Prof. Dr. Osman ALTUĞ:
Türkiye Ekonomisi
“Üçkağıt”a Dayalıdır!


Röportaj: Cumali DALKILIÇ - Abdülmetin TORSUN


Hocam geçtiğimiz gün enflasyon rakamları açıklandı. Sizi de geçtiğimiz gün Kanal B’de dinlediğimiz kadarıyla yapılan açıklamalar, gerçek rakamlara dayanan bir açıklama değil. Sanal bir rakam olduğundan bahsettiniz. Neler dönüyor, tabloyu nasıl görüyorsunuz?
Enflasyondan başladınız. Enflasyon üretimle tüketim arasındaki olumsuz farktır. Peki nasıl hesaplayacağız bunu? Türkiye üretimini biliyor mu? Tüketimini biliyor mu? Ekonomisi kayıt dışı. Ne üretimi belli, ne tüketimi belli. Ama bir çok veri ürettiğimizden daha fazlasını tükettiğimizi gösteriyor. Bir malın satış bedeli neye eşit matematik olarak? Çünkü, birisi alıcıdır, birisi satıcıdır; sistem içerisinde. Malın miktarı çarpı fiyatı. Türkiye’de enflasyon hesaplaması bu matematik denklik içerisinde yapılmaz. Şubat ayındaki 768 kalem malın fiyatlarını toplarsınız. Ondan sonra bir de Mart ayını toplarsınız. ‘Şubat’a göre Mart’ta bu kadar arttı’ dersiniz. Bu sadece seçilmiş bazı malların fiyatlarına dayalı bir hesaplamadır. Ama miktar yoksa hesap yoktur. Mesela ‘enflasyon sepeti’nin içine hıyarı alıyorsun. Peki Türkiye’de kaç milyon ton hıyar tüketiliyor? Ne kadar üretiliyor? Biliyor musun? Yok. Kadınların kaş aldırma ücreti var mesela. Kaç milyon hanımefendi kaşlarını aldırır? Belli değil. İğneden ipliğe kadar her kalem malda böyle. Bir de mal grupları o kadar birbirinden farklı ki. Şimdi, tuğla-çimentoyla kadınların kaş aldırma ücretini topluyorsun, hıyarı topluyorsun.

Gemi halatı koyuyor meselâ….
Mesela bir yığın şey koyuyorsun. Koy, ne koyarsan koy yanlış. Çünkü miktarın olmadığı bir yerde hesap yoktur. Dolayısıyla enflasyon sanal bir rakamdır. Ve bu enflasyon rakamı ister yukarıya doğru insin ister aşağıya doğru insin, bunlara dayanarak yorum yapmak son derece isabetsizidir. Onun için Türkiye’de bazı kişiler, özellikle politikacılar, tabiî halka yalan söylemesi lazım. Yalanında bir kırmızısı, bir yeşili, bir sarısı olur. Demek ki çeşit çeşit yalan var. Biri kırmızı yalandır, biri yeşil yalandır, biri sarı yalandır. Sarı yalan, “idare et abi, ya öyledir ya böyle”. Kırmızı yalan, zinhar zaten hiçbir şeyi kale almıyor. Yeşil yalan da mavi gökyüzü satmak için, umut satmak için üretilen bir yalan türü. O halde ilan edilen enflasyon rakamları gerçeği yansıtmaz. Çünkü matematik olarak doğru bir denklem içerisinde değildir. Ve sanal rakamlarla somut gerçekler mukayese edilemez. Şimdi, Türkiye’de her şeyde olduğu gibi herkesin enflasyonu kendine. İşsiz adamın enflasyonu kaç? Kafadan yüzde 100!.. Adamın işi yok çünkü. Sen istediğin kadar yalanı kırmızı söyle, yeşil söyle, sarı söyle hiç fark etmez. Aynı ehliyeti olup da araba kullanamayan adama “Abi şöyle sollayacaksın, böyle sağlayacaksın, şöyle geçeceksin, ondan sonra kendini E-6’da bulacaksın” filan gibi masal. O halde gerçeği yansıtmayan ekonomik göstergelerin sebebi Türkiye’de ekonominin “üçkağıt”a dayalı olmasıdır. Türkiye ekonomisi “üçkağıt”a dayalıdır. Ekonominin iki yanı vardır. Bir üretim yanı yani reel yanı dediğimiz, bir de parasal yanı. Üretim yanı somuttur, parasal yanı ise soyuttur. Çok basit bir şekilde bunları anlatmak istersek, bir ülke düşünün... Bu ülkede 100 tane yumurta üretiliyor. Buna karşılık 100 tane lira basmışsınız. Bir yumurtanın fiyatı kaç? 1 lira. Yumurta üretimini artırmak için ne yapacaksınız? Tavuklara iyi bakacaksınız. Horozların, yani yatırımcıların moralini yerinde tutacaksınız. O zaman yumurta üretimi artar. Yumurta üretimi 100’den 200’e çıkarsa bir yumurtanın fiyatı kaç paraya düşer? 50 kuruşa düşer. Yok, tavuklara bakmazsanız, horozların moralini yerinde tutmazsanız yumurta üretimi düşer. Yumurta üretimi 100’den 50’ye düşerse o zaman bir yumurtanın fiyatı kaç liraya çıkar? 2 liraya çıkar. O halde paranın değerini belirleyen esas unsur üretim yüzdeleridir. Sen şimdi üretimi bir tarafa bırakıyorsun, diyorsun ki “Arkadaş bir yumurta 1 milyondur”. 1 milyonla 1 lira arasında hiçbir fark yok. Çünkü yumurta bir tane. Sonra parayla para kazanma olayına başlıyorsun. İşte devreye faiz giriyor, kur giriyor. Üçkağıt ekonomisi... Üçkağıt ekonomisinde ne yapacaksın? Yalancı şahit bulacaksın. Üçkağıt ekonomisinin üç tane yalancı şahidi var. Bir tanesi enflasyon, yalancı. Yalan demek belki “ayıp” oluyor, sanal dersek daha şık olur. Ben de o zaman yeşil yalana geçiyorum. İkinci yalancı şahit fert başına düşen milli gelir. Efendim, Türkiye hakikaten dünyada tebessümle karşılanması gereken kurgulamalara sahip bir ülke.

Bir komedi dönüyor yani...
Komedi dediğin zaman bir sahne lazım. Artistler lazım. Kötü adam lazım, iyi adam lazım falan. Eskiden Suphi Taner vardı mesela, Ahmet Tarık Tekçe vardı, o kötü adamdı.

Şunun için dedim Hocam, durum ortada, ama öte yandan Maliye Bakanı Avrupa’da “yılın en iyi Maliye Bakanı” seçiliyor...
Ben şimdi onları anlatmıyorum ki, bana ne Maliye Bakanı’ndan. Şahısları geçelim. Siyasetin finansmanını kim yönetiyorsa onlar da o patrona çalışırlar. Ne anlatıyordum, unuttum şimdi?

Fert başına düşen millî gelir…
Haa… Demek ki yalancı şahit, bir enflasyon, iki fer başına düşen milli gelir. Mart ayında dünyada herhalde emsali görülmemiş bir milli gelir olayı yaşadık. Mart 2008’de Türkiye’nin milli geliri üç kere arttı. (Gülüşmeler…) Mart başında 5 bin küsurdu, ortasında 7 bin küsur oldu, sonunda 9 bin dokuz yüz bilmem ne oldu. Yani çok ilginç. Niye? Türkiye’de ekonomi kayıt dışı. Alış belli değil, satış belli değil. Envanteri yok, borcu belli değil, alacağı belli değil. Böyle bir atmosferde milli gelir hesaplanamaz. Bizimkiler de ona göre anketlerle, efendim vaktinde bir milli gelir hesabı yapılmış. Eee, o hesap sanki doğruymuş, onu güncelleştiriyor. Öyle mi güncelleştirelim, böyle mi güncelleştirelim? İşte, Avrupa Birliği’nin hesap tarzına göre mi güncelleştirelim, biz kendimize göre mi bir hesap tarzı bulalım? Diye bir hesap yapılıyor. İyi, tamam diyelim ki bu hesap doğru, çok güzel. Fert başına düşen milli gelir, toplam gelirin nüfusa bölünerek fert başına düşeni bulunur. Peki Türkiye’de gelir dağılıyor mu? Türkiye’de gelir dağılmıyor ki. Milletin başına taş düşüyor, gözlüklü arkadaş senin payına 10 bin dolar düştü. Hızını alamadı. Mart başında 5 bin, ortasında 7 bin, sonunda 10 bin. Şimdi bunu duyan vatandaş, onu ilan eden “Türk büyüğüne” gidip söylese ki, “ya arkadaş ben seni çok seviyorum. Sağlam adamsın, dürüst adamsın. Oyumu da sana verdim. Milliyetçisin, muhafazakârsın, Müslümansın. Ooo harika bir adamsın. Sen doğru söyledin… Müslüman doğru söyler değil mi? Biz öyle biliyoruz. Benim payıma 10 bin dolar düşüyormuş. Oh ne güzel. Ellerinden öper. İki tane çocuk var, bir de hanım var, etti dört! Yani 40 bin dolar. Ya ağa!.. Bu para herhalde bize gelirken yolda ya trafik kazasına uğruyor, ya buharlaşıyor, ya fire veriyor. Demek ki bize gelirken arızalar var. Olabilir. Ya boş ver sen o 40 bin doları da bana bir 40 dolar çak. Akşama eve giderken rahat gideyim.” Bunu ilan eden Türk “büyüğü”nün yüzü kızarmaz mı? yüzü kızaracak olsa bunu söylemez zaten. Demek ki ikinci yalancı şahit fert başına düşen milli gelir. Üçüncü yalancı şahit, asgari ücret. Bir ülke yönetimi asgari ücret ilan ediyorsa, asgari ücretten insanlara iş bulabilecek ekonomik atmosferi de kurması lazım. Türkiye’de Türk insanı asgari ücretten iş bulabiliyor mu?

Bulamıyor.
Bulamıyor. Peki asgari ücretle milli gelir, madem 10 bin dolar düşüyor, asgari ücretin de yıllık 10 bin dolar olması lazım en azından. Asgari ücret ne kadar? Demek ki yalanlar birbirlerini de çeliyor. Onun da adına kuyruklu yalan diyoruz. Dünyada en önemli şey gerçektir. Gerçekten daha önemli hiç bir şey yoktur. İstediğiniz kadar lafları süsleyin, şarkılar söyleyin, şiirler söyleyin. Türkiye’de zaten artık iktisat da “makamında” söyleniliyor. Çünkü ona göre o makamda söyleniyor. Diyor ki “Milli gelirimiz çok arttı. Çok büyüdük.” İyi de kardeşim kim büyümüş? O zaman senin şu yalan enflasyon rakamlarını, yalan büyüme oranını mukayese ettiğin zaman senin enflasyon oranın büyüme oranından daha fazla. O zaman nasıl uyuyorsun? Enflasyon götüren bir şey, büyüme de getiren bir şey. O zaman bir birine mukayese ederseniz büyümenin daha büyük olması lazım. Demek ki büyümemiş. Neyin büyüyor senin; yalanın büyüyor. İşte bunların hepsi yalancı şahit hanesine girer. Bir ekonomi kayıtlı değilse bunu başka ekonomilerle mukayese edemezsin. Efendim, işte Avrupa’da da böyle, Amerika’da da böyle. Yahu “birisi elma, birisi armut”. Senin ekonomin kayıt dışı. Onların ekonomisi kayıtlı. Kayıtlı bir ekonominin verileriyle, kayıt dışı bir ekonominin gerçek olmayan verilerini mukayese edersen, bunu niye yapıyorsun? Yalanı iyi satmak için yapıyorsun. Niye yapıyorsun? “Efendim Kopenhag kriterleri filan... Borcumuzun, milli gelirimizin belli bir oranını geçmemesi lazım. Ee, borç somut, milli gelir soyut. Soyut rakamı somut rakamla mukayese ediyorsun.

Biz de tam onu soracaktık. “Üç kağıt ekonomisi” diyorsunuz. Mesela borsa, faiz, döviz… Sanal bir alem. Siyasi irade bunları dikkate almadan adım atamıyor. Mesai saati bitimini dikkate alarak bir açıklama yapıyor. Yani ekonomi, siyasi yönetimde bu derece etkili mi?
Tabiî. Ekonominin iki yanı var. Bir tarafı alın teri, göz nuru makine sesi. Yani reel. Öbür taraf sanal bir dünya. O zaman şunu söyleyeceksin. Siyasetin finansmanını, üretimde çalışan, reel ekonomide çalışan insanlar mı yapıyor? Yoksa parasalcı ekonomik güç mü yapıyor? Hangisi yapıyor? Siyasetin finansmanını Türkiye’de Türk halkı yapmaz. Parası olanlar yapar. Ve Türkiye’de ister yerel seçimlerde ister genel seçimlerde çok az istisna dışında makamlar yükseldikçe veya listelerdeki yer yükseldikçe ehliyet ve liyakat arayışları başlar. Ne belirler? Para belirler. O zaman bu, halkla ilgili bir demokrasi değil. Demokrasi, halkın yönetime katılması demektir. Halkın seçme ve seçilme hakkı demektir. Türkiye’de Türk halkının seçme hakkı vardır ama seçilme hakkı yoktur. Çünkü parası yoktur. O zaman bizim modelimizin adı parası olanın demokrasisidir, “Parakrasi”. O da kime çalışır? Parası olanlara çalışır. Dolayısıyla siyaseti belirleyen unsur, para yani üçkağıt ekonomisine dayalıdır. Türkiye’deki siyaset maalesef bir çukulata fabrikasına benzer, çukulata fabrikası çukulata üretir. Birini kırmızı birini mavi ambalajlar. Sen hangisini alırsan al, hep o kazanır. Demek ki siyaset dünyasında “mamül çeşitlendirmesi” vardır ama aslında fabrika tektir. Menfaat fabrikası. Biz üç arkadaştık Adnan Kahveci, Recep Yazıcıoğlu rahmetliyle... Bizim bütün isteğimiz her ilde bir kişi bulmaktı ayda 100 lira verecek. 2002 seçimlerinden önce Recep Yazıcıoğlu beraberliğinde bütün Türkiye’yi dolaştık hemen hemen... Türkiye Maden İşçileri Sendikası organizasyonunda… Nerede maden varsa biz oradaydık. Büyük bir hüsnü kabul gördü. Hakikaten halk bize çok büyük sempati gösterdi. Her ilde parası olanlar da bize sempati duydu. İstanbul sermayesi çok büyük sempati duyuyor. Sebep de biz işi iyi biliyoruz. Dolayısıyla onlara daha çok kazandırırız. Tabii biz kimsenin kucağına oturup politika yapmayı tercih etmedik; etmeyeceğiz de. Her ilde hakikaten büyük miktarda finansal destek var diyen vaadler oldu. Ama biz “Hayır” dedik. Biz herkesten 100 lira alacağız ama hiç kimseden 200 lira almayacağız. Dolayısıyla kimsenin kucağına oturmayacağız. Demek ki Türkiye’deki politika finansal anlamda ehliyet ve liyakatin aranmadığı, dayanmadığı bir ortam. Çünkü siyasetin finansörü, “bilen adam” istemez. Bilen adam itirazcı olur. Bilen adam teslimiyetçi olmaz. Onun için de Türkiye’deki siyasetçinin tek bir sermayesi vardır. O da “air kondeyşın”… “air kondeyşın” devamlı açıktır. Devamlı hava basar. Ara sıra kötü kokular gelirse ona da skandal-mkandal dersin. Geçer gider. Çünkü kamu hizmetinde kalite aranmaz. Bu anlayış ortaya çıkmış. Halkımız da apartmanındaki yönetim kurulu toplantısına dahi gitmeyen bir halk.

Kendi hakkını savunmayan...
Evet, yani örgütsüz bir halk. Dolayısıyla örgütlü azınlık örgütsüz çoğunluğu ele geçiriyor. Ondan sonra başlıyor örgütsüz çoğunluk “Ah neyledik? Sizi bize baş eyledik. Başımıza taş eyledik” filan demeye başlıyor, yakınmaya gidiyor. Oysa bunun yolu açık. Dünyada gelişmiş ülkelerde siyaset kayıt dışı değil. Siyasetin finansmanını belli kurallara bağlamış. Almanya’da öyle, AB’ye dahil ülkelerde öyle, Amerika’da öyle. Türkiye’de kimin eli kimin cebinde belli değil. Siyaset izlenen yol demek. Yol izleyebilmek için yolu bilmeniz lazım. Türkiye’deki siyasetçi yolu bilmeyen adam. Ama adamları konuşmaya gerek yok. Onlar sahnedeki insanlar. Film aynı film. Senaryo aynı senaryo. Sinema aynı sinema. Sadece sahnedeki aktör değişiyor veya esas oğlan değişiyor. Değişen bir şey yok.

Siyasi ve ekonomik olarak bağımsız mıyız?
Ne demek… insan kendisi bağımsız olmak ister. Sen bağımsızlığı arzu etmiyorsun ki. Siyasetin finansmanını halk yapmadıkça, parası olan yaptıkça Türkiye’deki siyaset parası olanlara bağlı bir siyasettir. Para kimde varsa ona bağlıdır. İçerden olmuş, dışarıdan olmuş, yeşil olmuş, kırmızı olmuş, mavi olmuş... Hiç fark etmez. Onun için bağımsızlık için halkın böyle bir arzusu olması lazım. Halk da bu arzusunu ne yapıyor? Gündeme getiremiyor. Aslında içi yanıyor, hissediyor ama bunu örgütleyemiyor. Türkiye’yi dolaşırken dediler ki geniş kitleler “Ya siz bu işe soyundunuz da sizin de bir avantanız olması lazım.” Ya arkadaş bizim bir avantamız falan yok. Olamaz da. “Ee o zaman o büyük götürücülerden alın bize verin.” Biz de dedik ki “Adam gibi üreteceğiz. Adam gibi paylaşacağız. Herkes sofradan alacak.” “Yok abi biz sofradan atılanı almayız” Bu anlayış ile bir siyasi oluşum maalesef gerçekleşmiyor. İşte biz bu tezadı, bu çelişkiyi gidermek için... Zannediyor ki insanlar, mesela biz memleketimize hizmet etmek falan istemiyoruz. Ne olacak ki ya? Biz onu da anlatamıyoruz. Ya hu kardeşim benim hiçbir şeye ihtiyacım yok. Hakikaten yok. Ben 12 yaşımdan beri sanayiciyim. Yürekse yürek, bilekse bilek, bilimse bilim. Hiç kimseye eyvallahım yok. Benim için Türkiye’nin en başındaki adamla sokakta yer süpüren adam arasında hiçbir fark yok. Affedersin tuvalet bekçisi arasında hiçbir fark yok. Hiç!.. Çünkü ehliyet ve liyakat meselesi. Bugün bakıyorsun ehliyet ve liyakat... Dinimizde İslamiyet’te çok önemli kurallar var. Bunlardan bir tanesi de Nisa Suresi’nde dile getirilmiş. Yüce Rabbim diyor ki “İşi ehline verin”

Evet…
Kime söylüyor bunu? “Emir”e söylüyor. Bunun anlamı; sen araştır bul, işi en iyi kim biliyorsa ona ver. Hadi diyelim ki bu emir’in kafası fazla çalışmıyor, salak. İşi bilmeyen bir adama dedi ki “Bu işi sana veriyorum. Genel müdür yapacağım seni, müsteşar, bakan yapacağım, başbakan, cumhurbaşkanı yapacağım” Şayet işi vermek istediği kişi gerçekten müslümansa “Bu benim işim değil” diyecek ve o işi reddedecek. Ama “sui misal misal olmaz” meselesi, tersine sui misal Türkiye’de misal olur. Yahu o adam genel müdür olduysa benim müsteşar olmam lazım. O adam bakan olduysa benim başbakan olmam lazım. O adam başbakan olduysa benim cumhurbaşkanı olmam lazım. Türkiye’de herkes kral. Hiç vezir bulamazsın. Aranmayan tek şey ehliyet ve liyakat. Herkes her şeyi ister. O zaman dinin kurallarıyla bu arzu çelişiyor. Ama İslâm dinindeki temel kural son derece tutarlı, yerinde ve dinimizin kalitesini gösterir. Ama bu konuları ne yapalım ki? Tersine işte türbanı konuşalım. Ehliyet, liyakat konuşulur mu yani. İslâm’da ehliyet ve liyakat var. Ee, İslâm’da türban var mıydı, yok muydu? Türbanı çenenden mi bağlayacaksın, öbür taraftan mı bağlayacaksın? Ya, insanoğlu geldiği gibi gider. Çırılçıplak gelip çırılçıplak gider. İnsanın utanacak bir tarafı varsa Allah zaten utanacak tarafını yaratmaz.

Siz söylemiştiniz. Şerefin kaybı sadece inancı öldürmüyor, insan yok oluyor.
Onun için bunlardan her birini ayrı ayrı değerlendirmek gerekiyor. İşte bu şekilde mesela Türkiye Anayasası, cumhuriyetin temel niteliklerini demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti olarak tanımlamış. Son derece doğru, son derece tutarlı bir tanımlama. Ama Türkiye demokrat bir ülke mi? Biraz önce söyledim; parası olanların demokrasisi olduğuna göre Türkiye demokrat bir ülke değil. Efendim işte bir parti çok oy almış da, bu demokratmış da, demokrasiymiş de, birilerinin başka bir şeyler yapması demokrasiye aykırıymış. Ne alakası var ki? Ne alakası var? Halk yok ki burada. Sadece işte beyni yıkanan halk. “Damardan girme” var. Demokrat değiliz. Laik bir ülke miyiz, olma çabası içerisindeyiz. Sosyal bir devlet miyiz? Sosyal kelimesi iki kökten oluşuyor; “sos” ve “yal”. Bir tarafta “sos” yiyenler, bir tarafta “yal” bulamayanlar. Demek ki bir sosyal devlet değiliz. Hukuk devleti miyiz? 13 milyonun işsiz, 18 milyon gencin bekâr olduğu bir ülkede ne maddi hukuktan ne de ilahi hukuktan bahsedilemez. Genç bir nüfusa sahibiz. Millet “Allah, Allah” diyor. Yani bunun artık hukuku mu kalmış. Ama bunları konuşmayacaksın. Demokrasiyi konuşmayacaksın. Çünkü o zaman siyasi partileri konuşursun, siyasi partilerin finansmanını konuşursun... Laiklik? Oo, Her tarafa çekebilirsin. Lastik gibi. Rahat konuşursun. Sosyal devlet konuşulur mu ya? Bunlar ne demek? “Bu kavram yabancı bir kavram zaten ya hu. Türkiye sosyal olabilir mi?” Millet bilmiyor ki garibim sosyalin ne demek olduğunu. Sosyali konuşana ya komünist derler, ya başka bir şey derler. Muhakkak bir şey derler yani. Çünkü egemen güçler bunların konuşulmasını istemezler. Hukuk devletinin konuşulmasını istemez. O zaman demek ki yanlışımız anayasamızda değil. Anayasayı bu anlamda eleştirmenin de anlamı yok. Bunlar genel kabul görmüş çağdaş kurallar. Biz ama hep çağdaşlık peşindeyiz. Atatürk de “muasır medeniyet” demiş. Ya kardeşim demek laikliğin çağdaşlığı mı olur? İslâm dininde Allah diyor ki, “Kulun kulu sınav etmeye hakkı yok” O kadar! Sen kimsin de beni sınav ediyorsun? Senin bana Müslüman demeye de hakkın yok, gayri Müslim demeye de hakkın yok, dinsiz demeye de hakkın yok. Sen hem hakim hem savcı hem gardiyan olamazsın. İnsanoğlu bir tek Allah’a hesap verir. O da tek yanlı bir hesaptır. Allah boşuna mı her birimize iki tane melek tayin etmiş. Adına da Katibin Melekleri demiş. Birisi günahımızı kaydediyor, birisi sevabımızı kaydediyor. Birisi borcumuzu kaydediyor, birisi alacağımızı. Birisi gelirimizi, birisi giderimizi. Nisa Suresi’nde Allah diyor ki “Yazdım borcunu. Yanında da iki tane şahit olsun. Katibe müdahale etmedim.” Demek ki İslâm ekonomisi kayıtlı bir ekonomi. Peki bugün ekonomi niye kayıt dışı? Siyaset niye kayıt dışı? İslâm dininde kayıt vardır. Allah diyor ki, “Ben taştan, kayadan hesabını sorarım” diyor. Çünkü taş o anlamda sesi en rahat çeken ve en uzun saklayan bir nesne. Japonlar Paris’te Louvre Müzesi’nde Napolyon’un sesini arıyor. Sesleri detone olarak kaydettiler. Açmaya bakıyorlar. Biz ne yapıyoruz? İşte esas soru bu. Adamlar 1800 senesinde elektriği kullanmaya başlamışlar. 1897’de elektronik ve katot tüpüne geçmişler. Yani televizyona geçmişler. Biz ne yapmışız? 1897’de onlardan jeneratör almışız. İstanbul’u aydınlatmışız. Aşağı yukarı 100 yıl sonra onların makinesiyle İstanbul’u aydınlatmışız. 300 yılda ne icat etmişiz? Lafın dışında, şarkının dışında, türkünün, şiirin dışında, ağzı laf yapan siyasetçinin dışında ne üretmişiz, ne icat etmişiz? Dolayısıyla adamlar bize demiri makineye dönüştürmüşler ve demiri makine olarak altın fiyatından daha pahalıya satmışlar ve satmaktalar. İşte demir fiyatıyla altın fiyatı arasındaki fark bizim onlara verdiğimiz “akıl tazminatıdır, icat tazminatı”dır. Ama bunlar konuşulur mu be kardeşim. Bak bunun yerine türbanı konuşalım. Değil mi? Üniversitelerden gençlerimiz mezun oluyor, işsiz. Peki işsizler türbanlı mı olsun türbansız mı olsun? Sakallı mı olsun sakalsız mı? İşte bütün olay bu. Akıl… rasyonellik dediğimiz olay.

Sahte bir gündem söz konusu.
Ne yapacaksın? Gerçeği zinhar konuşmayacaksın. İnsanların ağzına sakız vereceksin, suni gündem yaratacaksın. Ve insanlar o sakızı çiğneyecek. Sakız ağzında acıyacak onu atacak. Sonra yeni bir sakız vereceksin. Sakızsız bırakmayacaksın.

Mesela en son Asya’da bir kriz patladı. Sonra bunu “durgunluk, dalga” diye telaffuz etmeye başladılar. Amerika’da başlıyor, oradan Avrupa’ya yayılıyor ve dünya geneline yayılıyor.
Bütün bunlar yalancı şahit aramak. Diyorum ya sen burada neyi icat ettin? Var mı senin bir icadın? Neyi ürettin? Yok. Efendim biz çok iyiyiz, o kadar çok üretiyoruz, o kadar fevkalade ki Türkiye’de gelir dağılımı, Türkiye’de adalet... Türkiye’de işsizlik, yoksulluk yok. Bunların hiç birisi yokmuş gibi hemen bu ortaya çıkan sorunları birilerine fatura etmemiz lazım. Siz hep haklısınız; siz Türkiye’yi iyi yönetirsiniz ama şu Asya’daki kriz olmasa, Amerika’daki kriz olmasa. Üretim ve tüketim arasındaki fark onların da yansımaları vardır. Ama stoklarım çoktur. İşte stok elimde kalır. Yok ki sende, stok falan yok ki. Onun için her topu taca atacaksın. Topu ne yapmak lazımmış? Taca atmak lazımmış. Bunlar işte “küreselleşme, dalga, kırılma” bak laflara bak… Ulan dalga neymiş, dalga mı geçiyorsun? Kürselleşme neymiş? Küreselleşme, global yaşam. Bunun dört çeşidi var. Bir tanesi kültürel globalleşme. Adam ne yapıyor? İşte ona Hollywood rüyası da derler. Eski Amerikan filmlerinde onlar nasıl giyiniyor? Blucin giyiniyor. Hadi bizde öyle şey giyinelim. Onlar ne kullanıyor? Biz tereyağı kullanıyoruz onlar margarin kullanıyor. Hadi biz de margarin kullanalım. Böyle bir tüketim kalıplarını belirliyor. Sonra o senin tüketim eylemini değiştiriyor. Kendi mallarını satmaya başlıyor. İşte bu kültürel globalleşmedir.

Önce bir moda belirliyor, benimsetiyor, “alt tabaka” kullanıyor. Hocam bu IMF, Dünya Bankası’ndan kurtulamaz mıyız? Mesela Arjantin kurtuldu.
“Ne demek ya? Niye kurtulacakmışız? Benim işim var ya niye kurtulalım? Biz onlarla yaşıyoruz. Biz onları çok seviyoruz. Çünkü biz onlara borçlanıyoruz.” Dünyadaki en yüksek faizi ödüyoruz. Ödedik, ödedik, ödemedik, çoluk çocuk ödesin diyoruz. “Türkiye’nin borç ödeme sorunu yoktur. Türkiye borcunu ödemez ki. Ne gerek var. Böyle bir şey yok. Türkiye Cumhuriyeti’nde en büyük devlet adamı, Türkiye Cumhuriyeti’ni en çok borçlandıran devlet adamıdır. En kıymetlidir o.” Çünkü bugünkü nesiller yesin, gelecek nesiller ödesin. Faiz dünyada yüzde 5’ler civarında, Türkiye’de yüzde 18,5. Dolar bazında yüzde 20’yle borç alıyor. Olmadı borsa da yüzde 42 veriyor. Ne oldu şimdi? Ondan sonra diyorsun ki bu IMF’den nasıl kurtuluruz. Yahu kardeşim adamın işi bu. Sana da çok güzel servis veriyor. Daha ne yapsın yani? Kurtulma yine IMF’yle olur. (Gülüşmeler) Sonra her şeyi IMF’ye fatura ediyoruz. Bu da alışkanlık... Türkiye’yi yönetene değil, Türkiye’deki siyasi anlayışa, ekonomik anlayışa değil. “Onlar normal, hepsi düzgün.”

IMF ile ilişkiler...
IMF aslında teknik bir kuruldur. 1944’te kurulmuş. Türkiye de onun kurucu ortağı. 6 Mart 1997’den sonra ise bütün gelişmeler hep palavra sıkmaya bakıyor. Çünkü sözleşmeye bağlılık ilkesi gereği taahhüdümüzü ifa etmeliyiz. Türkiye 97’den beri kaç kere AB’ye girdi, kaç kere Ankara’da kırmızı halılar çekildi. Kaç kere AB’ye girdik, giriyoruz, onu da hallettik diye. Avrupa Birliği’nin temel kuralları, bir, ekonomisi kayıtlı olacak. İki, halktan vergiyi doğrudan alacaksın. Dolaylı vergiyi mümkün olduğu kadar azaltacaksın. AB’nin yeni girenlerle birlikte aldığı dolaylı vergi yüzde 35, dolaysız vergi yani gelir üzerinden aldığı vergi yüzde 65. Türkiye’de dolaylı vergi yüzde 75, dolaysız vergi görünürde yüzde 25. Türkiye’nin gelir üzerinden aldığı vergi toplam bütçe gelirleri içerisinde yüzde 2,25. Çünkü 70 milyon nüfus var, vergi dairesine kayıtlı, vergi ödeyen kişi sayısı bütün holdingler, bankalar filan dahil, kooperatifler de var bunun içerisinde, ne kadar biliyor musunuz? 3,5 milyon. Ve bunun sadece 250 bin tanesi, kooperatifleri de dikkate almazsak 200 bin kişi bilanço esasına göre defter tutar. Yani Türkiye Cumhuriyeti’nin iyi kötü hesap sorabileceği kişi sayısı 200 bin.

Gerisi kaçak.
Yok istemiyor ki… ondan sonra diyorsun ki “Kardeşim ben özel sektör eliyle Türk insanına iş bulacağım.” Doğru bir tercihtir. Sonra da müteşebbisi, yoksul halk kitlelerini hedef gösteriyorsun. Türkiye’de vergi kayıp ve kaçağı yüzde 66’dır. İyi de kardeşim bu kaçta kaçın yüzde 66’sı. Yüzde 2,25’in yüzde 66’sı. Tabii bu yüzde 2,25 iktisadi devlet teşekkülleri hariç olmak üzere bütçeye intikal eden gelir ve kurumlar vergisi hariç. Bir cebinden bir cebine devletin. Zaman içinde onları ayıkladığımız zaman ki onunla birlikte zaten yüzde 5’i geçmez.

Bankalar 2002’de battı, içi boşaltıldı. Bunun yanında her şey yolundaymış gibi kredi kartları, tüketim piyasası…
Bankalar faslı yine Türk halkının ağzına verilmiş bir sakızdır. Zaten ne yapacaksın ki? Millete diyorsun ki “daha çok tüket, daha çok tüket, daha çok tüket” Millette diyor ki “kardeşim benim daha çok tüketebilmem için senin bana daha fazla gelir sağlaman lazım.” Sistem de diyor ki “Yok arkadaş, sen tüket”.
Ee, nasıl tüketeyim? Tüketici kredileri var, işte alıyor. Millet de zaten işsiz güçsüz olduğu için ne yapacak? Bir şekilde geçinecek. O zaman işte tüketici kredilerine yöneliyor. O, zaten ödemek için almıyor onu. Ama bir başka olayla karşılaşıyoruz. Aile boyu sorun… emmisi, dayısı, yeğen kefil oluyor.. Çocuk, ana-baba, bilmem ne... Bir kredi kartının borcu geliyor, başka bir kredi kartından çekip onu ödüyor. Veya gidiyor başka bir yerden vadeli alıyor peşin satıyor. O şekilde ödüyor. Ve aile boyu bir sorun haline geldi. Çünkü herkes birbirine kefil olduğu için. Ee, tabii. Şimdi, dayın sana kefil olmuş, sen borcunu ödememişsin. Dayının evine haciz gittiği zaman dayın geliyor “Ya arkadaş, gözünü seveyim oğlum, sen niye bu kadar para harcıyorsun? Ödeyemeyeceğin borcun içine girdin de bizi de yaktın” diye dayın da kan kusuyor. Toplumsal şey başlıyor.

Bunun sosyolojik ayağı son derece mühim.
Tabii son derece mühim. Aslolan, bir sistem çok çeşitli tercihler içerisinde, usûlüyle, konuşulabilir. Komünist olabilirsiniz, kapitalist olabilirsiniz, liberal olabilirsiniz. Herhalde iş bulan sistem yaşar, iş bulamayan sistem gider. Temel sorun demek ki bankalar sorunu değil.
Temel sorun iş bulma sorunudur. Bankaların görevi, halkın küçük tasarruflarını, sanayici ve iş adamları eliyle üretime katkıda bulunmaktır. Türkiye’de ters. Yani bankalar para alır, para satar. Bankaların fonksiyonu şu anda bankerlik.

Küçük bir kalabalık aynı anda bankalara gidip paralarını, mevduatlarını çekecek olsa...
O mümkün değil. Kanundur ekonomide. 1 milyon kişi para yatırır, 10 kişi çeker. Dolayısıyla 1 milyon kişinin parası duruyordur. Her gün 10 kişi, 20 kişi çekiyor. Ve bu bir tarzdır. Sen de ne yaparsın? 1 milyon kişiden topladığın paranın yüzde 10’unu tutarsın, geriye kalanını satarsın. Ondan sonra devamlı böyle bir sirkülasyon olur.
Türkiye’nin sorunu ekonomik model sorunudur. Düşük kur, yüksek faize dayalı bir ekonomik model. 12 Aralık 1999’da uygulamaya girdi. O gün bugün tatbik ediliyor. Bu sistemde çok çeşitli manipülasyonlarla doları düşük tutarsın. Dolar düşük olursa ithal mallar Türkiye’ye, tüketiciye son derece ucuza gelir. Böylece adamların ürettikleri, tüketeceklerinden fazla gelişmiş ülkeler gibi. Makinesi, teknolojisi yüksek, sermayesi yüksek. Fazla üretimini ne yapacak bu adam? Atmak mı satmak mı? Atsa zaten kendi ülkesinde bir yığın çevre maliyetlerle karşı karşıya gelecek. En iyisi satmak. Satması için senin ülkende kurların düşük olması lazım. O zaman senin ülkene satar. Hele bir de vadeli verirse “on numara”dır. Hele bir de tüketici kültürü gelişmemiş bir toplum; ne son kullanma tarihinden haberi var, ne bilmem neden haberi var. İlacın bile tarihine bakmaz. O zaman atması gereken malını bir güzel sana satar. Bu süper marketler durup dururken yerden fışkırmadı. Böylece yerli üreticiyi sürer geçersin. İşçiyi sürer geçersin. Bu bir modeldir. Ecevit’in başlattığı bir model. Aynı modele bugünkü hükümette devam ediyor. Modeli konuşacağız. İlla ki temel şart para kayıtlı olacak.

Hocam son olarak, çözüme dair neler söyleyebilirsiniz?
Çözüm, kayıtlı ekonomiye geçeceğiz. Herkesin ve her kesimin gelir vergisini incelemesini yapacağız. Herkese her çeşit masrafını, vergi matrahını, vergi numarasını vereceğiz. Ekonomiyi hamiline yazılırdan nama yazılır hale getireceğiz. Ve çok kazanandan çok, az kazanandan az vergi almak şeklindeki yanlış sloganı terk edeceğiz.
Çok kazanandan da az alacağız, az kazanandan da az alacağız. Adam niye çok kazansın ki sebepsiz elinden alacaksan.
Var mı böyle bir şey? Müteşebbisin önünü açacaksın. Beş milyon işsiz ortaya çıktı. Ne yapalım? Beş milyona iş bulmak için en az 1 milyon 250 bin yeni iş yeri açmak lazım. Bunun için de iki tane tabuyu yıkmak lazım. Bunlardan birisi vergidir, öteki bürokrasidir. O halde daha az vergi, daha az bürokrasi, kayıtlı ekonomi. Bunun için de modeli değiştireceksin. Kişileri konuşmak, olayları konuşmak değil.


BARAN Dergisi 70. Sayısı’ndan (8 Nisan 2008)