(57.
Sayı'dan devamla...)
Türkiye’de Amerikan düşmanlığı yüzde 87’lerde. Dünyada en çok Amerika’dan
nefret eden ülke Türkiye fakat en Amerikancı hükümet yine Türkiye’de,
en Amerikancı medya Türkiye’de. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Yani şunu unutmayalım ki hem İsrail’in hem Amerikan’ın Türkiye’deki deneyimleri,
tecrübeleri sizden, bizden fazla. Tayyip hükümetinden de fazla. Benim
şahsi düşüncem, okumalarımdan şunu görüyorum ki 60’lı yıllardan itibaren
63-64’ten sonra İsrail istihbaratı Türkiye’ye yerleşiyor. Çünkü 63’ten
sonra bizim devletimizin Ortadoğu’ya bakışlarında çok büyük bir değişiklik
oluyor. 60’lı yıllarda çıkan Ortadoğu diye bir dergi var, stratejik bir
dergi. Bu dergi 1970 yılına kadar falan çıkıyor. Bu dergideki yazıları
iyi takip ettiğimde aldığım netice budur. Irak’a, Suriye’ye kardeş diye
bakan, Müslüman geçmiş-ortak kültür diye bakan bir devlet birden ters
bir tarafa doğru dönüyor ve hatta derginin yönetimine İsrail yanlısı
şimdiki İlhan’ın babası, İlhan Çevik’ler geliyor. Ve ondan sonra Türkiye,
67 Arap-İsrail Savaşı oluyor biliyorsunuz ki Arap dünyası orada bitiyor,
Arap tarihinde büyük bir nükleer bomba etkisi yaptı, Hiroşima etkisi
yaptı ve dağıldı. Çünkü kendine güven parçalandı. Tarihte yetiştirdikleri
Cemal Nasır gibi bir adam gitti yani milliyetçilik gitti. O zamanlar
İslâmcılarla Amerika’nın arası iyiydi, neyse bunlar uzun hikâye. Amerika’nın
ve Türkiye’nin iç güvenlik ve dış güvenlik konularında sarmaş-dolaş Türkiye’yle
ilişkileri, NATO düzeyinde ilişkileri, başka türlü ilişkileri. Bütün
bunlar bize şu tecrübeyi gösteriyor: Oturduğumuz, kalktığımız her yerde
çok ciddi bir Amerikan istihbaratı, İsrail istihbaratı vardır. Biz bu
ülkenin çocukları olarak bu gerçeği fazla paranoyaya götürmemiz gerekmiyor
ama bu gerçeği de bilmeden hiçbir şey yapmayalım. Bu ciddi bir şey. Her
şeyin arkasında sabotaj var geleneğine ben karşıyım. Ancak burada…
Bir realite var…
İsrail geleneğinin hem askerimizde hem İçişleri Bakanlığımızda olduğu
açıktır. Bunun risklerini şahsen göstermek mümkün değil mesela Sinagog
baskınının hemen sonrasında İstanbul sokaklarında teftiş yapan polislerin
İsrail’den apar-topar geldiğini görüyorduk yani. İncelemeyi bile onlara
yaptırıyoruz. Ya da Papa Türkiye’ye geldi. Türkiye Papa’yı rahat ettirecek
büyük bir istihbarat gücüne sahip değil, güvenlik gücüne de sahip değil.
Ama Papa Türkiye’ye geldiği zaman tahmin ediyorum, bu da benim mantıki
uydurmamdır, Papa’nın güvenliği İsrail istihbaratına verildi. Papa
bize güvenerek buraya gelemezdi.
Evet… 1967 yılından sonra Arap dünyasının dağıldığını söylediniz, doğru
bir tespit. Biz bu noktada Saddam Hüseyin’in şahadetini sormak isteriz.
Şahadetinin birinci yıl dönümünde Saddam Hüseyin, Carlos’un ifadesiyle
Arap dünyasının “Son Şövalyesi”ydi. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
1991’den itibaren gelen süreci değerlendirsek bir bütün içinde Saddam
Hüseyin’in konumunu. Anti emperyal bir şekilde Amerika’ya kafa tutuşunu
ve şuurlara alternatif vermesini.
Şimdi biz, Ortadoğu’da şeyhlikler, krallıklar, diktatörlükler, bu tür
tanımlamaları yaparken çok dikkatli olacağız. Bunlara kahraman, şövalye
gibi isim verirken de düşüneceğiz, başka türlü şeytan denirken de düşüneceğiz.
Nereden bakarsak bakalım bugün Saddam Hüseyin’den sonra bugün ne yaptılar?
Bu lafı ilk ben söyledim, kendi televizyonumda. Irak beş parçaya bölünecek.
Şimdi beş parçadan da çıktı. Irak aşiretlere teslim edildi. Artık iflah
olmaz bir yere geldi. Yani Ortadoğu’nun feodal günlerine geri dönüyoruz.
Aşiretlere silahlı güç de verilmiş, aşiretler kendi korumalarını kendileri
yapıyorlar. Bu da Irak gibi kozmopolit, karmaşık mezhepler, kültürlerle,
kabilelerle dolu bir yerde iktidarı genç bir Baas rejiminin alması, yönetmesinin
zorluğunun ortada olduğunu artık herkes anlıyor ve görüyor. Bakın siz
yönetemiyorsunuz. Dünyada demokrasiniz var, parlamentonuz da var, her
şeyiniz de var, dünyada büyük konferanslar yapma hakkına sahipsiniz,
Birleşmiş Milletler de bu işi çözmeye çalışıyor ama Irak’ta bir huzur,
bir düzen yapamıyorsunuz. Buradan şu çıkmasın; bu işi diktatörlükle yaparız
anlamı çıkmasın. Ancak Irak ve Saddam sizin dediğiniz kadar iyiydi. O
çıkıyor ortaya. Burada Ortadoğu topraklarında Amerikalılar Saddam’la
oynadılar. Çok açık oynadılar. İran’a karşı oynadılar. Bu oyunlar bitmeyecektir.
Şimdi Arap şeyhleriyle oynuyorlar işte küçük şeyhler… Bir milyon Iraklı
insanı öldürmüşsün ve gelmişsin bu şeyhlerle dans ediyorsun. Televizyonlarda
bir hafta önce gördük. Iraklı şeyhlerle, Suud şeyhleriyle çok rahat oynayabiliyor.
Bence bu oyundan kurtulabilmenin yolu şöyle; bu ülkelerdeki şuur, hepimizin
şuuru şöyle olmalıdır; Kardeşim, yabancılar sizin toprağınıza giremez,
yabancıları burada konuşturmayın. Yabancıları sadece konuşturmayın, yabancıların
tanımlamalarıyla da konuşmayın. Şimdi sizdeki öfke, bana soru sorarken
içine koyduğunuz sıfatlardaki öfke, sanıyorum ki öfkenin bu kadar sert
olmasının sebebi, herkes yabancıların tanımlamalarıyla konuşuyor. Sünniler
diyor, Şiiler diyor, “Saddam zalimdi ve şeytandı” diyor, ona karşı bir
öfke. O yüzden yabancıların tanımlarıyla konuşmayalım. Burada İsrail
ve batı medyası bizi, dikkat edin son elli yılda bir takım Sünni-Şii,
Türk, Fars, Arap gibi konuşturmaya başladı. Ve böylelikle kimliğimizi
paramparça etti. Bizi bir Balkan coğrafyasına, bir Kafkas coğrafyasına
döndürmeye çalıştı. Bu konuda uyanacağız. Şimdi size küçük bir tarihi
not vermek istiyorum. Endülüs’e ilk büyük komutan olan Abdullah geldiği
zaman Fransa Paris önlerinde savaştı. Paris önlerinde savaşırken ilk
büyük direniş geldi orada Tunus’tan. Bu direniş, Almanya-Fransa-İtalya
hiçbir zaman birlik sağlayamadıkları halde Endülüs’te Abdullah’a karşı
birlik gösterdiler. Çok sonrada Osmanlı akınları geldiği zaman bunların
yine sürekli bitmeyen 30 yıl, 50 yıl, 100 yıl savaşları vardı. Beylikler
birbirinin başını kesiyordu. Ama dünya imparatoru olmuş, hem Timur’a
hem Cengiz’e, ya da Osmanlı’ya karşı, Endülüs’e karşı bunlar bir birlik
sağladılar. Çok zayıftılar bunlar ama dışarıdan gelene karşı Avrupa bir
birlik sağladı. Bu birliğin meyvesini de 300-400 yıl sonra gördüler.
Yani Belgrad’daki, Viyana’daki ya da Endülüs’e karşı bu birliğin meyvesini
400 yıl sonra gördüler. Ve bana sorarsan bin yıl sonra yediler. Niye?
Nihayetinde en zor günlerinde birbirlerine sarıldılar, biz çekildikten
sonra tekrar krallıklar, beylikler, Saksonya, Franklar, Galler birbirine
girdiler. Kutsal gama, Papa, bitmeyen kavgalar. Fakat dışarıya karşı
beraber oldular. Biz de büyük bir emperyal gücün silahları karşısında
yalnızız.
Amerika ortak düşman.
Amerika, İsrail, Avrupa tezgâhları var. Burada yapacağımız tek şey bunlara
karşı birlik olmaktır. Ben, İran’daki şu andaki iktidarı beğenmiyorum
ama Avrupa’ya ve Amerika’ya karşı onu tutuyorum. Toprağı tutuyorum,
onu söylüyorum ben. Bu çatışma benim iç çatışmamdır. Onlara karşı birlik
beraberlik, hepimiz böyle. Şimdi o yüzden Ortadoğu’daki siyaseti de
böyle kuruyorum. Kim Amerika ve batıya karşı direniyor, sadece direnmesi
demek silahla direnmesi demek değil düşünerek de, ideolojik olarak
da, aklı başında olarak da… Bütün bu direnişlerin yanında olacağız.
Ama konuşmamın başında da söylediğim gibi batılıların kullandığı tanımları,
argümanları, kavramları kullanmayacağız. Bugün en solcuya, sosyalist
diyenler bile Türk, Fars, Şii bilmem ne… Tanımdaki bozukluğa bak!..
Kerkük’e geliyor “Türk Kürt” diyor. Bağdat’a geliyor; “Sünnî” diyor,
“Şii” diyor. Niye? Burada da Şiiler, Sünnîler Kerkük’te… Çünkü Kerkük’te
Şii dese, Türklerde Şii… Buradan bölemiyor. Burada öyle bölüyor, orada
öyle bölüyor. Her yerde bölüyor…
Mağlubiyet zihinlerde başlıyor.
Tabi, ben size Pakistan haritasını göstereyim. Belucistan, Veziristan’ı,
bütün buralardaki madenleri, bütün buralarda nasıl bir kimlik tanımlamaya
çalışıyor. Neyse…
Tam burada Pakistan’ı telaffuz ettiğiniz noktada, Butto’yu sormak istiyoruz?
Butto’nun öldürülmesinin Amerika’nın dengelerini sarsacağını düşünüyor
musunuz veya nasıl değerlendiriyorsunuz?
Şimdi bu sorunun altından kimse kalkamaz. Belki Orta Doğu’daki sorunlar
bitecek ama oradaki sorunlar bitmeyecek. Sebebi, Pakistan’la Afganistan
sınırı –ki bu sınır Türkiye’nin en büyük sınırından daha büyük bir sınır-
Pakistan’ın kuruluşunda buralara özerklik gibi bir şey verildi. Sınırı
çizemiyorsun. Giriş-çıkış… Yüz binlerce kabile... Peştun, Pencap, mezhebi
ayrımlarda ayrılığı, kısmen İranlı da var. Ve burada 20 yıl süren Afgan
Savaşı’ndan sonra sınırın inşa edilemeyeceği ortaya çıktı. Ve burada
esrara, uyuşturucuya dönük, uluslararası mafyaya dönük bir sürür sistem
ortaya çıktı. Ayrıca bunların geleneksel dayanışmaları var. “Kendi kendimi
yöneteceğiz” diyorlar. Ayrıca El-Kaide bütün bu boşluğu çok iyi kullandı
ve bu boşluktan Amerika’ya kafa tuttu. Suudlar El-Kaide’yi destekledi.
Suudlar Pakistan’ı destekledi; Pakistan El-Kaide’yi destekledi. Sonra
bu tam tersine döndü. Fakat o arada başka bir şey oldu. Asıl olan ve
bizi de ilgilendiren şey, Amerika Pakistan’daki medreselerin kapatılmasını
istedi. Niçin? Şimdi bu medresedeki talebelerin El-Kaide ve Taliban’a
katılması… Bu benim için çok tehlikeli bir şey… Ben Müslüman okullarını
niye kapatayım kardeşim? Kurân-ı Kerim okunan bu yerleri niye kapatayım?
Orada başka bir tahrip var. Bu medreseler yaşayacaklar. Bu medreselerin
geliştirilmesinden yanayız. Bu medreselerin dünya siyasetini öğrenmesini,
sosyoloji öğrenmesinin, felsefe öğrenmesinin, dünya bilimlerini öğrenmesinden
yanayız. Mücadelemiz de budur. Ama bir ülke niçin Kur’an okumaktan vazgeçsin?
Bu saçma sapan bir şeydir. Çünkü Türkiye’deki cumhuriyet geleneği ordu
geleneğidir, kuvay-ı milliyeden çıkmıştır bu. Ama Pakistan’ı kuran düşünce
Müslüman düşüncesidir. Niye? “Biz Hindularla ayrı bir din içinde aynı
oturamayız” diye kuruldu. Ben mesela Pakistan’ın Hindistan’dan ayrılmasını
istemem. Ben böyle bir şeye taraftar değilim. Şahsi düşüncemi sorarsanız
ayrılmasaydı, karışık yaşamaları bir bütün… Çünkü biz dünya diniyiz,
herkesle yan yana yaşayacağız kardeşim! Dindar bir devlet kurulması benim
çok onayladığım bir şey değildi. Ayrıldıysalar demek ki şimdiki devletin
temeli Kur’an, din, İslâm. Nasıl bizde Mustafa Kemal ve cumhuriyet devrimleri
esassa orada da Müslümanlık esas… Şimdi sen gelmişsin “bunları kapat”
diyorsun. Bu şu demek: Amerika’nın Türkiye’ye gelip “Kara Kuvvetlerini,
Hava Kuvvetlerini kapat” demesi gibi bir şeydir. Çünkü kuruluş esası
bu. Ve bu tartışmalar da çok sürecektir. Bu tartışmanın altından kimse
de kalkamayacaktır. Ancak orada da ne edip edip, şu anda şeyde bekleyen
o Belücistan’da, Veziristan’da, o büyük madenler, o büyük bilmem neler,
bütün bunlarda toprak parçaları bölünmesin. Pakistan’da birlik, düzen
karışmasın. Buna mücadele edeceksiniz. Burada da Pakistan’ın birliğinden
kim yanaysa, birliğinden yana olan bu gücün Amerika’ya karşı direnişinde
çok stratejik hesaplarımız olacak. Çünkü niye? Aynen Türkiye gibi Pakistan
büyük satış yeri. Hindistan’la Çin kavgası vardı, Çin Pakistan’ı tutuyordu.
Fakat Pakistan’ın en büyük gücü Amerika’ydı soğuk savaşta. Şimdi Amerika
gitti, Hindistan’la milli düşmanla işbirliği içine girdi. Şantaj masası
dağıldı. Ben diyorum ki bu şantaj masasının yeniden toparlanması 20-30
yıl sürecek. O yüzden biz bu 20-30 yılda kendi düzenimizi kaybetmeyelim.
Müslümanlarla diyalogumuzu, kardeşliğimizi… Hiçbir şekilde ne olursa
olsun Amerika tarafında yer almayalım. Ama orada bizatihi Butto’yu kim
öldürdü sorusunun cevabı yok. Bunu kimse de bulamaz. Ama burada ciddi
bir şey var şimdi. Bir yanda biz faali meçhul siyasi cinayetleri, kontrgerilla,
tüm bunları okuduk. Burada yapılmak istenenin ne olduğu da açık. Yani
Uğur Mumcu cinayetiyle, Hrant Dink cinayetiyle ne hesaplanıyorsa, orada
da o hesaplanıyor. İç karışıklık, büyük bir belirsizlik, kaos nasıl oluşur?
Belirsizlikler oluşturarak oluşur. Orada yeniden kurulacak seçim sonrası
Navaz Şerif, Butto demokrasinin ayakları olacaktı ve yeniden bir düzen
kuracaklardı. Bu nedenle ya da başka türlü bilemeyiz, tabii ki Amerika
kendileriyle ama burası karışıklığa girdi. Pakistan’ın yarınları dahi
büyük bir karışıklığa girdi.
Amerika’nın dengeleri alt-üst oldu diyebilir miyiz?
Tabii, hesapları alt-üst oldu belki de, bilemeyiz.
Savaşı bu kadar geniş bir alana yayan Amerika ve aynı zamanda bu kadar
ekonomik krizle boğuşan Amerika, gerek Irak’ta, gerek Sudan’da, Afrika’da,
Pakistan’da, Afganistan’da kendi lehine şu an için bir nizam tesis edebilir
mi?
Şimdi, tahmin ediyorum Amerika kendi seçimlerini beklemeye başladı. Çünkü
benim Amerika’ya eleştirim şuydu: Diplomatik olarak baş edebileceğin
birçok ülkeye savaş ilan etmen gerekmezdi. Ben büyük, efendi, dünyanın
tüm büyük toplarını ve parasını elimde tutuyorsam, mesela Irak’ı yönetebilirdim.
Irak’ın elindeki petrolü ucuza getirebilirdim. Ortadoğu’da da gölgemle,
petrol gücümle, altın borsamla, uluslar arası diplomatik ağırlığımla
ben Ortadoğu’da istediğimi yaptırırdım. Birden istediğini yaptıracak
güç bizatihi kendisi geldi ve oraya 400 bin asker soktu. O kadar askerin
psikolojisi, Amerika’ya maliyeti, insanlığa maliyeti… Bunları düşünmedi.
Niçin düşünmedi? Niçin düşünmediğinin sorusu şu: Ben şöyle düşünüyorum;
Amerika’da oluşmuş, Reagan’dan beri son 20-25 yıldır oluşmuş büyük bir
manyaklık, Hıristiyan Evanjelistlik devre devre dalgalanarak, Neoconlarla
İsrail taraflısı bir güç gaza getirildi. Bir nevi Amerikan derin devleti
orada galebe geldi. Şimdi dünyaya gidip, kaşlarını çatarak yapabileceklerini
silahlarla yapmaya başladılar ve yanıldılar. Onu düşünüyorum. O yüzden
Afganistan’da büyük… Ha, ikinci bir yenilgi var Afganistan’da, nedir?
Önce Rusya başaramadı orada, İslâmcılarda başaramadı. Tamam, güzel peki
şimdi büyük topların var ama niye Afgan dağlarında Taliban’ı ezemiyorsun?
Ezemiyorlar. Irak’ta da yenilgi gün gibi ortada. Bu da sizin sorduğunuz
sorunun, evet, bunlar gitti ve buralarda çamura battılar ve bunun büyük
bir maliyeti var. Bundan sonra batması önemli değil. Bu kadar maliyet
bile yeter. Peki, bunu niye yaptılar sorusuna henüz bu manyaklık dışında
başka bir tez ileri sunamıyoruz. Fakat bu Condelizza Rice daha satranççı
birine benziyor yani daha elini kana bulamadan bir takım satranç masasında
oynamaya çalışıyor. Yani Romanya’ya, Bulgaristan’a, Türkiye’ye üsler
koyarak Rusya’yı buradan çevirmek, Çin’i, Pakistan, Hindistan, buralarda
dengeler kurmak, Ortadoğu’da yine şeyhlerle, kendisi istihkâm mevkileri,
üsler kurarak böyle bir güç yapmak. Bir, Amerika’nın gücü bunlara, bu
kadar askere, dünyadaki askere yeter mi? Bu kadar askerin maliyeti, bu
kadar ülkeyi uzaktan ve silahlı yönetmenin maliyeti, bunları ne yapacak?
Bu ciddi soruları hepimizin konuşması lazım. Birinci konu şu: Kardeşim
bu kadar maliyeti ne yapacağız? Evet, Amerika’nın bir trilyon geliri
var; iki trilyon gideri var. Peki, bu açığın Amerika’yı yüz kere batırması
lazımdı, batırmadı. Niye batırmadı? Bunlarla ticareti yapan, bu bir trilyon
açığı veren kimdir? Almanya’dır, Fransa’dır, İngiltere’dir, Çin’dir.
Özellikle Çin’dir… Baktıklar ki, bu büyük ekonomiler benim ülkemde yani
Amerika’nın içinde ticaret yapıyorlar. Amerika’nın içinde ticaret yaparak
açığa sebep olan bu ülkeler yine üretim ve yatırımlarını Amerika’da yapıyorlar.
Şimdi burada dünya, bizim klasik eleştirilerimizin ötesinde bir yere
gitti. Bir nevi Amerika Merkez Bankası, dünya bankası oldu. Dünyayı yöneten
banka oldu. Çin’in parası bile Amerikan Merkez Bankası’nda duruyor. Bütün
bu savaşlar, bilmem neler istediğin kadar maliyet olsa da, sanki Amerikan
ekonomisinde bir bozulma olmuyor; bir gider olmuyor. Yani burada maddi
bir açılım yok. Bunu görüyoruz. Ya da buna benzer tartışmalar var. Fakat
manevî bir bozukluk var. Nedir bu? Batı, evrensel insan hakları, demokrasi,
sulh, kardeşlik vs… bütün bunlardan çıktı. Batı’da vicdan çıktı.
İnsanlıktan çıktı.
Hollywood sineması tahmin ediyorum, Irak’la ilgili filmler çekecek diyorduk.
Böylelikle vicdanen oraya yaklaşacağını düşünüyorduk tâ ne zaman… Fakat
bunu beceremeyecekler; artık vicdan Batı’dan düşmüştür. Onlar evrensel
olarak Afrikalı bir insana, Orta Doğulu bir insana nasıl baktıklarını
göstermişlerdir. Artık bu saatten sonra “merhametli” filmler çekip
insanlığı kandırmak gibi numaralara gelemeyiz. Bu mümkün değildir.
Beni en çok ilgilendiren, Avrupa’nın da onun götüne takılarak manevî
olarak düşmesidir.
Condaleeza Rice’ın plânlarından bahsettiniz. Ve artık üslerin üzerinden
kontrol altına almaya çalışacağını söylediniz.
Çekoslavakya tartışılıyor.
Türkiye o anlamda Amerika için çok ciddi bir üs... Kesinlikle Müslüman
Anadolu halkını elinden kaybetmek istemeyecek. Kaybetmek istemesinde
ciddi bir ideolojik manipülasyon-dezenformasyon görülüyor. Türban ve
başörtüsü vb. hadiselerde bu çerçevede beliriyor. Tayyip Erdoğan “başörtüsü
meselesi”ni Amerika’yla görüştükten sonra ortaya attı. Amerika’nın işgalini
meşrulaştırıcı bir hâle geldi. Tam aynı dönemde İngiltere de, “İslâm
ve terör, İslâm ve şehadet, İslâm ve cihad” kelimelerinin yan yana kullanılmasını
yasakladı. Bu konuda ne diyeceksiniz?
Tabî burada İslamî siyaset yapanlar Irak savaşından önce, işe Avrupa’nın,
Amerika’nın özgürlüklerden, demokrasiden yana olduklarını, onların daha
ileri dünya görüşüne sahip olduklarını ve onların yanında tavır almamız
gerektiğini kabul ediyorlardı. Zaten Türkiye’de iktidar olmanın yolu
oradan geçtiğini, oradan icazet alarak gerçekleşeceğini düşünüyorlardı.
Bir peynir var; fare de buradan yola çıktı ve sıkıştı. Şu anda bunlar
sıkışmış durumdalar… Ve bu sıkışmışlıklarında da, Türkiye coğrafyasını
elinden çıkarmak istemiyorlar. Müslüman tarafı… Ama sıkışıklıklarla bir
sürü taviz vermeye başladılar. Bu tavizleri görüyoruz. Ben mesela sizin
dediğiniz gibi değil de, Bush ile Tayyip’in son görüşmesinde Antep’teki
El-Kaide operasyonunun, Ergenekon operasyonunun konuşulduğunu düşünüyorum.
Tabi uyduruyorum bunları…
Baran dergisinde de zaten, “ortak düşmanla ortak operasyon” olarak verdik
zaten biz o hadiseyi…
“Biz size şunu verdik; sizde bize şunu verin” gibi… Tabi bir de tam bilemiyoruz.
Bu operasyonlar çerçevesinde Fetulahçı yapılanmayı size sormak isteriz.
Örtülü bir savaş mı?..
Şimdi Fetullah için şunu söyleyeceğim; bunu herkes kafaya koysun. Bu
Fetullah istihbaratı Türkiye’ye büyük bela olmaya başladı. Pol-der şeflerinin
Türkiye’ye hâkim olması, kendi başlarına bir takım operasyonlar düzenlemesi,
operasyonları ciddi senaryolar üzerine oturtturmaları önümüzdeki günlerde
büyük bir fiyaskoyla ortaya çıkacak. Ancak beni rahatsız eden başka bir
şey var. Türkiye’de aydınlar, Fetullah’a biat edenler ve etmeyenler diye
ikiye ayrıldılar. Biat eden aydınların her ekrana çıkma şansı var, her
yerde konuşma şansı var. Ayrıca özgürlük şampiyonu ilan edilme şansı
var. Ama biat etmeyenlerin de her yerden yok sayılması, kabul edilmeyişi…
Nihat Genç’te bunlar arasında…
Beni ebediyen… Sadece Fetullah Gülen değil, Aydın Doğan da yok sayıyor…
Fakat burada Fetullah’a sığınmış aydınların Amerika’yla Türkiye’nin
rahat oynamasını, AKP’yle rahat oynamasını hiç görmüyorlar… Böylelikle
sizin gibi küçük dergilere, küçük televizyonlara düşüyor bu konuları
tartışmak. Tabi biz bunları tartıştığımızda da, Fetullah’ın ardındaki
yüzlerce aydın, “paranoya, hezeyan” gibi suçlamalarına maruz kalıyoruz.
Biz bunları hiç konuşmayalım. Gerek yok… Bizim bunları konuşacak istihbarî
bilgimiz yok. Belgesel gücümüz yok. Araştırmacı gazeteci de değiliz.
Siz büyüksünüz, siz söyleyin. Bunu Fetullahçı olmayan yüzlerce televizyon
söylesin, yüzlerce gazete söylesin. Ya da partiler söylesin. Onların
kimlerle bağlantılı olduğunu, Yasin El Kadı dosyasında bile dosyasında
insan şaşırıyor bağlantılara… Ya da “Unakıtan’ın arkasındaki güç nedir?”
dediğimizde karışıyor kafamız… Biz konuşmayalım. Biz konuşunca yüzümüze,
gözümüze ulaştırıyoruz. Paranoyak oluyoruz, saçmalıyoruz. Siz konuşun…
Türkiye’ye büyük bir karartma uyguluyorlar. Yani Fetullah’ın aydınları
örtüyor. Ama örtmekle kalmıyor; büyük bir senaryo uydurmaya başladı.
Şimdi hem andıç, sonradan da bu hadise bana gösteriyor ki Fetullahçı
yazarlar ve Fetullahçı ilişkiye yakın bilgiler –ki bunları da kendi
kafamdan uyduruyorum- Sedat Laçiner, Fehmi Koru bu senaryoların içinde
bilgi olarak yer alıyorlar. Köşelerinde yazarak… Bir örgüt, örgüte
bir isim, ona bir hedef falan gibi film çekiyor bu adamlar… ve bu filmler
ileride ne tarafa doğru, nasıl çekilecek? Ancak bütün bunlara rağmen
hâlâ bir mağduriyet… Hâlâ mağdurlar… TRT 2’de Fetullah’ın adamları
sabahtan akşama kadar televizyon programı yapıyor. Yatıyorlar, kalkıyorlar,
yapıyorlar. TRT’nin ve devletin tüm imkânları ellerinde…
Yasama, yargı…
Kendilerinin televizyonu da ellerinde… Yüz tane gazeteleri var. İki bin
tane dergileri var. Yüz bin tane bilmem neleri var. Yine de mağdurlar…
Buradan “helal olsun” diyorum yani…
Ergenekon Operasyonu’nda gözaltına alınan bir avukat vardı. Mahkemeden
sonra çıkışta, “Abdullah Gül’ü, Tayyip Erdoğan’ı, Fethullah Gülen’i sevmeyen
bu ülkede terörist ilan edilir” şeklinde bir açıklama yapmıştı. Bu Yasin
Hayal’in avukatıydı. Söylediklerinize paralellik arzediyor.
Onun ne dediğini bilmiyorum. İzlemedim de… Ben şunu söylüyorum. Türkiye,
Fetullah’a biat eden aydınlar ve etmeyen aydınlar olarak ikiye bölünmüş
durumdadır. Fetullah’a biat eden aydınlar, Eser Karataş, Etyen Mahçupyan,
Elif Şafak, Mümtazer Türköne, Ahmet Turan Alkan’a kadar susturulmuş,
onlar sadece askeri küçük düşürmek, başka bir şeyi küçük düşürüp aşağılamak
üzerine kurulu… Bu sistemin ileriki günlerde daha büyük facialara kadar
gideceğini düşünüyorum. Türkiye’deki ciddi bir iç sorun olacağını düşünüyorum.
Fetullah’a bağlı yüz binlerce masum genç çocuk, bizim öz kardeşimizdir.
Biz onlarla aynı camide başımızı secdeye koyacağız ve ülkenin tarihini,
bugününü kardeşçe tartışacağız. Ancak herkes işin farkına varması lazım.
Bunun tehlike olduğunu söylüyorum.
1991 yılında Sayın Salih Mirzabeyoğlu içeriye alındıktan sonra, günlerce
işkenceye muhatap kalıyordu ve işkenceye girenler Fetullahçılardı. Ayağı
mesli olan… İşkence seanslarında yorulan ve gidip namaz kılan insanlardı.
Hakezâ, Salih Mirzabeyoğlu 1998 yılının sonunda gözaltına alındığı vakit
ilk olarak, biraz önce bahsettiğiniz polis şefleri Fetullah’ı ve Enver
Ören’i sormuştu. Onlar hakkında ne düşündüğünü sormuştu. Aynı şekilde
Haber Müdürümüz Fazıl Duygun 301. maddeden yargılandı ve o da cezaevinde.
Onun da yaşamış olduğu birçok hadiselerde, sizin söylediğiniz şeyleri
destekler mahiyette…
Şimdi bunlardan kurtulmamız için, şu çok esastır; herhangi bir şiddet
örgütü veya şiddet örgütü intibaî yaratan bir takım ilişkiler içinde
olduğunuz zaman bu insanların kolay avı olursunuz. Ve bu adamlarda zaten
sizi, “işte bunlar şiddet ibresi, şiddet üretsin” diye uğraşıyorlar.
Terörize ediyorlar.
Tabî, sizin şiddet örgütü kurmanız, şiddete yatkın olmanız için ellerinde
geleni yapıyorlar. Bunu başaramayınca, -sanırım böyle yapıyorlar, bu
da yine benim uydurmam- polisi kendine yakın bir-iki insanın içine
sokarak kendisi bizzat şiddet örgütü kuruyor. Adına işte “Yurtseverler”
bilmem neyi diyor.
“Kuvayi Milliye” diyor…
Mesela… Benim ağzımdan çıkanları aynen kaydedin. Tamam mı?
Peki…
Böyle örgütler kuruyor, onlara iş yaptırıyor. Sonra o yaptırdığı işle,
“bunlar böyle, askeri öldürecek; devleti öldürecek; milleti öldürecek”
falan gibi şeyler söylüyorlar. Burada o yüzden şiddet ve şiddete yakın
örgütlerin gölgesinde kurtulup, şöyle bir şey yapmamız lazım. Bu adamlar
ideolojik fareler… Bu ideolojik fareler, hem yazarlar hem de polis
şefleri… Bu polis şefleri, Türkiye’yi çok kolay işte bu ideolojik,
şiddete yatkın örgütlerin isimlerini kamuoyuna vererek çok büyük haklılık
sağlıyorlar. Ama başka da bir haklılıkları yok. Bizim yapacağımız bunların
soğuk savaştan edindikleri –hani isim veriyorlar, yakalıyorlar- oyunları
bozmak… Mesela bir örnek vereyim size… 12 Eylül öncesinde şöyle mahkemeler
vardı. Bunlardan bir tanesine şahit oldum. Adamın bir tanesinin evinde
demir çubuk bulunuyor ve bunu adam öldürmekten içeri atıyorlar. Adam
hâkime diyor ki, “Niçin?”… “Onunla adam öldürecektin” diyor. Adamın
zannına istinaden… Sizin de bahsettiğiniz birçok örgüt, ifadelerinde
ve konuşmalarında insanların zannından işkence görüyorlar.
Şüphe…
Tabî, bunları yapıyorlar. Korunmanın yolu, onların oyunları ve tezgâhları
şiddet örgütü ve onlarla ilişkili olanların kumpasa getirilmesi…
Türkiye’de en çok takip edilen yazarlardan birisisiniz. Sizi takip eden
birçok gençlerin olduğunu biliyoruz; sizde biliyorsunuz. O gençlere teklif
bir dünya görüşü var mı?
Var, bir dünya görüşüm var. O da şudur: Bizim kuşak, bizden sonraki kuşağa
büyük bir miras verecek. Bu miras bir pratik, ele geçirilmiş bir miras
olmayacak. Düşünce mirasıdır bu… Fas’tan Kazakistan’a, Endonezya’dan
Bosna’ya kadar bu topraklarda demokrasi ve hukuktan yana çıkıp tüm Müslüman
geleneğimizi sahiplenmek; bu topraklardaki “toprak namusu”nu özellikle
bu toprağın Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlığı noktasında “ruh hastası”
derecesinde ülkülerine sahip çıkmalı… Faslılar ülkesine “ruh hastası”
derecesinde sahip çıkacak. Bizde, o da aynı şekilde… Bağımsızlık en büyük
değerimizdir.
Demokratikleşme tezgâhına düşmeyeceğiz.
Bu bağımsızlık mirası, bizim en büyük mirasımızdır. Bu bağımsızlığımızla
biz, bu topraklardaki kültürel geçmişimizi, Müslüman kardeşliğimizi,
Batı’ya karşı, Avrupa’ya karşı onun ahlaksızlıklarından ve bütün siyasî
tehditlerinden koruyacağız.
Bunlar esastır. Ama bütün bu sistemimizle “o şeyhten yana, Suud iyidir,
falan diktatör iyidir”. Hayır!.. Bunları tartışmayacağız. Buralarda büyük
bir demokrasi kültürünün yerleşmesi…
Düşmanı kovup…
Tabi, çünkü dikkat edin Batı senin adına diktatörlerle oynuyor. Şimdi
mesela diyelim ki, Saddam’la ya da Suud’la suud halkını yansıtıyor.
Ya da bunu Fetullah hocayla yapıyor. Fetullah hocaya diyor ki, “Git!..
Şuna oy ver…” O da veriyor. Fetullah hoca parti pazarlığı yapıyor.
Kime oy vereyim diye… Yüz binlerce kişinin oyunu kanalize ediyor. Genel
anlamda söylediğimi şu anlamda da söylüyorum. Bizim için bireysel müslümanlık
artık çok önemli…
Allah’ı kendi içimizde duyalım. Din bizim içimizde olan bir şeydir. Daha
güçlü oluruz, daha sağlam oluruz. Şimdi Allah inancımın yanına Fetullah’ın
ağzına bakan bir Allah inancı olursa o beni rahatsız ediyor. Bakın, ben
de Fetullah’a güvendim, Fetullah da Bush’a güvendi. Özür dileyerek söylüyorum.
“Gidip Bush’un şeyine sarılacağınıza, gidin Allah’ın ipine sarılın” diyorum.
Bunu her zaman söylüyorum. Belki pis bir laftır ama bunu bu pislikte
söyleyeceğim.
Çok teşekkür ediyorum. Çok sağolun…
Biz teşekkür ediyoruz.
Bu toprakların büyük bir heyecanı var. Bize büyük bir miras var. Bunlar
basit laflar değil… Irak orada ölüyor kardeşim. Ayrım gayrım demeden,
bu toprakların bağımsızlığına karşı dilimiz ve gücümüz yettiğince Allah
hepimize güç versin.
Amin...
(Röportaj'ın ilk bölümünü okumak için tıklayınız...)
BARAN
Dergisi 58. Sayısı’ndan (14 - Şubat 2008) |