Osman Bey, “uluslararası terör” diye bir kavram Amerikancı iktidarların
söylemlerinde sürekli yer alıyor. Bunun yanında “uluslararası terör”
kapsamında bir takım işbirliği anlaşmaları çerçevesinde saldırılar yapılıyor.
Hâl böyleyken iç hukukun geçerliliği, bağımsızlığı, varlığı da söz konusu.
Bu çerçevede gerek iç hukukun, gerek uluslararası hukukun meşruiyetine
dair neler söyleyebilirsiniz?
(Besmele, salavât ve duâ...)
Bunların iç hukuk, uluslar arası hukuk dedikleri şu anda sadece Amerika’nın,
zorbalık, terör devletinin işine geldiği şekilde, İsrail ve Amerika neyi
uyguluyorsa o bütün hukukların üstüdür. Bunu unutmayın. Hakim güçler
için kuvvet, menfaat, küfür, şirkten başka bir şey yok. Tek tanıdıkları
budur onların. Fakat bizler için, mustazaflar için, yönetilenler için,
aldatılan, baskı altında tutulan insanlar için, Müslüman olsun, gayri
Müslim olsun, kim olursa olsun, bunlara geldiği zaman “dur, hukuk” diyorlar.
Çünkü kanunlarını istedikleri gibi yorumlayıp istedikleri gibi sündürüyorlar,
istedikleri gibi tevil yapıyorlar. Zaten biliyorsunuz, yüksek mahkemeler
tevilci başı. Demokratik düzenlerdeki Anayasa Mahkemesi, Yargıtay aslında
tevilci başıdır. Düzeni korumaya geldiği zaman tevilci başıdır. Ha, bunların
bir takım objektif, doğru kararları var. yani salt olaylarda doğru. Mesela
bizim 3 dönüm arazi benim mi, yoksa o tarlayı ihlal etmiş olan senin
mi? Tamam, burada geliyor ölçüm yapıyor kadastro mühendisi. Diyeceksin
ki, “Ya bak işte doğru karar verdi.” Zaten yanlış verse onun menfaati
ne ki? Yani Osman’ın olsa ona ne, Ali’nin olsa ona ne? Bunlar da insanları
aldatma versiyonudur işin. Fakat bunların kendi yalan düzenleri, sahte
ilahları açığa çıkacağı zaman, otoriteleri sarsılacağı zaman, bu çok
adil geçinen yüksek mahkemeleri tevilci başı kesilir. Hiç ummadığın yorumlarla
gerçeği ters-düz ederler.
Hukuku duruma göre tevil ediyor, durum neyi gösterirse…
Kesinlikle. Bakın şu anda ne Türkiye’de hukuk var ne de uluslar arası
düzeyde. Ben size örnek vereyim. Irak’ta Mehmet Yılmaz isimli bir Türk’ü
vurdular. Yanında bir Batmanlı Mehmet Beşir’i vurdular. Bir hafta sonra
ailesini Ahmet Sancar adında bir Türk Irak’tan aradı. Dedi ki “Ben
çok zor durumdayım, benim peşimdeler.” İki Türk’ü vurduktan sonra aradılar.
İki Müslüman öldü sonra aradı bu çocuk. Akrabası bizim derneğimize
başvurdu bunların. Ve Amerika çıktı “Mehmet Yılmaz’ı vurduk” dedi,
sonra da “Ahmet Sancar’ı da beraber vurmuştuk” dedi. Halbuki bu arada
Ahmet telefon açtı Türkiye’ye. Bütün bunlara rağmen Türkiye’nin Dışişleri
Bakanlığı’na defalarca dilekçe verdim. “Mehmet Yılmaz sizin Adana mahkemenizde
beraat etmiş bir vatandaşınızdır. Siz niye Amerika’ya ‘Benim vatandaşımı
niye vurdun’ diyemiyorsunuz?” dedim. Bir soru bile soramadılar. İşte,
hukuk bu mu? Yani burada istediği adamı Amerika uluslar arası düzeyde
takır takır kurşuna dizecek, operasyon yapacak, çatıştığına dair hiçbir
delil ortaya koymayacak ve bu adamın mücahid olduğuna, orada savaştığına
dair… Bunlar çok şerefli, müsbet kavramlar. Benim burada anlatmak istediğim,
burada cihadı inkâr ettiğimden değil, anlıyor musunuz?
Onların hukuk ilahını yerin dibine geçirmek için konuşuyorum. Hani senin
hukuk ilahın vardı. Doğru düzgün uluslar arası hukuk, iç hukuk vardı.
İç hukuka göre beraat ettirdin adamı. Kendi vatandaşın, Gaziantepli,
öbürü Batmanlı, öbürü Adıyamanlı. Niye üç kişiyi vuran Amerika’ya “Hangi
delille vurdun benim vatandaşımı?” diyemiyorsun?
İşgalin ve sömürgenin boyutların gösteriyor.
Tabii. Bakın, ben hapisten çıktıktan sonra dilekçe verdim. Yedi aydır
dilekçeme cevap veremiyorlar. “Bu konuları kimse konuşamaz” diyorlar.
Gidiyorum Dışişleri Bakanlığına, hangi kapıya gitsem “Lütfen bu konuları
biz konuşamayız” diyorlar, dilekçeyi o diyor “Bana verme” öbürü diyor
“Bana verme”. Dilekçeyi alamıyorlar. Hani anayasada dilekçe hakları
vardı bunların? Hepsi sahtedir kardeşim, hepsi sahte. Sonra, Amerika’nın
şu an uyguladığı uluslar arası hukuku size açıklayayım. Türkiye’de
sahte bir demokrasi olduğu için, az-çok insanlar delil yoksa serbest
bırakılıyor, biz bunu kabul ediyoruz, biliyoruz. Delil varsa biraz
tutulursun, delil yoksa bırakılırsın. Türkiye’de şimdi bu uygulanıyor.
Ama bakın şimdi, yine bunu hakim hegemonyanın, hakim tağutların menfaatini
ihlal edince bu kuralları nasıl ihlal ediyorlar? Amerika geldi, burada
anlaşma yaptı Türkiye’yle.
Demokrasi diyerek zaten bir sömürgeleştirme yapılıyor.
Tabii..
Amerika’yla ikili anlaşmalar var. bu anlaşmaların kamuoyundan gizli
kalan yanları da var. Mesela 5 Kasım itibarıyla ve takip eden tarihlerde
Amerika ziyaretlerinde hangi maddeler üzerinde görüştükleri de ortaya
çıkmaya başladı. Bir takım operasyonlar oluyor. Ankara’da oldu, yargısız
ifnaz oldu. En son Antep’te şahit olduğumuz gibi yargısız infazlar mevcut.
Yani Felluce’de, Ramadi’de, Bağdat’ta, Musul’da, Kerkük’te yaşanan Amerikan
teröründen farksız manzaralarla karşılaşıyoruz memleketimizde. Bu konuda
neler söyleyeceksiniz?
Güler Kömürcü de yazmıştı Akşam Gazetesi’nde. Zaten bu tür yazılar yazdığı
için tutukladılar, göz dağı verdiler. O gazetecinin çeteyle falan alakası
yok. Başkalarının alakası var, ben şimdi birilerinin çetesini aklayacak
değilim. Ama böyle operasyonlarda nasıl ki bir gasp çetesi operasyonunda
Av. Osman’ı tuttu, hapse koydular, orada evi soyulan kadınlar geldi mahkemeye,
“Bu avukatı niye getirip benim davamla karıştırıyorsunuz? İçinden çıkılmaz
hâle getiriyorsunuz” dedi. Ve müşteki, evi soyulan adamın, kadının avukatı
cübbesini çıkardı, “Av. Osman’ı siz bu davada haksız yere birleştirip
yargıladığınız için istifa ediyorum” dedi. Zabıtlarda var, çıktı gitti
mahkemeden. Bakın, bunların haksızlıkları bu derece. Aynen böyle gazetecileri
de tutuyorlar, “En yakın operasyon hangisi? Bunu nereye yakıştırırız?”,
filan operasyon, orada uslandırıyorlar. Şimdi o kadın gazeteci yazmıştı,
CIA’ın Türkiye’yle yaptığı Amerika’nın işbirlikleri, FBI’ın ayrıca Ankara’ya
büro açması…
Gizli anlaşmalar…
Tabii, 11 Eylül’deki uçakları kullanan mücahidler Türkiye’de eğitilip
gittikleri için, bütün pasaport ve vize işlemlerini burada yaptıkları
için Amerika bunları fena derecede azarladı ve cezalandırdı. Ondan
sonra “Sizin MİT’inize, hiçbir şeyinize güvenmiyorum ben, bundan sonra
bunlarla çalışmayacağım. MİT bize ne kadar emek sarf ediyor. (Örneğin
iki yüz adam) Ben bu adamları Türkiye’den kendim işe alıp çalıştıracağım”
dedi. Bunları yazmıştı o kadın, Akşam Gazetesi’nde var. Ve şu anda
Ankara’ya resmi büro açtı FBI biliyorsunuz ve bu şekilde sokaktaki
bir Türk vatandaşını işe alıp Amerika kendisi çalıştırıyor. İkinci
bir husus, “Sizin mahkemelerinizde bazen demokrasiyi abartıyorsunuz,
doğru düzgün kıvıramıyorsunuz. Mücahidler beraat ediyor bu ülkede mahkemelerde
bazen” dedi. O zaman Amerika anlaşmayı yaptı. Dışarıda, dünyanın neresinde
olursa olsun, “cihad bölgelerinde ve bu bölgelere açılan yollarda ne
kadar Türk bulursam vururum” dedi. Şu anda Türk mücahidler için vur
emri var. Üç tanesini orada vurdular ve hatta gelip dört tanesini Antep’te
vurdular. Amerika’nın yargısız infaz hukuku aynı şekilde burada da
uygulanıyor.
İşgal hukuku…
Tabii, yani burada mahkemelerde serbest bırakıldığı için mücahidler,
dünyanın çeşitli bölgelerine cihada gidenler, bunlar nerede bulunursa
orada yargılanacak daha doğrusu orada vurulacaklar.
Antep’teki operasyon öncesinde Amerikan Büyükelçisi Tayyip Erdoğan’la
görüşmüştü. Orada bir takım bilgiler aldığı ortaya çıktı. Kimse şöyle
demedi: “Burası bağımsız bir ülke, bağımsız bir yargısı, bağımsız bir
hukuku var. burası müstemleke kanunlarıyla mı idare ediliyor?”
Bu hükümeti kuranlar, bunların partisini kuranlar, George Bush’un sırtını
sıvazladığı Egemen Bağış'lar, Cüneyt Zapsu'lar, Ömer Çelik… Bunlar hep
Amerika’da eğitim görmüş. Bunların hocaları Zaman Gazetesi’nin yazarları,
bunlar İbrani üniversitelerinde doktora yaptılar biliyorsunuz. Bunları
herkes biliyor, bunların durumları bellidir. Bunlar içeride bir takım
zinde güçlerden korkularından gittiler, daha kötü durumlara sardılar.
Yağmurdan kaçan doluya tutulur. Şimdi daha kötü yerlere kul, köle oldular.
Yazıklar olsun.
İncirlik başta olmak üzere ülkemizdeki yüzlerce işgal, terör üslerinden
Müslümanlar dünyanın çeşitli ülkelerindeki işkencehanelere sevk ediliyor.
Doğu Avrupa’da bunlardan çok sayıda mevcut olduğu ortaya çıktı, Guantanamo
gibilerinin haricinde yani. Bunların yanında F tipi cezaevleri nasıl
bir özellik taşıyor? Türkiye’deki F tipi cezaevlerinde son durum nedir?
Malumunuz şimdi Kırıkkale’ye de yaptılar bir tane. Sincan’daki Müslümanları,
İslâmî Hareketçileri ve diğerlerini, kafalarına, gözlerine vura vura,
kırarak, işkence ve dayakla Kırıkkale’ye sevk ettiler. Kandıra’daki Müslümanları
şu anda Bolu ve diğer cezaevlerine dağıtıyorlar, Eskişehir’e, Edirne’ye.
F tiplerinde düzen artık üç müslümanın bile bir arada kalmasına tahammül
edemiyor. Şu anda bu cezaevlerinde üç kişi bir arada, yani Allah’la halvetine
devam ediyor, ilmî çalışmasına devam ediyor, kaderine razı olmuş. Hiç
olmazsa bu şekilde kendini irşad ediyor Müslümanlar. Buna bile tahammül
edemediler. Şu anda derneğimize yapılan başvurulardan, Sincan’daki olaylardan
biliyoruz. Sadece Kırıkkale’ye gidemedim, oraya da gideceğim. F tipindeki
Müslümanları da dağıtıyorlar. Yani bir PKK’lı, bir çeteci, bir Müslüman…
Bu şekilde olmalarını istiyorlar. Ama diğerlerine fazla diş geçiremiyorlar.
Yazıklar olsun, bu dışarıda müslümanım diye gezenlere bunlara duyarsız
kalıyor. Tabii bunlar hapislik. Tağuta karşı gelmeyi duyunca bacakları
tir tir titriyor. Ondan dolayı bunlara ses çıkaramıyorlar. Bunlar şu
anda varsa yoksa işte karı-kız birlikte masa başında kurabiye yiyerek
eski “İslâmî hareket”in anılarını anlatmakla meşguller. Yazıklar olsun,
hapishanelerdeki bu durumlarla ilgilenmiyorlar.
F tipi cezaevlerindeki yönetmeliklerde bir takım “iyileştirmeler” yapılacağına
dair bir süre önce yönetmelik çıkmıştı. O zaman, AKP’nin birinci döneminde
Adalet Bakanı Cemil Çiçek’ti. Onun verdiği bir takım sözler oldu, hatta
Av. Behiç Aşçı ölüm orucuna ara verdi.
Onları da aldattılar.
Uygulamada görülür bir şey yok. Bunun yanında cezaevlerinde bilgisayar
bulunabiliyor. Bir yandan iyileştirme derken bir yandan Adalet Bakanı
Şahin’in “Bilgisayar var ama interneti yok” şeklinde komik bir açıklaması
olmuştu. AKP’nin T.C hukuku, ceza hukuku-kanunu nereye gider? AKP samimimi
sizce?
AKP konusunda size ben şunu söyleyeyim. Deniz Baykal ve meydanlarda yüz
binleri dolduran bu laik-inançsızların bir tek doğru sözleri var. ona
ney biliyor musun? AKP’nin din istismarı yaptığı. Bu çok doğrudur. Bunu
bütün mücahid alimler söylüyor. “Nerde demokratik yolu benimsemiş, İslâm’dan
dönmüş eski Müslüman varsa Allah’a yemin ederiz onlar dini kullanıyorlar,
istismar ediyorlar. Laiklerin bu sözü doğru” diyorlar.
Bakın bu kesinlikle doğrudur. Bunlar, AKP, Allah’ın dini İslâm, Kur’an’daki
metot ve Hz. M.....d’in uyguladığı yolu terk etti. Bunların bu yoldan
döndüklerini herkes biliyor zaten. Demokrasi dininde ve onların metoduna
göre, J. J. Russo’nun dinine göre ben hizmet edeceğim dedi. Şimdi soruyorum,
niçin mertçe kalkıp bunu açık söylemiyor da hâlâ “İnşallah, Maşallah”la
Müslümanlığı fırsat bulunca bakıyor, az bir şey korkuları gidince yavaş
yavaş söylüyor dil altından, diğer taraftan çıkıyor 24 saat laiklik,
demokrasi, cumhuriyet, her türlü İslâm dışı şeyi kusuyor, içindeki gerçek
inancını. Milyonlara sadece bir inşallah, maşallahla işi yutturmaya çalışıyor.
Bu din istismarının ta kendisidir. Bu ülkedeki, bu demokratik yollara
gidenler, eski Müslümanlar, şimdi dinden dönmüşler, bu yolu istismar
ediyorlar.
6 yıldır iktidardalar, “inşallah, maşallah” diye diye müslümanların
imanını çaldılar.
Sadece imanını çalmadı. İncirlik’ten havalandırdığı uçaklarla Bağdat’taki
kadınlarımızı, çocuklarımızı yerin dibine geçiriyor. Şimdi Mersin’den
gelen gemilerle Amerika’nın bütün uçak yakıtlarını veriyor, ayrıca orada
yakıtı dönüştürüyor rafineride. Konya’daki bütün un fabrikaları, Anadolu’daki
bütün un fabrikaları Amerikan askerlerine börek-çörek yapıyor.
Yazıklar olsun, zehir zıkkım olsun onlara o paralar. Ve Müslüman, İslâmcı
şirketler adı altında da hükümetten kemik kapma yarışındalar. Amerikalılara
ihale, börek-çörek yetiştirme yarışına giriyorlar. Yazıklar olsun bunlara.
Şimdi soruyorum ben size, önüne portakal suyuyla rakı konuyor bu başbakanın
ve rakı içmiyor, portakal suyunu içiyor. Müslüman çocuğun kanını niye
içiyorsun? Yazıklar olsun sana. Rakı içene de lanet olsun fakat o rakıdan
da yüz binlerce daha aşağılıktır, daha büyük cinayet, daha büyük küfürdür.
Vallahi bir müslümanı öldürmeye yardım eden, kırkda bir mesabesinde bile
iştirak edene Allah lanet etmiştir, Cehennemden çıkarmayacaktır. Bu durumda
her gün ölen yüz binlerce Müslüman bu hükümetin sayesinde ölüyor. Sözde
İslâmcı hükümet, hanımının başı kapalıymış. Ben soruyorum size, sizin
mahallenizi kana bulayan, gasp eden, kadınların ırzına geçen insanlara
yardım eden bir adam çıksa, dese ki “Benim hanımım kapalı, bana seslenmeyin”
dese siz af mı edeceksiniz onu?
“Bizim ırzımıza geçti, çocukları öldürdü, evleri soydu ama çeteye yardım
eden adamın hanımının başı kapalı, biliyor musunuz?” mu diyeceksiniz?
Portakal suyu mu içiyormuş, zehir zıkkım içsin! Bize ne çocukların kanını
içtikten sonra.
İşte bunların din istismarının ispatı budur kardeşim. Yazıklar olsun!
Hadi buna destek veren var ise, bu hükümeti savunan, İslâmcı diyen var
ise Allah onun çocuğunun başına getirir onları.
Allah’tan korksun! Orada bomba patlayıp ölüyor, bunların çocukları da
servis otosunda kamyon çarpıp ölüyor. İkisi de belirlenemiyor. Kader
işte! Ama aklı olan bunu anlar. Akılsız, beyinsiz, gözü, kulağı mühürlenmiş
birisi bunu anlayamaz. Bu kaderdir, Allah’ın kaderi devreye girecektir.
Bakın, Allah bunlarla bu milleti imtihan ediyor.
İlahi adalet!..
Resûlüllah (s.a.v) “Allah’a yemin ederim, ya Allah yolunda cihad edeceksiniz.
Ya bir mücahide yol vereceksiniz. Ya da bir mücahidle, şehidin ailesine
kefil olacaksınız, geçimini sağlayacaksınız. Yoksa Allah tarafından
gelecek belayı bekleyin” dedi. Bunların başına her gün bela geliyor,
anlamıyorlar.
Hala gidiyorlar, demokrasi dinine göre onları destekliyorlar. Neymiş?
Portakal suyuyla, rakı konunca, portakal suyunu içiyormuş! Ariel Şaron
da domuz eti yemiyor. O da yemiyor. Ne fark eder yani? Almanların hükümeti
de bunlardan daha iyi belediyecilik yapıyor. Kanalizasyonları daha sağlam.
Bunların zaten ülkeyi kattığı, Müslümanları aldattığı konu ney? En iyi
kanalizasyonu bunlar yapıyormuş. Yazıklar olsun size! Kanalizasyoncular.
Sizin dininiz bu mu? Almanlar bunlardan daha iyi hizmet yapıyor.
Öte yandan avukatların durumu... Siz de bir süre cezaevinde yattınız.
Van’da ölümle tehdit edildiniz. Aylık Dergisi’nin yazarlarından Murat
Tetik, avukattır kendisi. Şu anda “terörist” diye İzmir’de cezaevinde.
Fetullahçı hareket üzerine yazdığı deşifre edici yazılar yüzünden dikkat
çekmişti. Bir komployla cezaevine koyuldu. Öte yandan başka bir avukat,
Ergenekon adı verilen operasyonda Av. Fuat Turgut, Beşiktaş’taki Ağır
Ceza Mahkemesi çıkışında “Biz Fettoşu sevmediğimiz için terörist ilan
edildik. Bir de Abdullah Gül’ü” demişti. Anayasa Mahkemesi’nden başlayarak
bugün hukuki alandaki Fetullahçı kadrolaşmaya dair gözlemleriniz nelerdir?
Zaten biz sürekli oralarda görev yaptığımız için, bilhassa terörle mücadele
birimlerinde, hemen hemen yüzde 90’ını ele geçirdiler emniyet teşkilatının.
Şimdi orada ülkücülerle birbirleriyle çekişiyorlar. Bu çekişmede, ülkücü
polislerle, Fethullahçı polislerin çekişmesinde, bize görev yaparken
ayan beyan bir çok deliller veriyorlar zaten. Kimi zaman bir taraf, kimi
zaman diğer taraf, birbirini alt etmek için bize delil de veriyorlar,
açıklama da yapıyorlar. Biz bundan da istifade ediyoruz, bizim görevimiz
de bazen kolaylaşıyor. Biz avukat olarak hangi tarafı yenersek, diğer
taraf gelip bizi tebrik ediyor zaten. Çok açık söylüyorum.
Bunların Hrant Dink cinayetinde açığa çıkan kavgaları da olmuştu.
Tabii, tabii. Bir müslümana susma hakkı kullandırdım, Terörle Mücadele
Şube Müdürlüğünde. Onun ağzından hiçbir şekilde ifade alamayınca içeriye
korumalarıyla, pardösülü, asık suratlı bir adam girdi. Herkes hazır
ola geçti. Benim karşıma geldi. Herkes ayağa kalktı, ben kalkmadım
tabii. “Bana bak, derin devleti biliyor musun ulan sen?” dedi. “Bir
gün seni ölü bulacaklar, gebermiş, bir yere atılmış bulacaklar, kafasına
sıkılmış!” dedi. Bak şimdi, bu, bu şekilde beni tehdit etti. Ben de
kendisine, Allah’a tevekkül ederek, “Bana bak, senin yüreğin var mı
lan?” dedim. “At bir yumruk da göreyim. Fransızlar seni oyar. Avrupa
Birliği seni ve devletini ne hale getirir. Eğer yüreğin varsa hadi
bir yumruk at bana göreyim” dedim.
Vallahi var ya adam kar gibi eridi böyle karşımda. Benzi değişti, çıktı
gitti. Kudurarak gitti. O sırada tabii, bu kadrolaşma çekişmesi var ya,
herhalde bu öbür kesimden, hangi kesimden olduğunu bilemem ama bunlar
birbirleriyle yarıştığı için, odadaki polislerin bir çoğu onun arkasından
çıktı, “müdürüm, amirim” diye...
Bu sırada bir tanesi kalktı geldi, “Ulan Allah’ına kurban senin be!”
dedi. “Senin memleketin neresi? Söyle, oraya tayin olacağım. Oranın insanlarına
hizmet edeceğim” dedi. Polisin birisi bana bunu diyor, sadece o tavrımdan
dolayı. Oradaki çekişmeleri biz çoğu zaman bu şekilde gözlemliyoruz.
Fakat bizim tevekkülümüz Allah’adır.
Fakat büyük ölçüde şimdi bunlar etkililer. Biz, adaletli davranmadıkları
için, Müslümanlara zulm ettikleri için, insanların hanımlarına, çocuklarına,
uykuda kafalarına silah dayadıkları için...
Van’da bir bacının, kocasıyla beraber yatan bir bacının kapısını kırdılar,
kocası yataktan fırladı, bacımız uyanamadı. Kafasına namluyu dayayarak
uyandırdılar. Allah lanet etsin onlara! Yazıklar olsun onlara! Bizi burası
ilgilendiriyor. Bunların neci oldukları değil bizi ilgilendiren... burasıdır
ve bunların hesabını Allah soracaktır.
Derneğinizin, İHADER’in çalışmaları ne durumda? Halkın hukuki çarpıklıklara,
hukuksuzluklara karşı, siyasi, sosyal meselelerde takipçi olması, bilinçli
olması için neler tavsiye edersiniz?
En son yaptığımız bir çalışma var. Derneğimize üç değişik başvuru yapıldı.
İtirafçı tanık, tanık koruma programı çıkarttı bu hükümet, 6 ay sonra
yürürlüğe girecek diye. Önümüzdeki aylarda yürürlüğe giriyor. İtirafçı
sanıktan farklı. Önceki itirafçılık kanunları sanıkla ilgiliydi. “Ben
filan grubun içindeyim” diye ifade verenler için geçerliydi. O biraz
zordu. Grubun içinde olmadıkça biri iftira, çamur atamıyordu kimseye.
Çünkü “Ben içindeyim” diyecekti, sanık, durumunu anlatacaktı. Bakın bu
çok önemli. Bunun Baran’ın da, Aylık’ın da üstüne gitmesini, Müslümanları
bilinçlendirmesini istiyorum. Bu konuda raporlar yazıyorum, size de göndereceğim
inşallah. Şu anda itirafçı tanık yasasını çıkarttı bu hükümet. Bu yasayla,
“grubun içindeyim” demeye gerek yok. “Ben sadece bunları biliyorum, komşusuyum,
bir vesileyle ben bunların bakkalıyım, berberiyim. Ben bunların sokağından
geçiyordum. Ben bu örgütü, bu Müslümanları tanıyorum. Şöyle, şöyle bir
şebeke kurdular” dediği anda, bu itirafçı tanık olacak. Türkiye’yle ikili
anlaşması olan ülkelerin istediğini de verecekler.
Kişisel sorunu var mesela...
Tabii, iftira atabilecek. Şu anda kanunda yazıyor. Türkiye’nin ikili
anlaşması olan ülkelerde kendisine av alınacak, itirafçı tanıklık yapanlara
maaş bağlanacak. Mevcut işinin aynı şartlarda –değişik bir iş ve maaş
değil- aynı mesleği ve tezgahı başka ülkelerde kurulacak. Yüz şekli
değiştirilecek. Hatta ikinci dereceye kadar akrabaları... Ana, baba,
çocuk, hanım birinci. Kayınpeder, kayınvalide, kardeşler de dahil isteyenler
varsa aynı ülkeye yerleştirilecek.
Bu derece kapsamlı bir şekilde kendi insanını kuşatıyor devlet. İftiranın
yolunu açıyor. Menfaatperestlik uğruna insanları gammazlamanın, buradan
çıkar elde etmenin yolunu açıyor. Yüzlerce, belki binlerce insanı bu
şekilde mağdur edecekler. Ve şu anda derneğimize başvuran üç kişi, kendilerine
terörle mücadelenin gelip, bir tanesine İspanya’dan ev almayı teklif
etmişler, orada iş kurmayı teklif etmişler. Yeter ki etrafında bulunan
Müslümanlarla ilgili “Hiçbir bilgimiz yok, bize bilgi ver. Bu konuda
yardımcı ol.
Senin istediğin şekilde yüzünü değiştirelim, kimliğini değiştirelim”
demişler. Biz bunlarla ilgili olarak savcılığa da suç duyurusunda bulunduk.
Bizde de bu kişilerin başvuruları mevcut. Şimdi bunları, eğer ikna edebilirsek,
basının önünde bunlara yapılan hain şerefsizce teklifleri açıklattıracağız.
Bunları hep ifşa ettireceğiz ki insanlar uyansın. Fakat kabul etmezlerse
bu açıklamalarımızla yetineceğiz. Müslümanlar dikkatli olsunlar. Şu anda
dört bir yanda itirafçı tanık arıyorlar.
Stalin’in Rusya’sında bile bu kadar olmamıştır.
Evet. Şu anda bunu kanun düzeyine çıkardılar. Her türlü imkanı sağlayarak
bu şekilde tuzak kuruyorlar.
Son olarak eklemek istediğiniz bir husus var mı?
Lafımın başında söylediğim gibi hukuk ilahının ne kadar sahte olduğunu
görüyor musunuz? İnsanlara tanınan savunma hakkı, deliller olmadıkça
mahkum edilmeyeceği...
Delil mi istiyorsun? Al, sana bir tane satılmış, soysuz tanık. Bitti.
Bu mu hukuk devleti?
Yazıklar olsun!.. Sahte ilah, hukuk devleti değil. İşte bunlarla insanları
mahkum etmenin yolunu açıyorlar şu anda. Son söyleyeceğim, Hasbinallah
ve nimel vekil...
Allah’tan daha güzel bir ilah yoktur.
Allah’tan başka güvenecek hiçbir ilah yoktur. Ondan ayrılmayalım. Allah’ın
yolunda sebat edelim.
Dua edelim, Allah bizi bu şekilde Müslüman olarak öldürsün. En büyük
kazanç, servet budur.
BARAN
Dergisi 60. Sayısı’ndan (28 - Şubat 2008) |