Ressam Ertuğrul ATEŞ: İnsanoğlu, Madde ve Mânânın Dengesini
Bulmak Zorunda!
Röportaj: Aydın ALKAN- Av. Ali Rıza YAMAN
Ertuğrul Ateş… Türk
Resim sanatının, günümüzde tanınmış en önemli simalarının başında geliyor…
Sanatıyla olduğu kadar, “sanatı üzerine düşünen” sanatçıyada misâl…
En önemlisi, her gerçek sanatçıda bulunan, aranması gereken biricik
özelliğiyle, gerçek bir Vatansever!.. Kendisiyle “Resim Sanatı” çerçevesinde
bir sohbet-röportaj gerçekleştirmek için randevu aldık. Ancak gördük
ki, sanatının köklerini bu vatanda gören ve bulan Ertuğrul Bey, Anadolu’nun
içinde bulunduğu şartlardan son derece muzdarip… Ve bir o kadar da
ümitvâr!..
İşte bu ruh hâlinde bulunan sanatçımız Sayın Ertuğrul Ateş’le
tanışma faslımız, ânında koyu bir sohbete dönüşüyor ve ses kayıt cihazımızı
bu arada açıyoruz:
... Bilyorsunuz, Nokia cep telefonlarının da jenerik olarak kullandığı
Mikelanj’ın çizdiği bir “Tanrı’nın eli” imajı var; “Adem’in eli”ne
temas… İletişim, Hayat ve ilişkiyi… Orada basitce görmek mümkündür
yâni…
Doğru! Ama biz bunu işte… Tabiî ki, biz buna Osmanlı zamanında uğramışız.
Yâni Şeyhülislâmlar eliyle mi dersiniz…
Aslında şu var: Biz Selçuklular, Türkler, Anadolu’ya geldikten sonra,
İslâm’la tanıştıktan sonra özellikle, muhteşem bir şekilde harmanlamışlar
bu iki öğretiyi ve buradan bir insanlık görüşü çıkarmışlar bana göre.
Hattâ ve hattâ, tasavvuf ve onun –öğretmenleri diyelim- işte Mevlâna
gibi, Yunus gibi…
Şah-ı Nakşibend Hazretleri gibi…
Evet! Bu tür insanlar da daha üst bir felsefe oluşturmuşlardı… Yâni,
“bütün suretler bendendir” diyebilecek bir gönülü düşünebiliyor musunuz?..
Ne kadar büyük ve zengin ve derin bir gönül; “bütün suretler bendendir”!
Niye bendendir diyor? Elbette O’nun vardığı yer Tanrı, ama aynı zamanda
dünyada bir kardeşleşmeyi de öneren, öngören ve bunu ilân eden; “ne
olursan ol, gel” diyen ve “aşk”ı bütün bunların hepsinin ortasına koyan
ve bir Aşk Uygarlığı yaratmış bir ülkeyiz biz…
Evet!
Bu topraklar bu!.. Şimdi bu çok konuşulur filân ama, ben de bunu bir
anlâmda şöyle geriye dönüp baktığımda; Türkler Anadolu’ya geldiler
–bence, 2-3 bin yıldan beri gelmişlerdi, ama yasal olarak gelmeleri
1071’le, oradan başlatalım- ve bir tez ortaya attılar. Bu tez, işte
Selçuklu’nun vardığı gönül imparatorluğu ve aşk uygarlığının teziydi.
Bu arada tabiî, Haçlıların önünü de kesmiştir aslında.
Haçlı Emperyalizmi…
Tabi! Haçlı Emperyalizminin önünü kesmiştir! Dolayısıyla, tarihsel süreçle
emperyalizmin, Batı emperyalizminin bana göre önünü tıkayan en önemli
etken Türkler olmuştur… Öyle bir coğrafya ki bu, yani hakikaten, kilit!
Yani burayı açarsan, her tarafı açarsın! Aç şöyle bir dünya haritasını
dümdüz; Türkiye’yi bul. Tam ortası kardeşim! Nereye gidersen git yani,
merkez bir ülke! Dolayısıyla biz bu süreçte bu tezi, Osmanlı’yla antitez
olarak geliştirmiş, Muazzam bir İmparatorluğa dönüştürmüşüz… Fakat,
bizim Selçuklu’da yaptığımız uygarlaşma; o bir uygarlık, bir medeniyet…
Tasavvuru
Medeniyet tasavvuru sekteye uğramış! Çeşitli nedenlerden dolayı… İşte
mezhep çatışmaları, Yavuz’la başlayan karışıklıklar…
Özellikle Kanunî’den sonra!
Kanunî’den sonra!
Özellikle son beş yüz yıldır…
Tabi! Ben “Hürrem Sultan Müzikali”ni boşuna yapmadım! Shakspeare o zamanlar
bizim ülkemizde yaşasaydı, herhâlde sırf o dönemi anlatan beş tâne
eser yazardı… Beş tâne!..
Soneleri ondan ibaret olurdu…
Kesin, kesin! Ve başyapıtlar üretirdi! Ne ararsan var!
Bu noktada ben, izninizle şunu sormak istiyorum… Hürrem Sultan ve dolayısıyla
Harem mevzuuna da gelecek şekilde… Sizin bir röportajınızda söyledikleriniz
var… Diyorsunuz ki: “Bize Osmanlı ile ilgili bilgileri aktaran kaynakların
hemen hepsi Batılı. Biz adeta kendimizi Batının gözüyle gördük, uzun
bir süre. Özellikle Cumhuriyet Türkiyesi`nin ikinci yarısı, yani 80 yıllık
cumhuriyetin son 40-50 yılında. Hollywood gözlüğüyle bakınca kendimize
bir hayal âlemi gördük. Özellikle “oryantal” denildiğinde, “Harem” denildiğinde,
padişahlar etrafında yarı çıplak kadınlar beni seç diye yalvarıyorlar,
hayalimizde bir erkek cenneti yaratılıyor... Hal böyle olunca, bilincimizin
bu gibi sağlıksız bilgilerle doldurulması bizi bir çıkmaza soktu. Geçmişimizle
ilişkimizin zayıf oluşu bir inanç sorunu doğurdu, biz hangisine inanacağız,
sorusu. Kendimizi bilmiyoruz ki. Ortak bir hafızamız yok, binlerce yıllık
bir ortak hafızası, kulaktan dolma bilgilerle ve Batının bize çizdiği
portrelerle sınırlı. Kendimizi buradan tanımaya ve tanımlamaya çalışıyoruz.”
Bu sözleri Batılı’ların oluşturduğu ve buradaki Batıcı’ların da ısrarla
beslediği Harem; Padişahlara ısrarla “beni seç, beni seç” diye yalvardıkları
bir fantezi dünyasına nisbetle söylüyorsunuz... Siz, Osmanlı’da Harem
konusu üzerinde araştırmalar ve tetkikler yapmış bir ressam olarak, Harem
sizin pencerenizden nedir?.. “Kadın Okulu” diyorsunuz meselâ?..
Şimdi, doğrusunu söylemek gerekirse, ben bir tarihçi değilim… Dolayısıyla…
Bu, karikatürize edilmiş Harem tipini soruyorum…
Hâ bu, zaten Batı’nın gözlüğü! Bu Hollywood gözlüğüdür!
Harem metaforu vardır ve Oryantal söylem oradan gelir…
Evet! Oradan gelir!
Ve bu metaforun oluşması özellikle Kanunî’den itibaren başlar! Yani
bu çok ilginçtir; kırılma noktasıdır! Beş yüz yıl…
Çünkü Kanunî’den… Hürrem burada çok önemli bir figürdür! Tarihsel bir
figürdür. Bana göre Hürrem ölmemiştir yani! Devlete yaptığı zararlardan
sonra… Hakkında yazılanlar, kimi tarihçileri dinlersen farklı, kimini
dinlersen farklı… Ama biz Harem meselesine geri dönersek; biz sadece
kendi tarihimize ve kültürümüze Batı’nın taktığı gözlükle bakmadık. Onların
kültürünü de yine onların ağzından dinledik!
Tek taraflı bir durum var!
Evet! Neresinden bakarsan, tek taraflı bir durum var… Ve bizim bu gün
içinde bulunduğumuz şu durumda, şu atmosferde, karmakarışıklık içinde,
bütün kavramların içinin boşalması ve anlamsızlaşması da bu yüzdendir.
Çünkü biz, orijinal fikirler üretemeyen bir toplum hâline geldik! Biz,
çıkış noktası üretemeyen, çözümler üretemeyen… En basit misâlini vereyim;
soru soruyorum, ben size soruyorum: Bir rakama göre İstanbul’un altyapısı
için 15 yıldan beri iktidarların –bu iktidarın- harcadığı paranın miktarı
100 milyar doları geçtiği söyleniyor… Hangi sorunumuz çözüldü bu ülkede?
Hiçbir sorunumuz çözülmedi!
Soru soruyorum yâni!?. “Yüzlerce kavşak yaptık, bilmem ne yaptık…” neyi
çözdük?..
İnsanımız için, yâni insanî olana dair hiçbir çözüm çıkmadı!
Hiçbir şey!
Müteahhitlik yapmaktan başka bir şey yok!
Evet! Demek ki burada bir yanlışlık var. Eğer biz 15 senede, 100 milyar
dolar gibi muazzam bir parayı bir şehrin altyapısına harcıyor da, bu
şehirde hiçbir şey değişmiyorsa; halâ susuzluk tehlikesi varsa, halâ
depremle ne olacağımız meçhulse, halâ ulaşım “CİDDİ” bir problem hâlindeyse.
Yani, “ciddi”yi büyük harfle ve tırnak içinde kullanıyorum burada!
Ve güvenlik!
Evet! “Ve güvenlik”! Bakın siteler artık “yaşama alanları” oldu! Duvarlar
örülmeye başlandı…
“Steril” hayatlar, tecrit edilmiş hayatlar, hayata intibak edemeyen…
Evet! Bu kopuş çok ciddi bir kopuştur! Toplumsal ayrıştırmayı getirir.
Bence, yapılması gerekenler çoktur ama önce iğneyi kendimize batırmamız
lâzım!
Bence bütün cevaplar bu ülkede var! Yani biz bu ülkenin özünden yola
çıkarak, fikrinden yola çıkarak, bu çözümleri kendimiz üretirsek… Yani,
Türkiye’yi Türkler yönetirse kardeşim…
Yerli bir Dünya Görüşü!
Evet! “Yerli bir dünya görüşü”!
Millî…
Evet! Ben de zaten kendimi, dünyalı bir Türk diye tanımlarım…
Meselâ, bu mânâda Batı tefekkürünü ıskalamadan, Batı tefekkürünün verilerini
alarak… Ve bunu hesaba çekerek…
Gayet tabi!
Kendi kaynaklarımız önünde hesaba çekerek… Tam bu noktada işte, Salih
Mirzabeyoğlu’nun söylediği: “Batı tefekkürünü İslâm tasavvufu önünde
hesaba çekmek” ve “Batı tefekkürü ile İslâm tasavvufu arasında kanatlarını
açmak”… “Birincinin verilerini ikinciye göre değerlendirmek”… Yerli bir
Dünya Görüşünü ortaya koyup “İnsanın Hakikatini” ortaya koymak…
Şimdi bu, “İkinci bir Rönesans yaşanmalı” sözünüze de geliyor aslında…
Diyorsunuz ki, “ferdî bir çıkış olacaktı bu”!
Doğru!
Yani yüzde yüz Anadolulu –ve zaten Anadolu insanının mayasında da bu
vardır, yani “Anadolu insanı büyük oynayanla her zaman büyük oynayabileceğini
ispatlamıştır”-.
Ben büyük bir laf ediyorum, bu büyük bir laftır, bu lafın altını doldurmak
öyle kolay iş de değildir.
Değil!
Amma ve lâkin ressam, ben bir ressamım netice itibariyle; bir tarihçi
değilim, felsefeci değilim, araştırmacı değilim, yazar değilim. Yani
bu işin uzmanı olan birinin tezini ortaya atıp da; bu, bu ve şu, şu
nedenden dolayı… A! Benim gördüğüm, dünyanın hâli, gelişmeler, tarihsel
süreç, konjonktür…
Bakın size enteresan bir şey söyleyeyim; meselâ “Pablo Picasso niye büyük
ressamdır?” diye sorduğumuzda; “kübisttir”, filândır, falândır cevapları
alırız… Ama esas devrimci tarafı, Pablo Picasso’yu Pablo Picasso yapan
mesele şudur; birinci rönesansın vardığı yerden söz edersek: O güne kadar
tanımlanan “maddenin en küçük zerresi atomdur” tezini, maddeyi parçalayarak
Picasso, resimde bir dördüncü boyut fikrini ortaya atmıştır! Aynı yıllarda,
eşzamanlı ve birbirinden habersiz Enrico Fermi diye bir İtalyan Fizikçi,
laboratuar koşullarında atomun da bölünebildiğini ispatlamıştır. Nitekim
orda da, Fizik’te de 4. boyut o zaman başlamıştır… Demek ki, insanlığın
tarihsel gelişme sürecine baktığımızda, konjonktürel bir bilgi…
Sıçraması…
Evet! Yani, buna artık nasıl bir İlâhî mânâ verirsiniz, onu ben bilemem.
Ama ben bir tesbitte bulunuyorum… Yine bakıyoruz; Batı en karanlık
çağını yaşarken, Ortaçağ’ı yaşarken, Türkler, bütün dünyayı kardeşleşmeye
çağırıyordu. Aşkı; “Ey aşk, her şey senden, her şey sensin!”e getirip,
bir Aşk İmparatorluğu kuruyordu! Ve, Muazzam da bir felsefe atıyordu
ortaya. Neydi bu felsefe?.. Aydınlanma dediğimiz şeyin çırasını biz
yaktık… Batılı bunu aldı, son derece güzel bir şekilde…
Kendine aplike etti, mâletti…
Kendine mâletti ve bu zeminden de çok değerli işler çıktı… Öyle kolay
değil bu işler; çok çok değerli şeyler çıktı. Bilim ve sanat özgürleşti…
Batı’yı Engizisyon kültüründen kurtardı!
Aynen! Aynen böyle; o kültürden kurtardı…
Onların özgürleşmesine de müsebbib olan İslâm Âlemidir!
Kesinlikle katılıyorum!.. Şimdi biz, böyle bir malzemeye sahipken ve
dünya konjonktürü de ortadayken ve vahşi kapitalizmin de en sonunda
her zaman başvurduğu öldürme fiiline bu kadar muhatapken; dünyanın
bir çözüm bulması gerekiyor! Öyle veya böyle!
Alternatif bir dünya görüşü… Batı da tıkandı kaldı…
Batı da tıkandı, evet!.. Sistem işlemiyor! Amerika’nın nüfusu 250 milyon!
20 milyon kişiden fazla insan, bu gün Amerika’da “yiyecek kuponu” ile
yaşar!
“Kupon”la kâim bir hayat!
Evet! Bu ne demektir biliyor musunuz? Devlet bu kuponları vermese, o
20 milyon kişi aç. Böyle bir sistem ayakta duramaz zaten! Ama bu öylesine
dallanmış-budaklanmış bir sistem ki, altından bir tuğla çekseniz çöker…“Kapitalizm
bugün öldü!” desek, bunun cenazesini kaldırmak iki yüz sene sürer!
Artıklarını temizlemek…
Evet! Ama bu telnolojik gelişme ve bu adem-i merkeziyetçi bakış en sonunda
bizi nereye getirdi?!. “İnsan”a getirdi mi kardeşim?!. İnsan?.. Peki
çözümü kim bulacak?!. Yine “insan” bulacak!.. Şöyle bir öneri yapıyorum,
vicdanlarını insanlığa tekrar bir hatırlatsak, bunu eğitim yoluyla
yapsak. Ve tâ kalbinde taşısa Tanrı fikrini de, vicdan fikrini de,
merhamet fikrini de… Bireyler, doğrudan, iyiden yana olmaya getirsek,
acaba, 2. Rönesansı başlatmış olur muyuz ufak ufak?.. Oluruz!
Yâni mesele aslında bir “bakış açısı” sahibi olma… En geniş
mânâsıyla Dünya Görüşü sahibi olmak; bir sistem. Bu çerçeveden baktığımızda,
sizin 2. Rönesans için “ferdî olacak” demeniz, “bir” vicdanda olacak
demeniz. Necip Fazıl’ın, diyor ki; “hakikati bir kişi bulur, milyonlara
tasdik ettirir”… Demin Batı ile ilgili söylediğiniz. Batı geçmişten
bu yana İslâm’a mukavemetle, Doğu’ya mukavemetle bir yerlere gelmiştir
ve maddeye tahakküm etmiştir! Müsbet ilimleri ilerletmiştir ve muazzam
kafalar yetiştirmiştir. Bir çoğu da “mustarib şahsiyet”tir aslında.
Onları da anlıyoruz… Meşhur tarihçi Arnold Tonybe diyor ki, “İstikbâl
İslâm’ındır, denenmemiş bir tek o var!”…
Kesinlikle!.. Ancak burada İslâm derken neyi anladığımız da çok önemli…
Tabi!
Burada bazı şeylerin yanlış anlaşılmasını da asla istemem… Ben İslâm’ı
Yunus’da görüyorum, ben İslâm’ı Mevlâna’da görüyorum…
İşte bu günün en basit hadisesini de, en mücerred meselesini de anlamanın,
anlamlandırmanın; soru ve sorunlarına sahici çözümler üretmenin bizce
ilk ve en önemli şartı en az beş yüz yıllık bir “tarih muhasebesi”dir…
Evet!
Bu ilk ve en önemli şartı atlayarak ciddi mânâda mesele konuşmak pek
mümkün değil… Meselâ, maddeden bağımsız olarak bir sanat icrâ etmede
sıralama yaptınız ve bunlardan birisini “resim” yaptınız… Meselâ Picasso’nun
çok ilginç bir diyaloğu vardır: Picasso bir resim sergisi açar ve sergisinde
bir seyirci gelir ve “bu hiçbir şeye benzemiyor” der. Picasso da yanına
yaklaşır; “bu Hint Okyanusu’nun Endem Çukuru’nun 10552 metre derinliğindeki
bir yosunun mikroskoptaki görüntüsüdür” der. Yani illâ bir şeye benzemesi
gerekiyorsa “al” der! Meselâ maddeye tahakküm o raddeye varıyor ki, insanların
kâinat algısı, kâinat tasavvuru, kâinat tahayyülü gördüklerinden ibaretmiş
gibi kalıyor: “Neyi görüyorsam kâinat da odur!”… Öyle bir şey yok! O
mânâda bireyin ufku daralıyor. Kâinat tasavvuru çok kısır bir hâle geliyor
ve meselâ, yine sizin söylemiş olduğunuz bir şey: “İletişim araçları
vasıtasıyla, ‘iletişim insanı’ olmaktan çıktı!”
Kesinlikle! Bakın, bu çok önemli, her gün her alanda yaşadığımız bir
tesbitten bahsedeyim size. Bu Amerika’da hep vardı da, Türkiye’de yeni
yeni başladı… Geçenlerde ben kendi bankamı aramak istedim, bir sorundan
dolayı… Makinalardan hiçbir insana ulaşamadım! Telefon yoluyla… Bakın
arkadaşlar! Bizi artık makinalar yönetir hâle geldi! Kaderimizi makinelar
belirliyor. Bilgisayarlar… Bugün makinayla muhatapsın! Kapitalizmin bize
“teknoloji sunuyorum”, “hayatınızı kolaylaştırıyorum” dediği yerde aslında
böyle bir durum da var!
Charles Chaplin’in “Modern Zamanlar”ını hatırlatan…
Evet! Yâni böyle bir durum da var! Biz artık insanla konuşamıyoruz, derdimizi
anlatamıyoruz. Diyeceksiniz ki, işte “efendim, çağımız hız çağı, buna
zaman yok”… Eğer insanlaşmaktan uzaklaşırsa bu çağ, bırakalım her şeyi
bilgisayarlar yönetsin!
Maddenin mahkûmu oluruz!
Evet! Böyle bir şey olamaz! Yani kapitalizmin çıkmazı buradadır; kârlılık
prensibidir kapitalizmin çıkmazı! Çünkü kâr dediğiniz ânda, kendisini
sürekli büyütmek isteyen bir mekanizma vardır.
Azgın bir nefsaniyet!
Evet! Dolayısıyla buradan bir hayır çıkmaz! Mümkün değildir! Ve bir savaştır
bunun sonu! Ve her zaman da öyle olmuştur! Buradan bir sonuç çıkmayacağı
bana göre kesindir!
İnsanı maddenin tahakkümünden kurtarıp aslına ircâ etmek…
Madde ve mânânın dengesini bulmak zorunda insanoğlu! En genel anlamda
bu ikisi arasındaki dengeyi kurup mîzana sorduğun zaman, yâni kendisine
sorduğu zaman bu soruyu –madem ki âdem-i merkeziyetçi olacağız, hani,
kapitalizme göre ‘herşey insan için’ ya!-, bu da insan için. İşte benim
2. Rönesans dediğim hikâye budur!..
Birinci Rönesans dışarıda sistemler yoluyla, kurumlar ve kurallar yoluyla
bireyi inşâ etti, bir sistemi inşâ etti!.. Ve bunun nimetleri elbette
çok: Bu gün yaşadığımız bütün gelişmeler, teknolojik başarılar, insanoğlunun
yaşama süresi bile uzadı… Bunlar yok sayılamaz yâni… Bu standardizasyon,
bu büyük felsefeler. Batı’nın içinden de bu sisteme karşı müthiş eleştiriler
vardır ve en ağırını onlar yapmıştır!
Bir Nietzsche’yi yok sayamayız yani… Çağının ruhudur…
Chomsky’yi yok sayabilir misin yani?..
Meselâ Foucault … Bir tesbiti vardır: “Bu devirde özne öldü!” diyor.
“Peki kimdir özne?” diyor… Michel Foucault, Fransız…
Evet!
Esasında orda “özne” insanı tanımlayan bir unsurdur…
Benim bildiğim pratik hayattaki bilgisayarla konuşan insan… Bilgisayarla
muhatabız; “şu düğmeye bas!” bastım, “oraya numaranı yaz!” yazdım!
Yahû hangi adam 18 hâneli kart numarasını aklında tutabilir yâni? Doğum
günümü zor hatırlıyorum…
Yani?
Yani; sistem sana bir şey veriyorken –bu sistem bahsettiğim!-, o kadar
çok şey alıp götürüyor ki! Biz, dünya küçülürken insanların yalnızlaştığını,
yalnızlığa mahkûm edildiğini de görüyoruz! Bakın bu durum çok ciddi
bir…
Marazdır…
Marazdır, evet! Ve bizim bu ikisi arasındaki dengeyi kurmamız lâzım…
Hâ! Bu topraklar, hakikaten bereketli topraklar bence. Ve bu topraklardan
çok parlak fikirler çıkıyor! Biz kendimizi küçümsediğimiz sürece, buradan
çıkan o parlak fikirlerin yaşaması için alanlar yaratamayız… Biz kendimizi
küçümsemeden, bunca tarihini yaşamış, yaşatmış, buralara kadar gelmiş
ve Cumhuriyetini bir sentez olarak kurmuş… Cumhuriyet bana göre bir
sentezdir! Ve o sentez 1938’e kadar muhteşem işler yapmıştır…
Kırılma noktası nedir sizce?
Atatürk’ün ölümüdür bana göre…
İnönü Kemalizmi mi başlamıştır?
Evet! Bence öyledir…
Meselâ, hemen bu İnönü Kemalizminin ardından, 1955’te… Biraz siyasî
mevzulara gireceğiz ama, hayat…
Tabi!
“Demokrasi elitler rejimidir” diyorsunuz! Yine, Batı’yı “Batı” yapan
iki değer olarak Hıristiyan ahlâkını ve Yunan demokrasisini görüyorsunuz
ve diyorsunuz ki; “demokrasiyi Yunan demokrasisine dayandırırsak işimiz
vahim” diyorsunuz…
Evet! Kafası karışık orada. Batı’nın kafası karışık!
Demokrasi, “seçilmişlerin seçimi”!
Aynen öyle! Bakın! Türkiye’de “kim yönetiyor” diye sorarsanız, beş bin
küsur tâne delege derim! Ben bir parti kurarım, delegeleri seçeriz,
delegeler de beni seçer, ben milletvekillerini seçerim… Al sana demokrasi(!)…
“Seçilen”i de halk “seçer”(!)… (gülüşmeler)
Bir de yüzde on baraj koyarım… Ne güzel değil mi! Yağlı, ballı, kaymaklı
demokrasi! Bu demokrasi falan değil!..
Şimdi! Ben, Ak Parti iktidara geldiği zaman bir umut taşımıştım içimde!
Demiştim ki, “oy vermedim, pek de hazzetmiyorum bu adamlardan ama”, şöyle
bir baktım, “bu kavganın da artık bitmesi lâzım!” dedim… “Neyi bölüşemiyoruz
ki?”… Bu kavganın bitmesi için de muazzam bir fırsattı bu! Bunu teptiler!
Amerikancı bir politikayla bunu teptiler!
“Millet İradesi, millet iradesi!” dediler, ama, Milet İradesinin dışında
her şeyi yaptılar! İncirlik, Irak’daki Müslümanların katledilmesindeki
işbirliği…
Evet! Hiç kimse bana yanı başımızdaki öldürülen…
3 milyon!
Resmi rakamlarla 1,5 milyon. Ve eminim öyledir -3 milyondur!- milyonlarca
insan öldü diyelim! Öldürüldü! Milyonlarca kadına tecavüz edildi.
Ve devam ediyor.
Ve devam ediyor! Sadece o Ebu Gureyb hapishanesindeki görüntüler dahi
bence, vahşi Batı kapitalizmin vardığı sonuçtur! 1. Rönesanssın yarattığı
o uygar, teknolojik, gelişmiş, Ay’a giden, ama insanı unutmuş… Yani,
oradaki insan mı, köpek mi belli olmayan bir bakışla öldürülen. Yok
sayılan… Böyle bir şey olamaz! Ve gıkını çıkartmayacaksın, öyle mi?!.
Ve, destek çıkacaksın!
Üstelik destek çıkacaksın! Ve “Eşbaşkanıyım!” diyeceksin!
Ve bunu İslâm adına yapacaksın… “Camiler kışlamız, müminler asker”(!)…
Bu İslâm filan değil kardeşim! Bu başka bir şey…
İşbirlikçilik…
Benim anladığım İslâm değildir bu yani! Her açın, yoksulun, haksızlığa
uğramışın yanındadır İslâm!
Müslüman! Çağından mesul bir Müslüman…
Evet! Bir kere İslâm’ın en güzel tarifini, yine Hazret-i M…….d yapmış:
Bir çoban sormuş ona –bir rivayet, bir yerde okudum- demiş ki; “ben
cahil bir adamım, bana iki kelimeyle anlat, nedir bu İslâmiyet?”… Demiş
ki: “Güzel ahlâk demektir!”… Bu! Bu kadardır yani!
Açık ve net!
Açık ve net! Bu kadar basittir mesele! Yani bizim vicdanlarımızda aradığımız
şey de budur; “güzel ahlâk”… Bir şey düşünürken, bir şey yaparken,
bir şey yapmaya kalkışırken, yalnızken… İşte hep sorduğumuz soru, bu
“güzel ahlâk” çerçevesi içerisinde kaldığınız sürece, bana göre…
Samimî Müslümansın…
Samimî Müslüman sensin yani!
Söyledikleriniz çok mânidar Ertuğrul Bey… Yani Amerika’da uzun yıllar
yaşayan bir insan olarak, AKP’nin çöküşünü veya iş yapamamasını Amerika’yla
işbirliği olarak ifâde ediyorsunuz…
Allah’ı ararken Şeytan’la karşılaştılar!
Değil mi?!.
Aynen öyle oldu…
Kıbleyi şaşırdılar yâni?
Bana göre, evet!..
Ve gayet samimîler… Peki Türkiye’deki %90’lık Amerikan düşmanlığını
nasıl görüyorsunuz?
Şimdi bu sadece Türkiye’ye ait bir durum değil… Bütün dünyada bu nefret
her zaman vardı. Yapılan uygulamalardan kaynaklanan sonuçlardır bu! Şimdi
siz haksız yere gelip beni öldürürseniz, elimdekini alırsanız, beni köleliğe
mahkûm ederseniz…
Amerika’nın yaptığı işler yok mu? Elbette var!.. Yani faşizme karşı savaşması;
Batı’nın kendi içindeki hesaplaşması olarak görsek dahi… İşte, teknolojiye,
araştırma ve geliştirmeye ayırdığı kaynaklar…
Peki aslolan nedir?.. Az önce dediniz ya, onun kötü karakteri; emperyalizm?
Bence biz burada, siyaset ve siyasetçileri ıskalıyoruz… Bütün dünyada
bu böyle, siyaset ve siyasetçilerin meselelere nasıl baktıklarıyla
ilgilidir bu mesele… Clinton zamanında Türkiye’deki Amerikan algısı
nasıldı? Çok farklıydı değil mi? “Tatlı dil, yılanı deliğinden çıkarır”
derler ya. Amerika kuşkusuz dünyanın en büyük ekonomik ve askerî gücü
ve teknolojinin en son yeniliklerini yapan gücüdür ve bunun için çok
ciddi kaynak yaratıyorlar… İşte, NASA bence insanoğlunun yüz akı bir
kurum halâ. Orada sistem enteresan kurulmuştur aslında. Meselâ NASA
bir “dünya kurumu” gibi çalışır ve öyle olmak da zorundadır; milliyet
yoktur, kim biliyorsa, kim iyi ise görev onundur. Amerikalılar, bu
pragmatik zekâları sayesinde ve zenginlik-kaynak ve saire diğer etkenlerle
ürettikleridir… Ve Amerikan halkı, aslında dünyanın en barışsever ve
verici bir halktır. Meselâ, gidin bakın araştırmalara, dünyadaki yardım
kampanyalarına en fazla yardımı onlar yapmıştır! Bunlar da ıskalanmaması
gereken şeyler… Amerika’nın içinde bin tâne Amerika vardır, birincisi
bunu ayıralım…
Yekpâre bir bütün değildir…
Bütün değildir!.. Amerika’yı bir milyon kişi yönetir! İşte bu yöneticiler
dediğimiz takımının aslında 2. Rönesans’a ihtiyacı vardır! Siyasetin
2. Rönesans’a ihtiyacı vardır! Yani, siyaset bakış açısını değiştirdiği
zaman, zaten ilişkiler de normalleşecektir…
Tabiî…
Gayet tabiî… Biz dünyayı “dehşet dengeleri” üzerine kuracağımıza başka
dengeler üzerine kurmayı amaçlasak ve onun üzerine kafa yorsak acaba,
daha iyi olmaz mı yani?..
Evet!
O zaman, bu dehşetin dengelerini yaratan insanlar ne iş yapıyorlar, bir
kere ona bakmak lâzım! Birisine bakıyoruz, enerji şirketleri ve silah
şirketleri ve saireleri görüyoruz… Öyle değil mi?
Evet!
Kuşkusuz “iyi” ve “kötü” her zaman olacaktır dünyada! Bunun kavgası da
bitmeyecektir… Çünkü, bu paradokstur zaten hayatın enerjisi!.. Biz
“iyi”yi daha fazla hâkim kılmanın yollarını arayıp bulmalıyız! Aksi
takdirde bu yalnızca kapitalizmin sonu değil, dünyanın da sonu olacaktır!
Bir kaosa gidiyoruz… Dünyanın böylesine şefkate ihtiyacı olduğu bir
süreçte; küresel ısınma, ve saire ve saire… Bu nefret ve kötülüğü dünya
da kusacaktır! İlâhî bir durumdur bu! Kusacaktır, bunu atacaktır! Değiştirecektir!
Eğer biz bunu değiştiremesek, günün birinde, evren kendi kanunlarıyla
değiştirecektir…
İşte o Amerika’daki yönetici zihniyeti sorguladığımız vakit meselâ Bush;
“ya bizdensin, ya onlardan!” diye bir açıklama yaptı… Bush’un sözünden
yola çıkarak, sizin bir sözünüzü hatırlatmak isteriz: Siz, “kilisenin
hafızasındaki ‘öteki’ fikrine karşıyız” diyorsunuz…
Evet!
Yâni oradan beslenen bir şey…
Kesinlikle! Haçlı zihniyetidir! Bakın Bush dediğiniz adam da evanjelist
kilisenin bir üyesi, kendisini “mehdî” filan ilân eden, neredeyse sapık
bir adam yâni…
Haçlı Seferi’ni telaffuz etmiş biri… Afganistan’a saldırırken…
Evet, evet! Biz burada, -tırnak içinde söylüyorum!- “şeriatçı” dediğimiz
bir kalıp var ya?!. İşte o kalıbı al, götür Bush’un üzerine şak diye
koyabilirsiniz yâni!
Yobaz!
Evet, “yobaz” yâni…
Küfür yobazı…
Evet, “Küfür Yobazı”! Bravo! Bunun adı odur: Küfür yobazı!.. Başka bir
şey daha söyleyeyim size: Bush ikinci defa seçimi nasıl kazandı?
Şaibeli bir seçimle…
Evet! Şimdi bizim (!) 2. Cumhuriyetçi arkadaşlara buradan selâm gönderiyorum;
biraz da oralara baksınlar, demokrasi işliyor mu, işlemiyor mu! Öyle,
bol keseden atmakla olmuyor burada!
Yayınlarımızda, “vatansevmez liberal çapulcular” dediğimiz kesim…
Yüzde yüz katılıyorum! Vatansevmez insanlar bunlar! Vatan sevgisi, çok
önemlidir ve vatan sevgisinin de dini-imanı da yoktur!
Evet… Onlar için vatansevgisi, din, iman paradır… “Bir kadın memesine
vatanı satarım!” diyor meselâ! Ahmet Altan; isim de verelim bâri…
Hakikaten böyle bir lâf etmiş mi? “Bir kadın memesine vatanı satarım”
demiş mi?
Evet!
Yazdığı kitaplardan bunu anlamalıydık zaten!
Şaşırmamak lâzım…
Hiç şaşırmadım yâni!
Yine bunların işbirlikçisi olanlar da, yine bizim Batıcı dediğimiz İslâmcı(!)lardır…
Meselâ, Fetullah Gülen… Yani, “İslâm” diyor, hem de Amerika’yla işbirliğini
dinî bir vecibe gibi ifâde ediyor…
Bana göre… Fetullah’la ilgili derin bir bilgim yok ama bazen gazetelerden
takip ettiğim kadarıyla, öngörülerim ve sezgilerim bana diyor ki; müslümanlıkla
uzaktan, yakından alâkası yok! Akraba bile değil! Böyle bir Müslüman
olamaz!
Irak’ta 2 Milyon Müslüman katledilecek… Filistin’de çocuklar öldürülecek…
İsrail’li iki asker öldürüldüğünde “sabaha kadar ağladım!” diyeceksin!
Evet!.. Papa’yı ziyaret edeceksin!
Başbakan’ın bir sözü var: “Irak’a giden ABD ordusunun kahraman genç
kadın ve erkeklerinin olabilecek en az kayıpla evlerine dönmeleri için
dua ediyorum”… The Wall Street Journal’da ilan bu, tam sayfa! Mart 2003’te
“Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı” imzasıyla yayınlanıyor bu!
Çok yazık tabiî, gerçekten çok yazık!
11 Eylül’ü başa alarak söylersek; 11 Eylül’den sonra bir kaos başladı.
Reddi mümkün olmayan bir gerçek ki, bunu siz de söylüyorsunuz… Soru bir;
bu kaos kontrol edilebilir mi? Soru iki; o kaos yönlendirilebilir mi?
Soru üç -herkesin vicdanlarına sorması gerektiği-; o kaostan sonra ne
olacak? Kim kendi lehine bir nizam tesis edecek?.. Öyle veya böyle, ilâhenihaye
bir kaos olmayacağına göre, yeni bir nizam olacak… Fakat bu kimin nizamı
olacak? “Nasıl” olacak? Teklif edilen şümûllü, o sizin ifâdenizle; “madde
ve mânâdaki o dengeyi sağlayan”, o hayatın her alana sirayet edebilecek
olan… Bizim kendi topraklarımızdan eslenen ve fakat, Batı’nın verimlerini
inkâr etmeyen ve onun verilerini kendi benine aplike eden bir dünya görüşümüz
var mı? Bu ciddî mânâda herkesin sorgulaması gereken, cevabını vicdanlarında
araması gereken bir soru, diye düşünüyoruz…
Şimdi... Buna cevap vermek o kadar kolay bir iş değil!.. Bu soru çok
yerden, çok şey söylenebilecek bir soru… Ama tabiî, biz kestirme gidersek,
gitmeye çalışırsak şayet; ben her musibetten bir hayır doğacağına inanan
adamlardanım… Bunun, Kutsal Kitaplar’da da yeri vardır!.. Belki de –biraz
önce dedik ya-, bu vahşi kapitalist sistem, çıkmazlarını böyle insanlar
üreterek, çağımıza hiç yakışmayan insanlar üreterek, adına da “din kavramları”
koyarak bu emperyal fikirleri tekrar hortlatması ve bunun üzerine de
bir “eylem planı” hazırlaması… Dünyayı yönetme kavgasıdır bu kavga. Ve
yöntem sıkıntılı bir yöntemdir… Dünyayı birlikte yönetelim; buna hiçbir
itirazım yok! Amerikalılar gelsin, kardeşçe yaşayacaksak, fakiri doğuracaksak,
hastayı iyileştireceksek, yoksulluğu ortadan kaldıracaksak, gerçek bir
adaleti sağlayacaksak, “eşitlik” ilkesine sonuna kadar uyacaksak, “inanç
özgürlüğü”nü sonuna kadar karşılayacaksak Amerikalılarla sarmaş-dolaş
olmakta benim için hiçbir mahzur olamaz!.. Ama…
Ama “onlar” öyle demiyor… “Ya bizdensin ya onlardansın” diyor!
Ama soru bu değil işte! Soru; onun kafasındaki “uygarlık modeli” sadece
kendisine ait bir modelse. Ve bu modelde, sadece Hıristiyan bir kültür
var ise. Ve oradan besleniyorsa bu model. Ve seni hiç adam yerine koymuyorsa.
Ve sana düşmanca tavır takınıyorsa; burada bir sıkıntı vardır tabiî…
Ciddî bir sıkıntı vardır!.. Biraz önce sordunuz, “Amerika’dan niye
hoşlanmıyorsunuz?” diye; Batı emperyalizminin bayraktarlığını bundan
önce İngiltere yapıyordu, bugün Amerika yapıyor! Değişen bir şey yok
yâni!
Sorun Batı’nın bizatihî…
Kendisidir!.. Evet!
Yâni sorun arızî değil, çok daha derinlerde…
Evet!.. Hepimizin bildiği gibi, uygarlık Doğu’dan Batı’ya geçti. Orada
işte, Birinci Rönesansı yaşadı, orada bir takım aydınlanma süreçleri
devam etti, teknoloji, demokrasi vesaire vesaire sistemler gelişti…
Böyle bir toplum yarattılar… Tamam!.. Ama, şimdi o toplumun açmazları,
çıkmazları oluştu!.. Bunun için iki tâne büyük savaş yaptı, 250-300
milyon insan öldürdü, yetinmedi halâ öldürüyor!.. Demek ki, bu sistem
ölüme dayalı bir sistem! Öldürmeye dayalı bir sistem!.. Dolayısıyla
buradan bir “kardeşlik projesi” çıkmaz!.. Bu kardeşlik projesi, çıksa
çıksa yine İslâm ve Türk toplumundan çıkacak!
Bu topraklardan…
Bu topraklardan çıkacak!
Ve millî bir fikirle…
Kesinlikle millî bir fikirle çıkacak!.. Benim çözümümde bu bağlamda;
işte “İkinci Rönesans’ın temelleri var” derken, “Selçuklu’nun dönemine
git, orada ara, orada bulursun” diyorum ben!.. Osmanlı’da da bulursun
bunu, Türklerde de bulursun…
Evet!
Yani biz, bu topraklara geldikten sonra bakın, tarihsel süreç içinde
haritayı koyup baktığınız zaman; şöyle Sibirya’dan aşağıya doğru gelin,
Batı ile Doğu’nun tam ortasındadır Türkler!..
Türklerin bence enteresan bir de misyonu vardır tarihte…
Taşıyıcı bir milletiz…
Ee, diyor ya kimdi o tarihçi, “Türkleri çıkarın, ‘Dünya Tarihi’ diye
bir şey kalmaz!” diyen?..
İlber Ortaylı mı?
Yabancı bir tarihçi bu… Yenilerden, ismini hatırlamıyorum şimdi. Ama
hakikaten, Türkleri çıkardığımız zaman ‘Dünya Tarihi” ortadan kalkar…
Dolayısıyla, bu psikolojik savaşa, özellikle 1950’lerden sonra öylesine
büyük bir şekilde muarız kaldık ki. NATO ve diğer ilişkilerle…
“Demokratikleştirme” çemberinden…
O çemberden ama başka türlü geçirdiler bize. Nerden geçirdiler?.. Eğitimden
geçirdiler ve saire…
Zihinleri ifsâd ederek…
Tabi… Ben Necip Fazıl’ı bilmezken Albert Camus’yu biliyordum. Şeyh Galib’i
30’umdan sonra anladım… Ne demek istediğimi anlatabiliyor muyum?!.
Hâl böyle olunca, o zaman biz kendimizde aramalıyız bu sorunların ne
olduğunu…
Gelelim bizim kendi iç dünyamıza: Bu topraklar hakikaten dünyaya çok
enteresan mesajlar gönderebilir… Bu kaostan biz çıkarız! Bu kaostan çıkabilmemizin
tek şartı o barışı yakalamak kendi içimizde. Eğer o barışı yakalayamazsak
hâlimiz zor! Yani biz kendimizi Batı’nın gözlüğüyle ötekileştirdiğimiz
sürece bu işin içinden çıkamayız…
Kendi tarihimiz ve değerlerimiz…
Evet, kendi kendimizi “öteki”leştiriyoruz!.. Senin sakalının altında
bıyığın var, ötekinin gözü üstünde kaşı var. Yahu bırakalım bu boş
şeyleri…
Hepimiz sömürülüyoruz bu arada!
Tabi, tabi! İşte bu “cambaza bak”ın başka bir şekilde tezahürüdür… Her
zaman bu değişik olmuş… Bakın, 1938’den sonra araya bir dünya savaşı
giriyor (hadi o toz-duman içinde kimin ne yaptığı belli değil diyelim,
o on seneyi geçelim), orada çok ciddi boktan uygulamalar vardır kuşkusuz!
50’lerden itibaren, CHP-DP ayrışmaları yaşandı… Kahvehaneler ayrıldı…
Kaldırımlar ayrıldı…
Kaldırımlar ayrıldı, köyler ayrıldı!.. Ben hayâl meyâl hatırlıyorum…
54 doğumluyum, 60 İhtilâli’nde 6 yaşındaydım, okula yeni başlamıştım…
Sonra 60’lı yıllarda sağ-sol diye ayrıştık, yirmi sene de öyle çatıştık.
80 oldu, her tarafımız liberallerle doldu!
Vatansevmez liberaller!
Hâ! Vatansevmez liberaller! Ve, biz halâ bugün, Laik-Antilaik diye çatışıyoruz!
Türk-Kürt diye çatışıyoruz, öbür gün Şiî-Sünnî diye çatışıyoruz. Bu
çatışma kültürünü bize adapte ettiler! Bu toprakların kültürü değildir
“çatışma kültürü”…
Biz Baran Dergisi olarak, özellikle son 6-7 aydır buna dikkat çekiyoruz:
Türkiye şu ân sizin de belirttiğiniz gibi 38’lerden, 50’lerden beri devam
edegelen bir “sahte kutuplaşma”nın içinde… “Gerçek kutuplaşma”yı örten…
Yâni, gerçek kutuplaşma nedir: Emperyalizm bizi sömürüyor, işgal altındayız.
Bu bizim ortak yanımız… Biz Kurtuluş Savaşı vermiş bir millet olarak,
aslında hepimiz “bir”ken, işte sen “sağ”, sen “sol”, “laik”, “anti-laik”…
Ve tüm bu kesimlerin başında bulunan kişiler, kendi tabanlarına karşı
takiye yapmakta! Yani her kesimin hainleri beraberler!
Bravo!
Yani şu an, Baykal da, Tayip de, Bahçeli de hepsi birleşmişlerdir…
İşte buna uyanmamız lâzım!.. Buna uyanmamız lâzım!.. Buna da uyanmıştı
bu topraklar aslında. Ben, Adana’lıyım, Ceyhan kazasında doğdum; tarlayı
da bilirim, toprağı da… Ben arkadaşım, komşumun ne Kürt olduğunu, ne
hangi mezhepten onu bilirdik. Hepimiz, Ayşe Abla’ydı, Fatma Teyze’ydi,
Ahmet Abi’ydi… Hacı Dayı’ydı ve saire … Buydu!.. Ben bunları yaşadım…
Bu günden geriye baktığımda enteresan yani; fiziksel savaşla yıkamadılar
ama, psikolojik savaşla yıkıyorlar bizi!
Psikolojik Savaş’ın en büyük ayaklarından biri de şu ân “Ergenekon”…
Evet!
“Türk’ü tarihten çektiğimiz zaman, geriye hiçbir şey kalmaz” deniyorken,
Ergenekon bizim için çok büyük bir “Mit”ken, türlü türlü tezgâhlar “Ergenekon”
ismi etrafında dönüyor…
Çok manidârdır efendim! Ve ben, bunların da tesadüf olduğuna inanmıyorum!..
Yani, bu ülkede bizim durup dururken “komplo teorisyeni” olacak hâlimiz
yok. Hepimizin işimizde gücümüzde olmamız gerekiyordu. Ama ne oluyor
da biz Türkler sürekli “komplo teorisi” üretir oluyoruz? Çok hevesli
değiliz; bıraksınlar bu halkı da, kendi işimize baksak yani! Kardeş kardeş
yaşasak…
Sizinle “Resim Sanatı” konuşma niyetiyle geldik ama, bakın neler konuşuyoruz…
Ama mecburuz! Çünkü, “siyaset” bütün her şeyi belirleyen bir kavramdır!
Hayatımızı belirleyen bir kavramdır… Benim sanattaki yapmak istediğim
şeyleri de etkileyen, belirleyen bir kavramdır!
Zaten, “sanatçı çağından mesuldür” ve siz de “fildişi kulelerde yaşayan
bir sanatçı” değilsiniz…
Dertlerim var! Yani, komşum açken tok yatamayan bir adamım! Ben de bilmiyorum
yani; kafam bozuk! Asabı bozuk bir adamım maalesef!.. Gördükçe bu aymazlıkları,
açmazlıkları, hainlikleri, ülkem adına, senin adına, kardeşim adına bozuluyorum!..
Yani Kürt, benim amcamın oğludur! “Kürt” dediğin adam!
Evet!
Ben öyle görüyorum yâni. Hep de öyle gördüm! Bilmem kim Teyzemin kızıdır!
Bin yıllık mâzimiz var…
Yani böyle bir şey olabilir mi?.. Bu nereden çıktı, böyle “ayrılıkçılık”?!.
Dediği gibi beyefendinin, çok güzel bir tesbittir o; hepsinin içinde
hain! Sahte kutuplaşmalar!.. Biz bunlardan kurtulduğumuz zaman, zaten,
gerçek bir demokratik yapıya kavuştuğumuz zaman, çözüm de burada olacak
zaten. Biz kendimiz yönettiğimiz zaman bu ülkeyi! Bakın, bunu altını
çizerek söylüyorum!
Dostumuzu da, düşmanımızı da kendimiz tesbit ettiğimiz zaman…
Evet!
Millî unsurlar…
Evet! “Millî unsurlar” önemli! Millî!.. Politikası önemli, millî kültür
politikası önemli… Bir de başka bir şey var bu psikolojik savaşın yürütülmesinde:
Bu gün “millî” demek, adetâ suç unsuru hâline geldi!
“Vatansever Hırsızlar” manşeti atıyor meselâ Fetullahçı gazeteler! “Vatanseverlik”le,
adi soydan bir hırsızlığı yan yana getiriyorlar ve bizim millî değerlerimize…
Bunu her alanda yapıyorlar! Çok profesyonel!.. Bu, özellikle “İkinci
Cumhuriyetçi” arkadaşlarımız(!)ın ağzında, bu silah sürekli var! Ve bu
silah çok tehlikeli bir silahtır ve başta kendi kendilerini vuracaktır…
Bu silah, ellerinde patlayacak! Bölemeyecekler bu ülkeyi! Bakın göreceksiniz!
Türkiye’de çok olmadık işler oldu… Türkiye’de bir şey vardır, benim yabancı
arkadaşlarım Türkiye’ye niye bayılır biliyor musunuz? Bu kadar heyecan
bizim ülkede yok diye... (Gülüşmeler)… Geliyorlar buraya, onların ülkelerinde
on senede olmayan şey, bizim ülkemizde, bir haftada olup bitiyor! İsveç’li
bir arkadaşım var, der ki; “biz İsveç’te öleceğimiz günü bile biliriz”!..
Bu kadar standart, “düzenli” ve “sorun” yok… Ve herkes yaşıyor… Buraya
geliyor, bir haftada şahit oldukları, eminim İsveç Parlamentosu’nda…
Bir ömür yeter…
Evet, bir ömür ya da en azından on senelik malzeme vardır… Bu, aynı zamanda
toplumumuzun dinamik yapısını da gösterir!
Direnç! Yani İsveç’te olmaz bu tür hadiseler, çünkü oraya bir saldırı
yok…
Hah! Peki bu “direnç” nereden geliyor?!.
Bu topraklardan…
Tabiî, bu topraklardan geliyor… Bu topraklar öyle ki, hakikaten burada
“ev sahibi” yok… Kiracılar var ve en uzun “kiracı” da Türklerdir, bitti!
Tapusu da bizde… Bu toprakları en iyi biz koruduk ve tarih boyunca
da böyle olacak bu iş!.. Bölünme… Zihinsel bir “hafıza”dan bahsederim
sık sık. Bizim bunu yeniden hatırlamamız lazım iyi yönleriyle; özellikle
iyi yönleriyle. Kötü yönlerini de, başarısız yönlerini de iyi incelememiz
lâzım. Osmanlı’nın neden çöktüğünü iyi kritik etmemiz lazım!