küresel değildir
olaylar. Sadece bulutlar küresel gider gelir.
Bu son 300 yıllık Batı hâkimiyetinde ortaya çıkan bir durum. Bundan
önce dünya bir Osmanlı hâkimiyeti yaşadı. O dönemde böyle bir durum pek
göze çarpmadı.
Osmanlı da nisbîydi. Osmanlı kendi içinde bu coğrafyada o günün koşullarında
kendine göre bir düzen yarattı.
Röportajdan önceki sohbetimizde iktisat ve ahlâk arasındaki ilgiden
bahsetmiştik, o bağlamda değerlendirirsek...
Şöyle… Osmanlı, Avrupa’yla beraber yan yana yaşıyorsa, Osmanlı’nın yaptığı
işlerin artıları ve eksileri karşıdakilerle beraberdir. Aynı sahada oynuyorsunuz.
Aynı coğrafyada yaşıyorsanız, yani Akdeniz’de bir paylaşım varsa, yani
deniz gücü, ticaret yolları vesaire, siz ilerlediğiniz zaman onlar gerilemiş
olur, onlar ilerlediği zaman siz gerilemiş olursunuz. Bu mutlak bir kavram
değildir ama Osmanlı’nın yaklaşımında meselâ, André Malraux’nun düşüncelerinde,
kitaplarında, Faransız Sosyalisti, Attila İlhan’ın çevirisini yaptığı
Fransız Sosyalisti André Malraux’nun çalışmalarında şu cümle geçer: “Osmanlı’nın
yıkılması Avrupa gibi zaptettiği yerlerde sömürgeci bir politika izlememsinden,
gittiği yerleri dil ve kültür olarak, iktisadi olarak tam bir sömürü
düzenini yerleştirememesinden kaynaklanan bir zaaftır” diye yorumlar
Batı’lı gözüyle, André Malraux. Dolayısıyla, bunlar nisbî kavramlardır
yani Osmanlı ideal midir değil midir? Ha, bir baktığınızda o dönemdeki
Avrupalı sömürgeci ülkelere nazaran, fethettiği yerlerde daha adil davranmıştır
demek başka bir şey, bu adil davranmak Osmanlı’nın çöküşünü hazırlamıştır
demek başka.
Burada adilden öte, hukuk terimini kullansak hocam...
Hukuk nisbî bir kavram. Yani hukuk iktisadî işlerle, siyasî işlerle,
askeri işlerle birlikte bir anlam taşır. Tek başına hukuk hiçbir anlam
taşımaz. Uygulanmayan bir kuralı koymak, İstanbul’daki trafik kuralı
gibi, hiçbir anlam taşımaz. Ben size sorsam trafikte hukuk var mı?
“Var” dersiniz. Ama uygulanmıyorsa o yoktur aynı zamanda dolayısıyla
o nisbîdir.
Şunun için söylemiştim, Osmanlı’da, Pax-Ottoman dedikleri, hukuk devleti
olmakla alakalı bir durum, hukuk nizamını uyguluyor, kendi şeyinde samimiydi.
Peki niye Osmanlı Batı’ya kapitülasyonları verdi? Orda bakıyorsun, kimin
için iyi? Osmanlı için kötü. Batı için iyi. O zaman niye verdi Osmanlı?
Osmanlı niye 1838’de Balta Limanı Anlaşması’nı imzaladı? Sömürge anlaşması.
Aynen 95’de Tansu Çiller’in imzaladığı anlaşma gibi.
Osmanlı’yı körü körüne idealleştirmek için değil de, tarihî süreçte
Batı ile Osmanlı’yı kıyaslamak açısından… Osmanlı’nın da eleştirilecek
bir çok yeri var ama...
Şöyle… Şöyle bakmak lazım, her devlete, her imparatorluğa, her küresel
güce kendi zaman dilimi içinde ve kendi coğrafyasında bakmak lazım. Bu
coğrafyada bunlar gerekiyordu bu verilerin en iyisini en azından 400
sene yürütmüş yahut 300 yılında yürütebilmiş. O coğrafyadaki o insanların
inançlarıyla, o bölgedeki doğal kaynaklarıyla, o bölgedeki ticaret yollarıyla
vs bir karma iktisadî, siyasî, kültürel, askerî boyutlarıyla, zaman diliminin
o kesitinde ve o coğrafyada, malzemesi oradaki insanları, bilmem Afrika’daki,
Ortadoğu’daki, Asya’daki, Balkanlar’daki vs. o zeminde yapılabilecek
en iyisini yapmış ama yaptığı hatalar sonucu da aynı zamanda sonunu hazırlamış.
Bir determinizm olarak pek çok imparatorluğun Avrupa’da yaptığı gibi,
aynen yahut Roma imparatorluğu da kendine göre yani içinde iyi şeyler
yapmış ama, o iyi şeyleri yaparken, Batının yaptığı kötü şeyleri onlar
için yarattığı iyi şeyler üstün geldiği için kendisi de parçalanmak zorunda
kalmış o nedenle nisbî sözcüğünü kullandım. Küresel bazda böyle tıp biliminde
olduğu gibi yahut bina yapımı biliminde olduğu gibi küresel şeyler yoktur.
Nesnel şeyler yoktur. Her şey nisbîdir ve bölgeseldir.
Gerçek demokrasiden başlayarak, şunu için, tarihi kıyaslama olarak...
Çerçeve olarak şunu en başta koyalım… Biz demokrasiye inanmıyoruz. Demokrasi
bizim için bedahet değil. Yani, bu gün kastedilen mânâsıyla demokrat
olsak Fransa gibi biz de sömürgeci olacağız. Bu sefer bize karşı 3. Dünya
ülkeleri kurtuluş savaşı vermek durumunda kalacak. Çok garip bir manzara
çıkıyor. Demokrasiden başka ideal bir sistem olamaz mı? Bu tasavvur edilemez
mi?
Şimdi başkaları bir şey yapıyorsa, dünyada bir yarış yahut daha açık
deyimiyle bir paylaşım kavgası sürekli olarak varsa bu yüzyıl önce de
böyle, bu gün de böyle, 200 yüzyıl, 500 yüzyıl, 1000 yıl öncesinden de
böyleyse, bu paylaşım kavgası, karşılıklı sataşma, bu etkileşim varsa
siz onlar yokmuş gibi hareket edemiyorsunuz. Sorun oradan kaynaklanıyor.
Yok, “hareket etmeyelim” değil...
Onlar yokmuş gibi hareket edemiyorsunuz, onların yaptıkları kötü şeylere
örneğin siz de yani futbolcu size hafif omuz atıyorsa, siz de futbol
oynamak için hafif omuz atmak zorundasınız. İdealdir, ben kimseye dokunmadan
topu sürüp gol atacağım derseniz, o dünya maçında ortaya çıkamıyorsunuz.
Onu söylemek istemedim. Misâlen, Marksizmin ideali; sınıfsız toplum.
Orda demokrasi yok. Bunun gibi...
Onda Demokrasinin ayrı bir tanımı vardı. Demokrasinin Batı anlamındaki
klâsik tarifi yoktu. Onlar “bizim demokrasimiz budur” diyorlardı yani
o ayrı bir şey. O sınıfsal demokrasi olarak, belli bir sınıfın egemenliği
olarak bakıyordu.
Demokrasi herkesin elinde işlevsel bir mânâ ifade ediyor o zaman...
Demokrasi nisbî bir kavram. Yani, eski Yunan’da “azınlık demokrasisi”ne
bile demokrasi demişler. O demokrasi faşizmdir aslında. Eski Atina
demokrasisi bir oligarşidir, parantez içinde faşizmdir, azınlığın çoğunluğu
yönetmesidir.
Günümüzdeki anlamı ve mahiyeti itibariyle o zaman demokrasi sömürgeleştirmenin
bir unsuru olarak ele alınabiliyor. Meselâ Irak işgâl edilirken, üç milyon
insan katledilirken, demokratikleştirme vaadiyle...
Canım ona bakarsan Bush “Allah istedi” diye gitti. O zaman “Allah’ın
istedikleri kötüdür.” diye bir sonuca da varırısınız. Yani o genelemeden
bakarsak.
Şeye geleceğim, bağımsızlık içim mücadeleden bahsettik ya…
Sen o işin bahanesi. Orada demokrasiyi de vasıta olarak kullanıyor. Allah’ı
da vasıta olarak kullanıyor istismar aracı olarak “ben Tanrı adına
gidip işgal yapıyorum” diyor. Yani orda Allah’ın adını anmak, demokrasinin
araç olarak kullanılması onlar vasıta olarak kullanıyorlar o ayrı bir
şey.
Demokrasiyi iktisadî ayağı olarak…
Amerikan faşizmi diyorum ben ona. Onun demokrasiyle falan bir ilgisi
yok.
O konuda hemfikiriz. Ben, 1950,40’lı yıllardaki Türkiye’nin tek partili
sistemden demokrasiye geçiş sürecinde Truman doktrinleri, Marshall Plânları’na…
Türkiye geçmedi ki, belli bir bürokrasi geçti açık konuşalım. Toprak
ağası, bürokrasi, bazı tarikatlar el ele verdiler. Bazı İslâmcılar, bazı
bürokratlar, bazı sermaye çevreleri Amerika’yla ortaklık kurarak birlikte
bunu yaptılar.
Gerçek bir demokrasi yok yani...
Olur mu öyle şey... Aslında şu var: Dünyada gerçek bir demokrasi yok!
Hemen her yerde oligarşi hâkim! Yani bu gün Amerika’da da oligarşi
var, Çin’de de oligarşi var, Hindistan’da da var, Türkiye’de de var.
Ama, işte bizim son çıkacak kitapta da yazdığımız gibi, “Dünya’da ve
Türkiye’de Büyük Sermaye” kitabında yazdığımız gibi, Batı kapitalizminde
oligarşi, mikro-makro örtüşmesi sağlıyor. Yani oligarşinin içinde yer
alan dev şirketler kazanırken, kendi halkları da kazanıyor. Cargill
kazanırken, Amerikan halkı da kazanıyor. Philip Morris kazanırken,
Amerikan halkı da kazanıyor. Exon kazanırken Amerikan halkı da ondan
payını alıyor. Buna karşılık kapitalizmin kaybeden ucunda, Türkiye’de,
Suriye’de, Mısır’da, o büyük tekellerin yerli ortakları kârlarını arttırıyorlar,
bakıyoruz büyük holdinglerin kârları her yıl artıyor, Türkiye’de işçinin
payı azalıyor, köylünün payı azalıyor, millî gelirden aldığı pay, esnafın
payı azalıyor, memurun payı azalıyor. Dolayısıyla orda oligarşi anti-demokratik
olmasına rağmen, Amerika’da, İngiltere’de, Fransa’da, Almanya’da toplumsal
refaha yönelik bir fonksiyon görüyor. Niye? Dış sömürü dolayısıyla.
Buna karşılık Türkiye’ye geliyorsunuz… Türkiye’de baktığınız zaman
sizin oligarşiniz, yani içerideki azınlık sermaye grupları, bu sermaye
gruplarına işte Fetullah’ı da koyun bilmem kimi de koyun, ondan sonra
belli bir bürokrasiyi de koyun, bu toprak ağalarını da koyun, köy sahiplerini
de koyun, o çevreler ne yapıyorlar? Türk halkının refahını arttıracak
misyon içerisinde değiller, Batı tekellerinin meselâ onların faaliyeti
sonucu Cargill’in kârı artıyor, yahut Philip Morris’in kârı artıyor,
Petrol şirketlerinin kârı artıyor, veyahut turizm şirketlerinin kârı
artıyor, dolayısıyla içerideki, Türkiye içindeki oligarşinin maksimizasyonuyla,
Batı oligarşisinin maksimizasyonu örtüşürken, Türk halkının çıkarıyla,
içerideki oligarşinin çıkarı çatışıyor.
İdeal demokrasinin geçmişte veya günümüzde vücut bulmuş bir hali var
mı? İdeal demokrasi şudur diyebileceğimiz...
“İdeal demokrasi” diye bir şey söylediğimiz zaman benim kafamdaki teorik
model, sosyal sınıfların örgütlerinin sistemde yerlerini almalarıdır.
Yani kafamda başka bir şey kuramıyorum. Batıda bu biraz önce de konuştuğumuz
gibi içeride var dışarıda yok Fransa örneğinde olduğu gibi içeride paylaşım
iyi demokrasi var dışarıda bunu faşizm-sömürü karşılığında sağlayan bir
düzen kurulmuş. Fransa vatandaşı için demokrasi çalışıyor, ama onun sömürdüğü
şeyler için çalışmıyor. Dünyaya gözlerini kapadıkları zaman Fransa vatandaşları,
yahut Belçika, yahut Hollanda, tıkır tıkır çalışıyor.
Emperyal saiklerle hareket eden Batılı ülkelerin, Batılı devletlerin
diğer ülkelere öyle veya böyle ama son kertede teklif ettiği bir ideal
hayat var, hayat teklif ediyor, hayat tarzı teklif ediyor...
Dayatıyor, teklif etmiyor. Teklif masum bir şey. Teklif demek, kabul
etsen de olur, etmesen de… Bu dayatma… Ya kabul edeceksin, ya kabul edeceksin.
Peki… Biraz önce bahsettiğimiz aslî unsurlara karşı çok ciddi bir tahribat
var… Bu dayatmaya, sömürüye karşı Batı argümanlarını dile getirerek mukavemet
etmek mümkün mü? Batı’ya karşı yine Batı’nın söylemleriyle bir mukavemet
söz konusu burada. Bu da son kertede yine Batıcılığı, Batı’yı ihya eden…
Batı diliyle olmaz, benim orda kullandığım dil anti-emperyalist duruştur.
Benim kırmızı çizgim; emperyalizme karşı, sömürüye karşı duruştur. Onun
için ben meselâ solcu da, sağcı da, İslâmcı da anti-emperyalist olmak
zorundadır. Başka da yazan yok galiba bu kadar net.
Baran da yazıyor.
Baran da yazıyor, peki... Siz meselâ solculara düşman diye bakıyorsunuz.
Hayır! Biz, her kesimin samimisiyle anti-emperyalist çizgide birlikteyiz.
Peki, sözümü geri alıyorum. Fetullah’a nasıl bakıyorsunuz?
Fethullah Gülen’i, 1990’lı yıllardan beri zaten fâş eden biziz. Bu mânâda
ilk mimi koyan... Meselâ Baki Bey, 8 yıl hapishanede yatmış birisidir...
Hapishane sürecinden önce birçok işkenceden geçmiştir. Bu işkence seanslarında
kendisine devamlı Fetıllah sorulmuş, onu sevmedi diye işkence edilmiştir.
Hatırlarsınız… Ergenekon operasyonlarından birinden sonra bir avukat,
Fuat Turgut bey mahkeme çıkışında “Tayyip Erdoğan ve Fetullah Gülen’i
sevmeyen bu ülkede hain ilan ediliyor” diye bağırmıştı...... Belli ki
içeride ona tamamen Fetullah Gülen’le alâkalı şeyler yapılmış, sorular
sorulmuş. Bizim arkadaşlarımıza, başta Salih Mirzabeyoğlu’na, 90’lı yıllarda
işkence edip daha sonra “Fetullah Hoca’yı niye sevmiyorsunuz?” diyerek
ayrıca bir işkence eden insanların bize, bizim onlara nasıl baktığımız
açık…
Bunları isterseniz koymayın derginize çünkü başınız belaya girer.
Bunlar yapılan, bilinen şeyler… Ki zaten, dergilerimizi takip ederseniz
devamlı zaten yazıyoruz. Fethullah Gülen, Tayyip Erdoğan sürekli…
Yani hapishane içinde böyle denmiş, böyle denmiş, böyle denmiş derseniz
başınız belaya girer...
Bunlar bizim kitaplarımızda da yazan şeyler. Bizim dediğimiz açık ve
net: Her kesim kendi samimisini ve kendi hainini ayıklasın. Kırmızı çizgilere
riayet ederek....
Bakın o konuda benim çizgim çok nettir. Ben Cumhuriyet’teki yazılarımda
da çok net. O kadar içim rahat ki benim. Benim kırmızı çizgim emperyalizme
karşı duruştur. Ben dinciyle de, ateistle de, sağcıyla da, solcuyla da
emperyalizme karşı işbirliği yaparım. Çünkü en büyük tehlike emperyalizmdir.
Cuma günkü yazıda onu çok net yazdım. O kadar net de çıkmamıştır, bizim
kesimden kimse bunu yazmamıştır. Çekinirler yani.
Bu bağımsızlık mücadelesinde gerçekten samimi bir tavır sergileyen ve
kendisini ulusalcı olarak ifade eden kesimler var. Bunların öncüleri
arasında siz de varsınız. Peki ama ulusalcılık nedir, ulusalcılığın vasfı,
mahiyeti nedir? Meselâ ulus- devlet sürecine paralel...
Millîcilikle arada hiçbir fark yoktur. Ulusalcı millîci hiçbir fark yoktur
bana göre… Ulusalcı millîci kendi uluslar arası ilişkilerde kendi millî
çıkarlarını ve millî kimliğini karşılıklı çıkarlar esprisi içerisinde
koruyan bunun mücadelesini yapan insandır. Yani ben meselâ Türk ulusunun
başka ulusları ezmesine karşıyım. Bunu kabul etmem. O zaman ben bir faşist
olurum. Ben bir sömürgeci olurum. Yani ben eleştirdiğim sömürgeciye benzer
bir konuma gelirim. Benim bakış açım karşılıklı çıkarların korunmasıdır.
Meselâ din konusunda, ne o misyonerlik yapsın ne de ben yapayım. İnançlarımızı
karşılıklı olarak koruyalım. Yok ben ona gideyim Müslüman yapayım, yok
böyle bir şey. Gayrı insanî bir şey. Ne o bana gelsin dayatsın misyonerleri
göndersin, ne de ben ona göndereyim. Karşılıklı çıkarların korunması...
İktisatta karşılıklı çıkarların korunması... Ben bunu şey olarak görüyorum
Avrupa’da kendi aralarında koruyorlar da bilmem İngiltere’yle Almanya
Fransa arasında niye dışarıya karşı karşılıklı çıkarı korumuyorlar tek
yanlı dayatıp sömürmeye kalkıyorlar? İstendiği zaman demek ki korunuyormuş
bunlar kendi aralarında koruyorlar. Ha, şu da var… Şunu da söyleyebilirsiniz,
ya kendi aralarında Batı kapitalizminin çıkarlarını koruyabilmesi için
mutlaka dışarıdan kaynak aktarmaları dışarıyı sömürmeleri gerekir. ABD,
bu gün, “bu gün” diyemiyorum 2007’de, bu gün artmıştır, günlük 3 milyar
dolar ek finansmana yani kan emmeye ihtiyacı var günlük 3 milyar dolara…
Bunu emmesi için önce Irak falan-filan bulacak, Irak’ı bulamadı ölüyor.
Ne yapacak o zaman? Batı kapitalizmi içinde de kavga edilebilir. Kimin
girdiği gibi, dün Hitler’in girdiği gibi...
Bu gün için hocam, dün Hitler’le kendi aralarında kavgaya girdiler...
Bu gün kendi aralarında kavgaya girmezler ama, şu var yani belli bir
noktayı geçerse yani, Amerika aç kaldı, “ben mi Kanada mı” dediği zaman
kendini tercih eder. Çok insan ölüyor, günde 100 bin insan öldürüyor,
atıyorum günde 10 bin insan ölüyor. Afrika gibi günde 5 bin insan ölüyor,
o zaman bir tercih yapmak zorunda kalır, o zaman kendini tercih eder,
Kanada yahut Meksika’yı tercih etmez.
Ulusçuluk üzerinden gidelim. “Ulusçuluk eşittir millîlik” dediniz, “millîlikten
farkı yoktur” dediniz. Bir ulusu ulus yapan, bir milleti millet yapan
temel değerler nedir?
Bir milleti millet yapan iktisadî değerler vardır, siyasî değerler vardır,
kültürel değerler vardır, güvenlik değerleri vardır ve tarihsel süzgeçten
geçen bir mantalite… Bunun içinde din de vardır, iktisat da vardır, siyaset
de vardır, kültür de vardır, asker de vardır, bu bir bütündür...
Kollektif şuur, ortak hafıza...
Evet, kollektif şuurun somuta, kollektif şuur demek yetmiyor insanların
anlaması için bunları somuta indirgemek gerekiyor. Açken kollektif
şuur olmaz, sınır güvenliğin yoksa yahut bir köyde otururken sana eşkiyalar
saldırıyorsa kollektif şuur yine olmaz. İbadetini rahat yerine getiremiyorsan
yine kollektif şuur olmaz. Bunlar bir bütündür. Gerçekçi olmak gerekir.
İktisat siyaset, kültür, güvenlik, bunları hep ben söylerim konferanslarımda;
bir masanın dört ayağı gibi bir bütünlük. Atatürk bu kolektif şuuru
sağlarken, imandan da yararlanmıştır. Dinden de yararlanmıştır. Dolayısıyla
bunlar bir bütündür. Ama şu vardır; inancı sisteme egemen hâle getirmemek
lâzım...
Niçin?
21. yy,’da yaşam koşullarını inancın bütün ayrıntılı öngörülerine göre
belirlemek yanlıştır.
Sebebi?
Sebebi şu, bir kere günlük yaşama uyamazsınız. Misal, Tibet’te kendinizi
soyutlarsanız orada uygulayabilirsiniz dağın başında. Ama evinizde
televizyonu açıyorsanız, kalkıp arabanıza binip bilmem buradan Bulgaristan’a
gidiyorsanız, yabancı maların, mallar hizmetler, insanlar, bilgi iletişim,
devamlı böyle hareket halindeyse o zaman ortak uygarlık ölçülerinde
özdeşlemeniz gerekiyor. Bu bir anlamda pratik yaşamın bize dayattığı
bir hâdisedir. İster hoşlanalım, ister hoşlanmayalım, düğmeye bastığınız
zaman paralar hareket ediyor, mallar hareket ediyor, insanlar hareket
ediyorsa o zaman kendi inançlarınız, inanç düzeniniz dışında...
Yani inancın hayatı statikleştirdiğini mi söylüyorsunuz?
Evet, statikleştirmekten de öte, yaşamda...
İnanç sisteminin devlet olması...
Şöyle, bu gün doğan bir çocuk, bir gencin dünyaya bakışı, baktığı zaman
nasıl bir dünya, teknolojik olarak nasıl bir dünya, etrafındaki olanaklarla
sokağa çıktığı zaman ne görüyor, gördüğü şeyler, etkilendiği şeyler
yani yaşam biçimi, yaşam tarzı dediğimiz şeyde kendi içimize kapanmadan,
daha ortak, daha genel, daha küresel -bu kelimeyi hiç sevmem ama burada
gerekli oldu- daha küresel bir yaşam biçimi...
Alemşümûl diyelim...
Evet, ama aynı anlamı ifade ettiği için, ben anlamına bakıyorum, onun
için fark etmez. İngilizce’sini kullanmıyorum, global demiyorum...
Şimdi dolayısıyla burada insanlara bunu kabul ettiremezsiniz. Bunu
şeyde de görüyoruz, meselâ benzerleri Batı’da da var orada da azınlıkta
kalıyorlar. Tam deyimiyle marjinal grup olarak kalmak zorunda....
Marjinal olmayan, öyle veya böyle...
Ortak yaşamda olmaz. En azından bilimde, ben bilim adamıyım, trende bakıyorum,
trendin gidişine bakıyorum. İnsanları soyutlarsanız büsbütün kendilerini
prangada hisseder, patlar tutamazsınız. Akılcı olmak lâzım, orda akılcılığı
öne çıkarmak lazım. Neyle beraber? Kendi iktisadî kimliğimiz, kendi
siyasi kimliğimiz, kendi kültürel kimliğimiz ve inançlarımız, kendi
güvenliğimiz, yani akılcılık şemsiyesi altında birleştirmemiz lâzım.
Bütün bunlar bir üst değere irca edilmesi gereken şeylerdir. Meselâ
biraz önce “İktisat ve Ahlâk”tan bahsedildi. Sayın Ülgener Hoca’nın öğrencisi
olduğunuzu söylediniz.
Öğrenciden de öte beraber çalıştık yani, 63’den 83’e kadar, hem asistan,
hem doçent, hem profesör olarak 83’te vefat etti. Sabri Bey’in de babası
müftüydü.
Öyle mi?
Öyle!
Mesela aslî unsurlardan bahsettik, o aslî unsurlardan iktisat modelinden
filan bahsettik. İktisat ve ahlâk çerçevesinde mevzuu değerlendirirsek…
Ahlâksız bir iktisat, bir değerler skalası ortaya çıkıyor. Bu noktada
İslâmı birkaç ritiüelden ibaret telâkki etmek hata değil midir?
Orada esas; ahlâksal paylaşım dengesidir. Nesneldir yani öznel değildir.
Bu onun da yansıması olan bir şey var…
Sübjektif olarak, ahlâki olarak rahat edebilmen için, nesnel olarak payını
dengeli alman lazım. İkisi arasında bağ var. Biri ölçülebilirdir, diğeri
ölçülemezdir. Ölçülebiliri dengeli alırsan ancak ahlâklı... Yani aç
adam ahlâklı olamaz. Yani sen adama ölecek misin çalacak mısın dersen...
Ölmemek için çalar...
Tabiî...
Yalnız biraz önceki bahisle de ilgili olarak, Hz. Ömer açlık zamanı
had cezalarını kaldırıyor...
Canım Hz. Ömer kaldırmasa da insan Hıristiyan da olsa ateist de olsa
kendi kaldırır zaten. Hz. Ömer kaldırıyormuş diye bakmazsın. Dinsiz de
olsa, Hıristiyan da olsa, Hz. Ömer’i bilmese bile insan kaldırır onu.
Sen Hz. Ömer diyorsun, ben insan kaldırır diyorum, aramızdaki fark bu.
Mesele had cezası değil, uhrevi olanla dünyevî olanı barıştırmak gibi;
İslâm aklî olanın da yerini tayin edendir.
Ben daha genelliyorum, “Hz. Ömer’in kaldırıp kaldırmadığına bakmam” diyorum.
Ben Hıristiyan için de, Müslüman için de, dinsiz için de geçerli olan
bir ahlâk düzeni kurmak istiyorum. O zaman ne yapmam gerek? Aç olan o
kuralı zaten kaldırır. Aramızdaki fark o.
Yani herkese câri olan bir ahlâk sistemi...
Orda küreselim işte. Yani insanî boyutta küreselim.
Daha pratik mevzulara gelirsek… Meselâ AKP dönemine ilişkin yapılan
bir araştırma var… İsmini hatırlayamadığım ve Batı’da yayınlanan bir
dergi, dünyada dolar milyarderlerini...
36 dolar milyarderi. 8’ken 36’ya çıktı... Bunu ben de yazdım Cumhuriyet’te...
Türkiye’de, bu AKP iktidara geldiğinde 8 veya 9 idi. Şimdi ise İngiltere’yle
denk bir konumda.
İngiltere’yle denk, İtalya’dan ve Japonya’dan ileriyiz. Japonya’yı geçtik,
Japonya’yı geçtik yahu… Fransa’yı geçtik...
Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz hocam?
Bunu Türkiye’deki oligarşinin egemenliği olarak, değerlendiriyorum. Türkiye’de
azınlığın sisteme egemen olması olarak değerlendiriyorum. Rakamlar
gösteriyor zaten. İki eğilim var. Bir; dolar milyarderiniz artıyor.
İki; işçinin, memurun, esnafın, köylünün millî gelirden aldığı pay
azalıyor. Bu gelişme, Türkiye’nin AKP döneminde zaten içine yuvarlandığı,
gittiği süreci çok net bir şekilde ortaya koyuyor. Yani Batı kapitalizminin
kaybeden tarafında bulunan Türkiye’nin AKP hükümetinin icraatlarıyla,
tamamen içerideki oligarşi yani küçük bir azınlığa prim veren...
“3000 aile” diyebilir miyiz?
Şöyle… Ben ona eski deyimlerimde, 5-6-7 sene önce, “İçimizdeki Danimarka”
tabirini kullanıyordum. O bayağı yerleşmişti. Danimarka’dan çıkardım,
“içimizdeki oligarşi” tabirini kullandım, ondan sonra, son birkaç sene
içinde milyarder sayısı artınca “içimizdeki faşist düzen” diye daha
netleştirdim. Benim kadar galiba başka net konuşan, yazan olmadı.
Bir de şu var hocam… Parametreleri değiştirip ‘gayri safi milli hasıla’yı
on bin dolara dayadılar.
Onlar tamamen aldatma. Enflasyon da aynı şekilde, yüzde 10 enflasyon
diyorlar.
Bu rakamların bu kadar büyük olması, aslında sınıflar arası gelir dağılımındaki
bozukluğun bu güne kadarki rakamlara yansıyandan, bilinenden çok daha
büyük olduğunu göstermez mi? Dar ve sabit gelirlinin cebine fazladan
para girmediğine göre, zengin olan bilinenden fazla kazanıyor demektir.
Basit olarak; özelleştirmelerde yabancıya satıyorsunuz. Yabancı burada
yatırım yapmıyor, geliyor burada devletin veya yerli özelin sattığı bir
değeri satın alıyor. Ne yapıyorsunuz? Burada bir üretim yapılmıyor ama
para giriyor dışarıdan. Para girdiği zaman dışarıdan sizin geliriniz
artmadan evdeki eşyayı satıyorsunuz, sizin maaşınız artmıyor, evinizdeki
eşyayı satarak pazarda gelirinizi artırıyorsunuz. Görünürde, Ahmet Beyin
geliri arttı gibi gözüküyor. Türkiye’nin millî geliri arttı gibi gözüküyor.
Böyle bir şey yok. Özelleştirmeler, dış borçlar, kurun düşük tutulması,
kur düşük tutulduğu zaman dış ticaret açığı ve artan borca bağlı olarak
yapay bir şekilde dışarıdaki mal ve hizmetleri kendi halkınıza yapay
bir şekilde ucuza vermiş oluyorsunuz. Kimin sırtından? O ucuz değil aslında
gelecek nesillere ödeteceğiz. Yani gelecek nesillerden borç alarak bu
günün tüketimini karşılıyorsunuz. Büyüme rakamları bu günün tüketimiymiş
gibi gözüküyor yapay bir şekilde. Sorun oradan kaynaklanıyor. Tamamen
sihirbazın yaptığı bir illüzyon gibi. Bu bir illüzyon aslında.
Bu illüzyonu daha bir görünmez kılmak için Fethullah medyası ve bizim
‘vatansevmez liberal çapulcular’ olarak tavsif ettiğimiz grubun müthiş,
çok ciddi bir manipülasyonu var. Öyle veya böyle, hukukun belirttiği
zatî itibariyle bir değeri vardır… Meselâ Yargıtay Baş Savcısı, hangi
saikle olursa olsun, bir partiye kapatma davası açtı… Ve ertesi gün bahsettiklerimizin
gazetelerine baktığımız vakit; ‘Abdurrahman hukuku’, ‘al sana ekonomi’,
‘borçları sen öde gibi’ manşetler gördük. Sanki bütün bu iktisadi kırılmaların,
ekonominin kırılgan hale gelmesinin birinci müsebbibi savcıymış gibi…
AKP’nin sırtındaki yükü savcıya yıktılar.
Oraya yıkmaya çalıştılar. Yani o liberallerin, isim vererek de konuşalım
Taraf gazetesi… İşte Çandar’lar, Çongar’lar… İşte geçen siz tartıştığınız
Eser Karakaş… Ve Fetullah medyasının böyle çok paralel hareket etmesi…
Ve bunların AKP’ye sağladığı ‘fikrî argümanlar’ diyelim, ne olup olmadığı
tartışılır da, bunları bir bütün halinde değerlendirdiğimiz zaman ne
söylersiniz?
Türkiye’de oligarşinin, oligarşik güçlerin halkla çatışması, kavgası olarak görüyorum.
Ben halkı temsil ediyorum, yani 70 milyonu temsil ediyorum,
onlar küçük bir oligarşiyi temsil ediyorlar, aramızdaki kavga bunun kavgası.
Konuşmaya başladıklarında % 47 diyorlar ama.
O ayrı. Yani kendi halkına karşı çıkmış oluyorlar. Fiyatlara baktığınız
zaman... O borçları kim ödeyecek?
O mânâda % 47’yi biz temsil ediyoruz. Anti emperyalist olarak...
Ben rakamlara bakarım, onlar günlük çıkar üzerinden, adamı aç bırakıp
sana…
Makarna veriyorlar.
Pirinç, iş verip ondan sonra devlet benim diyor. “Devlet benim; iş bulacaksan
işini ben vereceğim, makarnayı ben vereceğim sana” diyor. Yani, “sen
balık tutmayacaksın diyor, balığı tutup ben sana vereceğim” diyor.
Yahut da “sen balık tutacaksın ben alacağım o balığı sonra da ben sana
vereceğim”, karşılığında da bana hizmet edeceksin diyor.
Edilgen bir toplum...
Sistem böyle çalıştığı için sorun çıkıyor. Başa geliyoruz gerçek demokrasi
sosyal sınıflar örgütlenemediği zaman böyle oluyor, bireyler tek tek
yakalanıyor böyle böcek gibi.
İslâmcı olarak onları yakından tanıdığımız için sosyal gruplar vasıtasıyla
oluyor bütün bu edilgenlik. Deniz Feneri gibi bazı ‘sivil toplum’ kuruluşları
falan…
Benim söylediğim sosyal gurup başka bir şey... Hatta bir yazımda yazdım,
geçenlerde Güney Amerika’da dedim, Katolikler halk hareketlerine yardım
ettiler. Katoliklerin sosyal sınıfsal gücü Güney Amerika’da anti-emperyalist
sola destek için kullanıldı. Senin demin söylediğin...
Biraz önce Emine buradaydı, Emine Tahsin Küba’dan geldi, aynı şeyleri
konuştuk. Din, Güney Amerika’da Katolik mezhebi Anti-Amerikan hareket
için kollektif bir güç olarak beliriyor. Ama bir fark var. Amerika ve
Avrupa Güney Amerika’yı sömürdü.
Avrupa ve Amerika Hıristiyanlığın kazanan ucundaydı, sömüren ucundaydı.
Lâtin Amerika’daki beyazlar ve yerliler, Hıristiyanlar, Katolikler, kapitalizmin
kaybeden ucundaydılar. Kaybeden ucunda olmalarına rağmen, Katolik olarak
toplumsal güçlerini, kendilerini ezen emperyalizme karşı solun yanında…
Avrupa bunu yapamaz, Avrupa çünkü sömürgeci kazananın tarafında, Avrupa’daki
Hıristiyanlar Anti-Emperyalist ve sol olamaz. Tanım gereği.
Lâtin Amerika’da niye oldu? Bir istisna değil, halk Katolik, halk inancına
bağlı kolektif güç sağlıyor. Karşıda kendini ezen emperyalizm var, Amerika
var. Ona karşı kollektif gücü kanalize ediyor. Çavez de kullandı, solcu,
halkçı Çavez kullandı Katolik inancını. Anti-emperyalist duruş esas oldu.
Çok önemli. Bunu manşet yapın. Yeni bir şey olur, çünkü bu Türkiye’de
bu güne kadar hiç söylenmedi.
Din dindir. Değildir. Din, Hıristiyanlık Avrupa’da ayrıdır, Güne Amerika’da
ayrıdır. Bunu siz ilk defa duyuyorsunuz. Hıristiyanlık açısından ilk
defa duyuyorsunuz, Müslümanlık da ayrıdır.
O manada hem fikiriz. Meselâ Anti-emperyal mücadelede, Irak’ta, Afganistan’da...
HAMAS meselâ. Ben HAMAS’ı Cumhuriyet’te savundum, yazımda savundum.
Sadam’ı, Saddam’ın şahadetini nasıl değerlendiriyorsunuz? 1991’den itibaren
gelen direnişi…
Saddam, bölgede... Her şeyi nisbî olarak düşünmek gerekir. Ben öyle yapıyorum.
Daha önceden almak lâzım, yani o İran’a saldırdığı zamandan, 70’lerden
almak lazım. 79’da İran’a Amerika saldırttı. Molla’lar gelince İran’a,
Amerika Saddam’ı İran’a saldırttı.
Hatta o kadar prim verdi ki Kürtlere de saldırttı, meşhur Halepçe katliamını
Amerika’nın silâhlarıyla yaptı. Tamam dedi “yeter ki sen İran’a düşman
ol, oraya anti-Amerikan mollalar geldi, Kürtlere de saldır şimdilik dert
değil” dediler. Halepçe’ye İngilizler ve Amerikalılar saldırttı Saddam’ı.
Saddam, Amerika ve İngiltere tarafından kullanıldı.
Sözünüzü keseceğim izninizle; bir parantez açalım… Saddam’ın ve rejiminin
Sünnî olduğunu hesaba katmamız gerekir. Meselâ Şiîlik bizim için sapık
itikadî bir fırkadır, dolayısıyla bizim referansımız farklıdır ve bizim
Şiîler…
Orası beni ilgilendirmez.
Muhakkak. Saddam bahsi ile alâkalı olarak söylüyorum. İran’da devrim
yapıldığı vakit, varolan devrimi Irak’a ihraç etmek maksadıyla kendilerince
bir harekete geçtiler. Bunu gören Saddam, onlar harekete geçmeden mukavemet etmiş olamaz mı?
Yani Irak’ın içindeki çok ciddi Şiî nüfusu da hesaba katarsak, İran’ın
böyle bir siyaseti…
Ama şu var, ABD gibi bir ülke olmasaydı, İngiltere gibi bir ülke olmasaydı,
İsrail gibi bir ülke olmasaydı, Saddam İran’a saldırmazdı…
Niçin saldırmasın ki?
İran güçlü bir ülke, kolay değil tabi, saldırırsan gidersin, parçalanırsın.
Nitekim yenildi de sonunda. O zaman hiç saldıramazdı. Bilirsin artık,
biraz hesap kitap biliyorsan gücünü bilirsin, onu sabote etmeye çalışırsın,
onun düşmanı olursun o ayrı. Ama top yekûn bir harbe gitmezsin. İki
taraftan 1.5 milyon insan öldü. 4 milyon insan sakat kaldı. O yüzden
bütün şirketler kazandılar, bizim şirketlerimiz dahil. Savaş sürerken
hem İran’da iş yapıyorlardı, hem Irak’ta.
79’dan 91’e gelirsek hocam, 91’den 2006’nın sonuna kadar olan süreçte
Sadam’ı nasıl değerlendiriyorsunuz?
91’den itibaren, yani bana göre BOP’un başlangıcıdır 90-91, bana göre
kitaplarımda da yazdım, Saddam’ı Kuveyt’e saldırtan İsrail, Amerika ve
İngiltere üçlüsüdür.
Sonra onu çıkartma bahanesiyle ona saldırıp 36. paraleli çizip, Saddam’ı
onun yukarısına çıkartmayıp bu günkü kukla Kürt devletini hazırlayan
İsrail, İngiltere ve ABD yine Saddam’ı kullandı. Sadam’ın işi bitince
de kellesini kopardılar. Yani Saddam İran’a karşı kullanıldı, Kuveyt’e
karşı kullanıldı, 36. paralelin çekilmesinde kullanıldı, işi bittikten
sonra, misyonu bittikten sonra da 2003 Irak işgâlinden sonra artık misyonunu
bitirmişti.
Artık 90’dan beri ondan sonra da şey yaptı.
Seversiniz, sevmezsiniz, ayrı bir konu…
“Amerikan işgâli yerine Irak’ta Saddam olsaydı çok daha iyi olurdu.”
diye ben pek çok kere de Saddam’ı desteklemişimdir.
Sevip sevmemek ayrı konu. Siz ilim adamısınız ve ilim adamı soğuk kanlılığıyla
değerlendirme yapmanız gerekir. Soğuk kanlı bir değerlendirme yapıldığı
vakit, Saddam bir devlet adamı, bir devletin başkanı… Ve onun kullanıldığını
söylüyorsunuz. Fakat kullanılan Saddam, bedel ödeyen yine Saddam ve halkı…
Bu nasıl oluyor?
Ama hep böyledir. Usame Bin Ladin önce kullanıldı, sonra. Yani bu hep
böyle, tarih hep böyledir, bu hiç değişmez ki. Emperyalizm önce kullanır,
işi bitince kendisi de biter yani tetikçiye birini öldürtürler, sonra
öldürtenler tetikçiyi temizler bu kural hiç değişmez.
Yani 3000 yıllık bilinen yazılı 4000 yıllık insanlık tarihinde bunlar
hep böyle olmuştur.
Bu kurguyu tersine çevirelim… Amerika Irak’a girdi 91’de. Ve Saddam
Amerika’ya karşı çok ciddi bir şekilde kafa tuttu. Saddam’ın bizim için
şehittir. Şehit olduğu dönemde, şahadetinin ertesi gününde Amerika’da bir barda,
yapılan bir mülakat vardı. Kendisini mikrofon uzatılan ve 65-70 yaşlarında
olan birisi aynen şunu söylüyor:
“Saddam, Amerika’ya kafa tutulacağını gösterdi!” Onların ifadesiyle,
“teröristlere ilham kaynağı oldu.”
Bunu 91’de Salih Mirzabeyoğlu “Saddam Amerika’nın karizmasını çizdi,
ona kafa tutulacağını gösterdi’ şeklinde ifade ediyor. Kurguyu böyle
ele aldığımız vakit, farklı bir Saddam portresi ortaya çıkmıyor mu?
Anti-emperyal mücadelede…
Şimdi, anti-emperyalist olanlar da kimi zaman farkında olmadan emperyalizmin
bir kanadıyla dirsek temasında bulunurlar.
Dünya işleri hep dengede, yani siyahla beyaz gibi yürümez, hep gri noktalarda
ülkeler vardır. Saddam gibi insanlar vardır, bireyler vardır, yani bu
işler siyahla beyaz gibi değildir.
Gri noktalar ağırlık taşır. Tabiî ki ben Saddam’ın Irak’ını kat kat tercih
ederdim.
Yani, Amerika Irak’a saldırırken birincisi; ben Saddam’ın yanında yer
aldım.
Birinci körfez savaşında yazılarımla filan kitaplarımda bunu belirttim.
Bu bir antiemperyalist duruştu.
Bütün Cumhuriyet’teki yazılarım hepsi kitaplaşmıştır, içinde Saddam’a
destek vererek yazılan yazılar, hepsinde var.
Saddam Amerika’ya kafa tutulabileceğini gösterdi.
En başta ben yazdım, seminer bile yaptık.
91’den beri kahrolsun emperyalizm...
Ben onu ispatladım, yazdım, hiç kuşku yok. Ben her şeyi nisbî düşünürüm.
Saddam emperyalizme karşı çıkmıştır! Ben Saddam’ın yanındayım, bu kadar
basit! Tabiî bu kadar basit emperyalizme kafa tutmuştur! Ben onun yanındayım!
En büyük düşmana karşı kafa tutmuştur!
“Zalim Saddam, Kahrolsun Amerika” edebiyatı, son ketede yine Irak’ın
işgâlini meşrulaştıran bir unsur değil mi?
Kesinlikle! Ben ona karşıyım! Cumhuriyet gazetesinde yazdım, çok net.
Çok net, ben seminer yaptım, seminerde söyledim bunları.
Ergenekon’u ve sahte kutuplaşmaları da konuşacaktık ama sizin vaktiniz
bu kadar. Ekleyecek başka bir şeyiniz var mı hocam?
Yok tamam, Ergenekon başka bir bahis...