Serdar Bey, özellikle Akşam’da yayınlanan yazınızdan başlamak istiyoruz.
“Kansız olmaz” diyorsunuz. Ne kansız olmaz, niçin kansız olmaz?
Yazıda da aslında temellendirmeye çalıştım. Türkiye Cumhuriyeti adını
verdiğimiz şu andaki rejimin kurucu felsefesi var. Her ne kadar darbelerle
kesintiye uğrasa da nihayetinde bir temel anayasa var. Yani bir temel
fikriyat var. O temel fikriyat, biraz kafayı çalıştırıp, biraz tarih
okursak 88 yıl önce 90 yıl önce hangi siyasi, ekonomik, ideolojik çatışmalar
üzerine gelişti ve bunun karşısında kim nasıl durdu? Bu emperyalist paylaşımda
bir grup insan bir araya gelip, neyi nasıl değiştirdi ve çok ciddi kan
döküldü.
Hepimizin, kendini Türk olarak tanımlayan herkesin atalarının, dedelerinin
hatta çok da uzağa gitmeye gerek yok, kanını döktüğü, her şeyimizi verdiği
bir süreçte o metin ortaya çıktı. Ben ona o çerçevede bakmıyorum. Yani
gerçekten bu felsefi bir yaklaşımdır ve tam bağımsızlığı savunan bir
yaklaşımdır.
Herkesin farklılıkları dışlayarak vatanseverlik ortak paydası üzerinden
tesis ettiği müştereklik...
Evet, dolayısıyla şu andaki AKP iktidarının da ortaya çıkış şartlarına,
son beş yıldır büyük bir “başarıyla” sergiledikleri performansın temel
etkilerini eğer değerlendirirsek ben bu son türban konusunda attıkları
adımla temel, ruh sorunu olduklarını düşünüyorum. Bunun ben tam tersi
Türkiye’nin o günkü yani 80-90 yıl önceki şartlarla bugünkü zamanın durumunu
kavramak adına söylüyorum böyle bir uyum sağlanabilir ama bunu AKP gibi
kendini İslâmcı diye çevrelere sunan ve bir yandan da aslında doğrudan
işbirlikçi olanların bu kadar basit yapamayacağını düşünüyorum. O yüzden
de tarihe bakın, bu işler hep kanla olur, kanla olacak diyorum.
Tam bu noktada Sayın Genelkurmay Başkanı Amerika’da bir açıklama yapmıştı.
Biz bunu kapaktan vermiştik. “1919 şartlarındayız” demişti. Çok önemli
bir açıklama. Sizin yazınıza paralel değerlendirdiğimiz vakit daha bir
ehemmiyet arz ediyor. Bu söz üzerine ne diyeceksiniz?
Bunu söyleyen Büyükanıt mıydı?
Evet...
Ben öncelikle bir çok insandan farklı olarak şu andaki komuta kademesine
bel bağlanmasını, herhangi bir şekilde onlardan medet umulmasını, sözleriyle
değil yaptıklarıyla değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Yani
e-muhtıra veren de bunlar. Dolayısıyla ciddiye almıyorum, ciddiye alınmaması
gerektiğini düşünüyorum. Kişi her zaman kendisinin etrafına bakmalı
diye düşünüyorum.
Türban hadisesini anladığım kadarıyla anti-emperyal mücadeleyi sulandırmak
maksadıyla ortaya atıldığını düşünüyorsunuz. Yanılıyor muyuz?
Evet.
Yani Amerikan’ın varlığını, işgalini meşrulaştırmak ve anti-emperyal
ruhu sulandırmak maksadıyla “İslâmcı” hükümet tarafından bilinçli olarak
ortaya atıldığını düşünüyorsunuz.
Şimdi bu sizin söylediğiniz cümledeki kavramlara teker teker bakalım.
Ne İslâmcı bu hükümet... Ne de bize anti-emperyalist diye sundukları
şeyler anti emperyalist, bizatihi emperyalizmin kendileri bunlardır bence.
Çok açıktır bu çok nettir. Tartışacak bir şey yoktur. Sadece kimlerle
yatağa girdiklerine bakmak gerekir diye düşünüyorum. Yani görünen köy
kılavuz istemez. Sevr’de kim bize neyi dayattıysa aynı ideolojiler, Amerika’sı,
İngiltere’si, AB’si, aynı yapı sonuçta karşımızda. Bunlar da gücünü oradan
alıyor. Yani bugün İsrail’in yaptıklarını bunlar açık açık tel’in edebiliyorlar
mı? Bunu söyleyebiliyorlar mı? İsrail siyonisttir, şeytandır diyebiliyorlar
mı? Diyorlardı gençliklerinde, demiyorlar şimdi. Ben bu bir turnusol
kağıdıdır diye düşünüyorum. Dolayısıyla milli bir politika olmadıklarını
düşünüyorum. Milli olmadıklarını düşünüyorum, samimi de bulmuyorum.
Peki yüzde 87 Amerikan düşmanlığını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bence en büyük paradoks burada. Çünkü birey bazında bence bireyde bir
çürüme oldu, bir bozulma oldu. Yani Kemalist ideolojinin en büyük yanlışlarından
biri kültürel taşlarımızdan birini çekmesi oldu. Yani nasıl ki o çağın
gereğine göre kaçınılmaz bir şekilde diyanet denen kurum o cemaatlerin
bir takım tasavvufî hareketlerin eline ikram edildiyse, o ister istemez
bireyi çürüttü. Mesela ben imam hatiplere karşı değilim. Niye değilim?
Çünkü o kadar önyargılı olmamak gerekir diye düşünüyorum. Ben kendi
çocuklarımdan, kızlarımdan görüyorum, özel okullarda okuyorlar ve ideolojik
olarak, hayata duruş olarak bir bozulma içindeler. Disiplin algısı
içinde değiller. Ha... İmam-hatip bunu ne ölçüde verir, bilmiyorum
ama bu kadar önyargılı değilim. Bir yandan da tabi, imam hatiplerin
yetiştirdiği kuşakların bugün Ankara’nın yönetim kadrolarında olduğunu
düşünürsem de oradan da bir hayır beklemiyorum. Açıkçası nereden bir
ümit göreceğiz, nereden bir çıkış yolu bulacağız bilmiyorum ama bir
şekilde de o yolun kendi kendine açılacağını düşünüyorum ben. Çünkü
o maya bu topraklarda var diye düşünüyorum.
Yine Tayyip Erdoğan’ın Madrid’de veya Batı’da yapmış olduğu bir açıklama
var. “Biz batının ahlaksızlığından başka hiçbir şey almadık” diye. Ve
buna dair çok güzel bir yazınız vardı.
Şimdi asıl ahlaksızlığı yapan bence o yüzde 87 dediniz ya, o cümleyi
tam bitiremedim onu biraz açayım. Aslında tam olarak örtüşüyor bu ikisi.
O yüzde 87 bir yandan Amerika’ya karşı, Amerika’nın bu bölge için, Müslümanlar
için, Türkler için bir tehlike olduğunu görüyor, hissediyor. Irak’ta
bir milyon insanı öldürdü, Bosna’da öldürdü, tecavüz etti, Afganistan,
Pakistan... Yani bunlar bizim kardeşlerimizi öldürdüler. Şaka değil!..
Aynı adamlar günü geldiği vakit, orada kültürel bir bozulma var belki
bilemiyorum ama anlamak gerekir, o bireyi incelemek gerekiyor. Adeta
bir sadaka kültürüyle, kredi kartı borcu... Bu televizyonların çok büyük
bir etkisi olduğunu düşünüyorum. Yani 90’lı yıllardan itibaren o kadar
çok televizyon, o kadar çok eğitimsizlik, içi boşaltılmış bir eğitim
sistemi, insanları öylesine bir köleleştirme sürecine soktu ki körü körüne,
o Marx Weber’in tespiti vardır, yığınlar, sadece kendi geleceklerini
düşünen şuursuz kitleler... O hale getirilmiş olduğunu düşünüyorum. Ve
sorduğu vakit görüyor, “evet Amerika bir tehdittir, Müslümanları öldürüyor,
yarın bir gün bu adamlar beni de öldürebilir” diye düşünüyor fakat sandığa
gittiği vakit de “benim iki ay sonra kredi kartı borcum var, ben aç kalırım”
korkusuyla o mührü oraya vuruyor. Ben bunu bu kadar açık görüyorum. Ama
bıçak kemiğe dayandığında evet ekmek önce gelir ama ekmekten önce gelen
şeyler de olabilir diye düşünüyorum. Dolayısıyla eğer birleştirirsek
her ikisini, ben bir yandan çok ümitsiz gibi gözükmekle beraber hâlâ
bu toprakların mayasına inanıyorum.
1 Mart tezkeresinde siz gazeteciydiniz ve o süreci çok daha yakın takip
ettiniz. 1 Mart tezkeresinin hemen öncesinde Yaşar Yakış ki kendisi o
zaman Dışişleri Bakanıydı, “Bağdat’a ilk bomba düşer düşmez paramızı
isteriz” şeklinde bir açıklaması vardı. Fakat bu çok unutturulmak istenen
bir şey, çok fazla insanların görmediği, bilmediği, duymadığı, en azından
unutturuldu. Buna siz ne diyorsunuz?
Bunların ne ilk ne de son bu tür ifşaatları. Benim “Neo-Takiyye” diye
bir kitabım var. orada mesela ısrarla bunu yazıyorum. Hakikaten sadaka
ister gibi gidip öteki mahallelerde köpeklik yapan bir anlayış bu. Gidip
Beyaz Saray’da “bana üç lira ver, beş lira ver.” Ali Babacan bu pazarlığı
yaptı mı, yapmadı mı? Karşılığında bir şey istendi mi, istenmedi mi?
İlla yazılı metinlere bakmak gerekmiyor. O bomba nereye düşüyordu acaba...
onu düşünüyor mu bu insanlar bilmiyorum. Tarih, Allah’tan bir yandan
da yazılı bir tarih, çok güçlü bir şekilde geliyor. Bunları yazacak diye
düşünüyorum.
“Camiler kışlamız müminler asker” diyen Tayyip Erdoğan’ın Irak’ı işgal
eden Amerikalı askerlerin memleketlerine dönmesi için dua eden bir insan
haline gelmesini, bu süreci nasıl değerlendiriyorsunuz? Mesela 28 Şubat
bu mânâda bir kırılma noktası olabilir mi? Aynı şekilde Recep Tayyip
Erdoğan’ın birkaç aylık cezaevi macerasından çıkar çıkmaz ilk mülakatını
Zaman Gazetesi’ne vermesini, orada yapmış olduğu ifşaatları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bir kere hazin buluyorum ama bence sanıldığından daha uzak Fethullah
Gülen cemaatine. Abdullah Gül daha yakın diye düşünüyorum. Bir çok gösterge
var. Uzun uzadıya anlatmak fırsatım olmaz ama hep yazılarımda da bunu
savunuyorum. Yani o büyük bir operasyondu. Tayyip Erdoğan’ın cezaevi
sürecinde nasıl yetiştiğine, hangi süreçlerden, hangi eleklerden o noktaya
geldiğine bakarsak, ilişkisini çok iyi kuran, birey düzeyinde, partisine
son derece hakim, son derece karizmatik ve yakın çevresi tarafından bence
çok çok kötü istikamette götürülen, yönlendirilen bir kimse olarak görüyorum.
Ama aynı şeyi Abdullah Gül ile ilgili söyleyemeyeceğim. Abdullah Gül
çok açık bir şekilde, özellikle Cumhurbaşkanlığı sürecinde bence Tayyip
Erdoğan’la ayrı düşmüştür.
Ben 1994 yılında Washington DC’de görevliyken, Star’ın temsilcisiyken
orada bir think thank’de, kapalı bir toplantıda yaptığı konuşmayı çok
iyi hatırlıyorum. Orada Abramowizt’in gözlerinin içine bakarak bir grup
think thank’teki Amerikalıya, Musevi’ye, ki o zaman Erbakan’ın en yakınlarındaydı,
“Bizim muhalefette değil, iktidarda ne yaptığımıza bakın. Yeni bir yüzyıl
kuruluyor, duvar yıkılmış, tek kutuplu bir dünya ve sizin bu coğrafyada
ılımlı İslâm projesine ihtiyacınız var. Biz her türlü desteği veririz”
dediğini çok iyi hatırlıyorum. Bu konuşmayı kulaklarımla duydum, gözlerimle
gördüm. Yani o günden bugüne grafiğe bakıyorum...
İstikrarlı...
Çok istikrarlı, o yüzden de “başarılı” buluyorum.
Peki yakın zamanda Tayyip Erdoğan’ın Madrid’de yaptığı bir
konuşma var. Zaten türban tartışmasını Madrid’de başlattı. Kimse
o Madrid’deki toplantıyı sorgulamadı. O toplantı “Medeniyetler İttifakı”
toplantısıydı. Ve “İslâm’ın bozulan imajını” düzeltme amacına matuf
olarak Recep Tayyip Erdoğan oradaydı. Bu medeniyetler ittifakı, biraz
öce bahsettiğiniz ılımlı İslâm, Abdullah Gül’ün 1994’te vermiş olduğu
söz, Fetullah Gülen hareketi, parçaları birleştirdiğimiz vakit nasıl
okumamız gerekiyor?
Dediğim gibi makro bir plân var. Kimileri buna Büyük Ortadoğu Projesi,
kimisi GOP diyor Genişletilmiş Ortadoğu Projesi ama nihayetinde bu coğrafyada
Sevr’le çizilen ve bir türlü bitirilemeyen bir hesap var. Bunu sadece
enerji havzalarının kontrolü olarak okumamak gerekiyor.
Bundan ibaret değil.
Değil, kesinlikle değil. Bu sadece ayaklarından bir tanesi. Yani küresel
düzeyde Amerika’nın bu askeri, endüstriyel, ticari kompleksinin ayakta
kalmasına dair bir yapı değil bu. Ötesi de var. Ha, bunu da kimileri
Evanjelizme götürüyor, Siyonizme götürüyor, bir çok yere götürebilirsiniz.
Bir din savaşı şeklinde de okuyabilirsiniz. Ama birkaç ayağı olduğunu
düşünüyorum. Eskiden ben buna çok komplovâri yaklaşırdım. Şimdi bakıyorum
benim çok suçladığım, kendimi de revize ediyorum bu anlamda, çok gerçeklik
payı taşımaya başladığını düşünüyorum.
Hazin olan şey şu: Doğdukları andan itibaren, bulundukları çevre itibarıyla
Türkiye’deki o milli mücadelede İslâmcı kanatta, İslâmcı damardan gelen
tâ Milli Nizam’dan bu yana gelen ve sistemle sorunu olan ve bunda da
samimi bir sorunu olan yani Erbakan’ın üzerinde görebileceğimiz yapının
yani hakikaten anti-emperyalist, anti-Batı yapının içinden çıkan bu kuşağın,
bu bir kuşak çünkü, çeşitli belediyelerde, bürokraside, eğitimde, sanayi
dünyasında, iş dünyasında gördüğümüz bir sürü insan, on binlerle ifade
edebileceğimiz kadın veya erkek bunlar artık paraya tamah eden, paranın
nereden geldiğini sorgulamaksızın muazzam ekonomik güce kavuşmuş ve ahlâksızlaşmış
bir yapı haline geldiler. Bence hazin olan şey bu!..
İslâm’ın profanlaştırılması, sekülerleştirilmesi olarak okuyabilir miyiz?
Evet. Yani “ılımlı İslâm” diye bir proje sundular ve kulaklarından ağızlarını
fışkıracak kadar da dolara boğuldular. Bunların Suudi Arabistan’daki
o rejimle, Arap ülkelerindeki o üst yapılarla ne farkı var diye düşünüyorum.
Yani o petro-dolarlarla aynı kirli sermaye. Bunu bir samimiyet terazisine
vurduğunuz vakit, öbür tarafta kan var. Bu çok acı bir şey. Ve bunu
kendi vicdanlarıyla nasıl hesaplaşıyorlar, inanın anlamakta zorlanıyorum.
***********
“İki Taraf da Türbanı Kullanıyor”
Serdar Bey, Türban yazınızda geçtiği gibi
türban taraftarlığı bir yandan anti emperyalist ruhu sulandırırken
laiklerin türban karşıtlığı ne anlama geliyor? Yani orada gizlenen,
örtülen bir şey olabilir mi? Sahte kutuplaşmalar mı var acaba?
Tabii ki var. Türban karşıtları dediğiniz o mitingleri yapan, Tandoğan’dan
başlayıp, İzmir... Ve milyonlarca insan toplandı, gayet de büyüktü.
Ben baktığım vakit o tarafta da şunu göreceğim. Buna Ömer Taşpınar
“anakronik” diyor, yani çağın gerisinde kalan. Cüneyt Arkın filmlerinde
kolunda kol saatiyle Battal Gazi’yi oynaması gibi “anakronik” bir
yapı olduğunu söylüyor. “Çağın ruhunu yakalayamamış kitleler” diyor.
Bir açıdan haklı olduğunu düşünüyorum. Çünkü Kemalizm 80 yılda
ciddi bir takım erozyonlara uğradı. Bizim sorunlu olduğumuz iki
ana damar var. Nedir? Birisi etnik sorun diğeri İslâmî sorun. Türban
bunlardan çok küçük bir örnek, sembolik bir değer taşıyor.
Bugün bizim yapmamız gereken şey, cumhuriyeti kuran kadronun temel
felsefesini yakalamaktı. Aslında bu tam bağımsızlığı savunan ve
anti emperyalist bir hareketti. O çağa göre bir takım adımlar atması
gerekiyordu ve attı. Bugün o kadroları doğru okuyan yapının -bunu
sol da yapabilir illa sağın yapması gerekmiyor- İslâm’la ilgili
bizim derdimizi, türbanı mı serbest bırakıyorsun? Bırak. O kitleleri
asıl bence şu anda ciddi bir şekilde kullanıyorlar. Tıpkı diğer
taraf gibi. Her iki tarafında aslında bulaşacağı ortak bir zemin
fazlasıyla var.
Batıcılık...
Batıcılıktır. Temel zemin budur. Bunun tek şeyi bizim dibi bulmamız.
Yani ancak ekonomik olarak durgunluktan sonra belki bir çöküşten
sonra iki taraf bir araya gelecek. Dediğim gibi kanlı olacak
derken ben bunu söylüyorum. Bu kaçınılmaz bir sona doğru gidiyor.
Hem öteki uca fırlatılan Kürtler gibi, hem öteki uca fırlatılan
İslâmcılar gibi. O tarafta tamamen kutuplaşmış, atomize olmuş,
daha doğrusu yoğunlaşmış, yoğurulmuş bir vaziyette.
**********
|
“Türban Tuzaktır” yazınızda “Türban tuzağına düşmeyen Türkiye’nin önünü
açar” dediniz. Bunu biraz daha açar mısınız?
Şu; demin söylediğim cümle aslında tam da o. “Türban tuzağı” dediğim
şey o, yani İslâmcılar da bu tuzağa düşüyor bence, aynı şekilde laikçi
Kemalistler de düşüyor. Her iki tarafında uzlaşması gereken şey, birinci
mesele bu. İkinci mesele türban meselesinde olduğu gibi Kürt meselesi...
Yani bizim şunu yapmamız gerekiyor bir an önce. Sen etnik kimlik mi yazdırmak
istiyorsun? Buyur yazdır etnik kimliğini. Arkasından referandum yapalım.
Bugün Türkiye’de yüzde otuz mu yazdıracak etnik kimliğine Kürt. Aynı
yüzde otuz ertesi gün referanduma gidelim ve diyelim ki “Peki, sadece
Kürtler oy kullanacak ve kim ayrılmak istiyor?” Bakalım o zaman ne çıkacak?
Bize dayatılan ve bize sunulan bir takım sembol üzerinden çarpışmanın,
çatışmanın tamamen ben temelsiz olduğunu düşünüyorum.
Vahim olan en tepedeki üst kadroların bunu kullanıyor olması. İşte İslâmcıların
bazıları, AKP’liler, bir takım sol aydınlar...
Türban tartışmalarının başladığı ve oylanacağı günden bir gün önce Amerika
bir açıklama yapmıştı. Afganistan’daki hadiselerden dolayı Amerika, Amerika’nın
vermiş olduğu mücadelede müttefiklerinin bu mücadeleye omuz vermesi gerektiğini
söylüyordu ve Türkiye’yi göreve davet ediyordu. Yani bir yandan türban
tartışması yapan Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye’nin içerisinde milletin
ayranını kabartırken öbür taraftan Amerika’yla işbirliği yaparak orada
Müslümanların kanına ortak oluyor. Hadiseyi böyle okuyabilir miyiz?
Tabii canım tabii... Hep ısrarla bunu yazıyorum. Çünkü siz bu adamları
her ne şekilde eleştirirseniz eleştirin onları zedeleyemiyorsunuz, sarsamıyorsunuz.
Ama bu lafı kurduğunuz vakit ne kadar rahatsız ettiğini biliyorum. Çünkü
doğrudan vicdanlarına ateş ediyorsunuz. Diyorsun ki “Sen busun! Sen aslında
Müslümanları öldüren küresel şebekenin yerli işbirlikçisisin.” Tanım
budur, bu kadar basit.
Peki bunun hiç bire bir reaksiyonunu gördünüz mü? Yani bu ifade edildiği
vakit AKP hükümetinden veya yetkililerinden...
Eskiden o çevreden bir takım arkadaşlarım vardı. Konuşuyorduk, eleştiriyorlardı.
Son zamanlarda, son birkaç aydır hiçbir şekilde artık aranmıyorum. Yani
tamamen...
Tecrit duvarı örüldü yani...
Evet, ama hiç umurumda değil. Çünkü duvarın bu tarafı daha kalabalık
bence.
Biz buradayız... (Gülüşmeler)
Ergenekon’a dair çok güzel tespitleriniz olmuştu, son yapılan operasyonlara
dair. Ergenekon operasyonunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bir kere ben anti-emperyalist mücadele veren grupların pasifize edildiğini
düşünmüyorum. Tam tersi bu operasyon son derece ufak bir operasyon, anlamsız,
mânâsız bir operasyon. Tahrik edilerek alana çıkartılmak, ışık altına
sokulmak istendiğini düşünüyorum.
Benim gazeteci olarak görüşüm, hissiyatım, bu bir örgütlenme yapısı içinde
olmayan kolektif bir bilinç. Onu yazmaya çalıştım. Türkiye’nin her bir
kasabasında, köyünde yüzde 87’den olan var ve aslında o Ergenekondur
diye düşünüyorum. Bugün kredi kartı borcu vardır. Yarın başka bir şeyi
vardır. Bıçak kemiğe dayandığında her şeyi bir kenara itip, gereğini
yerine getirir. Bu % 87’dir... Ben buna böyle inanıyorum. Hakikaten böyle
inanıyorum.
Mesela o operasyonda, Susurluk’ta adı geçen birinin yanında mahkeme
çıkışında bir avukat vardı. Fuat Turgut Bey... “Biz Fetullah Gülen’i
sevmediğimiz için, Abdullah Gül’ü sevmediğimiz için terörist ilan edildik!..”
demişti.
Ben şöyle söyleyeyim; dünyanın hangi ülkesinde bu kadar anlatıldığı kadar
operasyonlar yapmış, büyük suikastler ve cinayetler işlemiş bir yapı
-çoğu emekli asker- iki milyon dolar para bulmaya çalışıp, bir tane glog
alıp ortalığı karıştıracaklar. Sadece gülüyorum buna... Bir parça bu
işten anlayan biri olarak, böyle bir organik yapılanma olduğunu düşünmüyorum.
Böyle bir inanış olduğunu düşünüyorum. O da % 87’lerdedir belki bu ülkede...
O da hakikaten anti-emperyalisttir. Bu ülkenin kanında var; doğasında
var. Bugün sokağa çıkın, kim açsa, kim kendini rahatsız hissetmiyorsa,
kim kendini huzursuz hissediyorsa, kim kendini borçlu hissediyorsa, bu
topraklarda özgür yürüyemiyorsa, “o aslında Ergenekon”dur diyorum ben.
Akşam gazetesinde manşetten vermiştiniz. “Ülkücüler emekli subaylara
saldırdı!..” diye...
Evet, bizimle ilgisi yok. Akşam verdi onu... Yaratılmaya çalışılan bir
kaos ortamı...
Hrant Dink cinayetini nasıl değerlendiriyorsunuz? Küreselci ve ulusalcılar
arasındaki örtülü bir çatışma olarak görülebilir mi?
Vallahi, çok açık bence... Danıştay baskınından ve Şemdinli’den sonra
başlayan süreçte çok net bir biçimde, emniyet içinde örgütlenmiş; Fetullah
yapılanmasının ne oranda güçlü olduğunu görmek mümkün... Ben bir parça
zekâmla, bunların tamamen psikolojik harekât olduğunu düşünüyorum. Hrant
Dink öldürüldü. Başka cinayetler de oldu bu ülkede...
İsmailağa camiinde cinayet oldu mesela...
Evet, bir sürü cinayet oldu. Bunları alt alta koyduğunuz vakit, -hep
ben suyun öteki tarafına bakmaya çalışıyorum- hiçbir zaman öyle olmadığını
düşünüyorum. Mutlaka arkasında başka bir şeyin olduğunu düşüyorum.
Yasin Hayal emniyetin istihbarat elemanı... Bu gerçek mi gerçek...
Peki hangi emniyetin?.. O bilgiler net bir biçimde ortaya saçıldı.
Değil mi?.. Baktığınız vakit, bu kadar açık gözüken bir şeyi, kalkıp
başka şekilde yorumlamak insan zekasıyla alay etmektir.
Hakarettir...
Evet.
Amerika’nın son durumu hakkında ne düşünüyorsunuz? Annapolis toplantısı,
medeniyetler arası ittifak v.b peş peşe sıralanan toplantılar zinciri
oldu biliyorsunuz. Onun yanında Asya’da patlayan kriz... Pakistan’daki
hadiseler... Amerika nasıl bir süreç yaşıyor sizce?
Bu Bretton Woods anlaşması var meşhur... Altın yerine doların ikâme edilmesi...
O tarihten bu yana Amerika karşılıksız para basan tek ülke... Dünyanın
en borçlu bireyleri, amerikan bireyleri... Kişi başı gelirleri 50 bin
dolarlar da ve dünyadaki herkes biliyor ki, bu sürdürülebilir bir yapı
değil. Kendi Amerikan başkanları yüzyıl önce, “Askerî, ticarî, endüstriyel
kompleksin önünü alamazsak, bizim değil dünyanın başına bela açar” diyor.
Biz çok önemli, tarihî bir süreçteyiz, diye düşünüyorum. Bir kırılma
noktasının eşiğindeyiz. İki hafta önce Putin’in çıkıp da, “silahlanma
yarışına tekrar başlıyoruz” mealini gelen lafını doğru okumak lazım.
Çin’in bundan 5-6 yıl sonra hangi düzeyde olacağını ve toplam rezerv
miktarının 1.3 trilyon dolar civarında olduğunu, Rusya’nın Çin, işte
Hindistan, Şanghay Beşlisi diye adlandırılan yapının nereye doğru gittiğini
görmek lazım.
Ben diyorum ki, 2001 yılında Amerika bir darbe yapıldı. Sessiz bir darbe
yapıldı ve Neo-Conlar o darbeyle iş başına geldiler. Bu “Project of new
America” diye bir metin yazdılar. O metnin altına imza atanların tamamı,
bu İkinci Körfez Savaşı’nı, işgalini yapan ekiptir. Eli kanlı bir ekiptir...
Ruh hastası bir ekip... Neo-Takiyye kitabımda uzun uzun yazdım. Aslında
bizimkilerinde yatağa girdiği ekip buydu. Dick Cheney, Rumsfeld’lerden
bahsediyorum. 28 Şubat süreci de bundan ayrı düşünülemez. Kemal Derviş’in
gelmesi de ayrı düşünülemez. ama şunu da söylemeye çalışıyorum; Amerika
da bir “üst akıl” var ve bu ekonomiden bağımsız değil... ve bu üst akıl
bence hakikaten bir kırılmaya doğru gidiyor. Bunu şöyle adlandırıyorlar
son dönemde; yeni bölgeselci bir yapılanmaya doğru gidecek... İki kutuplu
gene olmayacak ama yeni bölgeselci bir yapılanma olacak, diye düşünüyorlar.
Bence burada dünyanın en kritik 7 tane boğazını tutan İslâmcı ülkelerin,
müslümanların süratle pozisyon alması lazım. Ama Ekmeleddin İhsanoğlu’nun
başında olduğu yapıyla olacak bir şey değil... Dünya ticaretinin % 95’i
bu boğazlardan geçiyor ve bu boğazların tamamı müslümanların kontrolünde...
Kimin kontrolünde bakıyorsunuz? Aslında Amerika’nın kontrolünde, Batı’nın
kontrolünde... Ben İhvan-ı Müslim’i çok önemsiyorum.
Serdar Bey, bu yeni bir plân değil, yüz yıllık bir plân... Wilson Prensipleri
ve peşinden gelenler...
Evet, bravo... Ama bu kırılmaya doğru gidiyor. Onu söylemeye çalışıyorum.
Biz onun sanki arifesindeyiz.
Bu kırılmanın arifesinde, Amerika bataklıktan kurtulmak için üsleri
ve üslerini elinde bulunduran işbirlikçilerine daha bir işlevsellik addediyor.
Amerika varını yoğunu ortaya koyarak, AKP hükümetine destek veriyor.
Türkiye’deki sanal, sunî ve maddî iyileştirmeyi de bu şekilde okuyabilir
miyiz?
Aynen öyle...
En son Afganistan’a asker istediler...
Soros’un dediği gibi, “en büyük ihraç malzememiz askerimizdir” diyor.
Tabi ki asker isteyecek. Kalabalık bir ülke bu; deneyimli bir ülke;
profesyonel bir ordu; bölgenin en iyi ordusu... Ama daha önemlisi hakikaten
bugünkü gidişata bakıp, ne oranda bu kadar temel şeyler oluyor ki ekonomimiz
nerden nereye geldi. Bizim 440 milyar dolar borcumuz var. Cari açığın
nerede olduğu belli ve gayri safi milli hasılası 4.8 milyar dolar şu
ânda yanılmıyorsam... 2001 krizi 5 milyar dolar olduğunda çıkmıştı.
Ciddi bir borç yüküyle yürüyoruz. Bu sıçramak gibi... Havaya sıçrarsınız
istersen, Michael Jordan ol, bir buçuk metre zıplarsın ama inmeme gibi
bir şansın yok... Bu yapı, AK Parti’de olsa, mak parti de olsa inmek
zorunda ve dibe vurmak zorunda... Bunun kaçarı-göçeri yok... Bu yapı
bunu destekliyor ve biz kırılma noktasındayız.
Kırılma noktasına dair bir öngörünüz var mı?
Sürece dair mi?.. Amerika seçimleri mesela... Obama mı gelir; Mac Cain
mi gelir bilmiyorum. Ama açık olan bir şey var; bu seçimlerde demokratlar
ve cumhuriyetçiler mutlaka bu yapıyı değiştirecek. Bu seçimlerden sonra
sandığımızdan farklı olarak, AKP’liler Washginton’a gittiğinde muhatap
bulamayabilirler... Veyahut o yaptıkları anlaşmalar çerçevesinde muhatap
bulamayabilirler diye düşünüyorum... Sıkıntılı olan şu; 5 Kasım’da
Başbakan Waşhington’a gittiğinde ondan iki gün önce Pakistan’da Müşerref
görevini uzatmıştı; adeta ikinci bir darbe yapmıştı. Washington deprem
geçirmiş gibiydi. Siyaseten sallanmış vaziyetteydi. Yani orada Amerika’ya
Pakistan istihbaratı üzerinden, Afganistan’da her türlü pisliği yapan
Müşerref’in Amerika gibi bir ülkeyi nasıl salladığını gördüm. Orada
eyvallahı yok... “Ben ancak bunlarla başa çıkarım, yaptım” dedi ve
yaptı. Amerika saçını, başını yoluyor. Bugünkü psikoloji de bizimkiler
gidip, “ne gerekirse yapmaya hazırız” şeklinde bir hava verdiler. Böyle
bir şey olamaz. Böyle bir özgüvensizlik olamaz.
Gaziantep’teki hadisede, 4 müslüman yargısız infaza tabi tutuldu. Bu
söylediğinize paralel değerlendirdiğimizde, esasen Recep Tayyip Erdoğan
hükümetinin son derece pervasız davrandığını söylemek mümkün... Yani
gecenin 3’ünde kapılar kırılıyor; komşulara “işte PKK’lıları almaya geldik”
diye bütün mahalle boşaltılıyor ve 13 saat boyunca dört müslümanla çatışılıyor.
Ve dört müslüman orada, yargısız infaza tutuluyor. Orada söylenilen gerekçe
şu: “İşte, polis kapıyı aç” dedi. “Açılmadı, ateş açıldı...” Bunu söyleyen
kim? Polis... Şahit kim? Yine polis...
Türkiye’de kaç tane adam sorgusuz sualsiz, Sabiha Gökçen havaalanında
uçaklara bindirilip yurt dışına gönderiliyor?.. O rakamı biliyor muyuz?
Ben yüzlerle ifade ediyorum...
Hakezâ Adana İncirlik üssünden...
Yüzlerle ifade ediyorum.
Luay Sakka’yı CIA ajanları sorgulamış...
Ben biliyorum. Avukatıyla konuştum...
Osman Karahan Bey’le...
Evet... Nerede ve ne zaman oluyor bu? AK Parti iktidardayken oluyor...
“İslâmcı” hükümette...
Abdullah Gül, Salih Mirzabeyoğlu ile yakındı diyorsunuz. Nereden, nereye...
Dergimizde Gaziantep, türban ve Ergenekon operasyonlarını, “ortak düşmanın
ortak operasyonu” şeklinde ifade etmiştik. “Ortak düşman” tesbitini nasıl
değerlendiriyorsunuz?
PKK’ya ilişkin mi?..
Amerika’nın “Ortak Düşman” olduğuna dair... Güney Amerika’dan Asya’ya
kadar...
Çok kutuplu bir yükselme var. Güney Amerika pratiğini çok iyi okumak
lazım... Chavez’in başlattığı o yapının, hem de enerji havzalarının üzerine
bulunan bir yapının halk desteğiyle nereden nereye geldiğini doğru okumalıyız.
Arjantin örneği bize o ânlamda çok iyi oturuyor. Aynı şekilde Çin’in
yapısı, bugün bu global-finansal kırılganlığı ve şu ân içinde olduğumuz
süreç, bu kırılgan yapının çöküşüdür. Şu ân o sürecin içindeyiz. Bunun
kimse farkında değil... Dibe vuruyoruz... Bu bir ciddi sistem değişikliği
demektir. Rejim, küresel-finansal sistem değişiyor. AK Parti burada varlığını,
finansal-küresel sistemin bölgesel siyasî uzantısı olarak pozisyonlamıştı
kendini... Ben diyorum ki, “O sistem çöküyor.” Dolayısıyla bunların küçük
bir cephe olarak çökmeme şansı yok, varolamaz da... Bu kaçınılmaz...
“Ortak düşman”, kaçınılmaz olarak, evet!..
11 Eylül’le başlayan bir süreç var. Ve bu süreçten sonra hemen herkesin
hem fikir olduğu bir husus var; ortada bir kaos var. Bu kaosun tesbitinde
hem fikir olduğumuzda peşpeşe üç soru ortaya çıkıyor; bu kaos kontrol
altına alınabilir mi? Bu kaos yönetilir mi? Bu kaostan sonra kim, nereye
ve ne şekilde nizam tesis edecek?
O kadarını öngöremiyorum ama ben bu konularda, son zamanlarda şöyle düşünmeye
başladım; belki de bütün bu kırılma, ekonomik çöküş, bütün bu siyasî
çöküşe misâlen bütün dünyanın her tarafında küresel bir ateş yanıyor
ve bunları birileri yakıyor. Bu gidişatta bunu da daha da arttırıcı süreci
getiriyor. Doğru mu?.. Geçenlerde, -biz genelde hep Bilderberg’i biliriz
ötesinde başka toplantılarda yapılmış- ve son derece saygın ekonomistler
şöyle bir hesap yapıyorlar; 4-5 milyar insan ve toplam kaynak... Bunun
çıkışı olmadığını görüyorlar. Ve diyorlar ki, “Biz bu sayıyı azaltmadığımız
müddetçe, radikal bir şekilde ne küresel bir barış sağlanabilir ve bu
çatışmalara çözüm bulabiliriz ne de hızla bozulan doğal kaynaklarımızı
adil bir şekilde dağıtabiliriz. Bu nüfus oranlarıyla devamı mümkün gözükmüyor.”
Bunu bir yerde okumuştum. Bakıyorum gidişat çok büyük çatışmalara doğru
gidiyor ve bütün bunlar kurgu olabilir mi? O kadarını bilemiyorum. ama
hayırlı bir yere gitmediği ve nihayetinde de fillerin tepiştiği ve çimenlerin
ezildiği bir yapı olduğunu düşünüyorum. Allah sonumuzu hayretsin!...
Serdar Bey, medya hakkında konuşacak olursak 5 Kasım’dan önce Cengiz
Çandar, “Amerika öyle yada böyle bir güç” diye yazıyordu. 5 Kasım’da,
“ortak düşman” tespitinden sonra Çandar, “Amerika süper güç!..” demeye
başladı. Ve bir furya başladı. Amerikancı medya furyası...
Amerikancı medya her zaman vardı. 1920’lerden bu yana, işte Ali Kemallerden
bu zamana kadar yok muydu mandacılar?.. Hep vardı. Demokrat parti zamanında,
darbeler zamanında... Bugün de fazlasıyla var. Bugün de var ve olmaya
da devam edecek diye düşünüyorum.
Konumuzla pek fazla alakâlı olmasa da, sizin yakînen takip ettiğiniz,
birçok İsrailli yetkiliyi programınıza çıkarmıştınız. Neo-Con’ları...
Esasında gözden kaçırmamamız gereken bir şey var; evet, “ortak düşman”
Amerika ama bunların ardında da İsrail var.
Tabi... doğru bakmak lazım...
Tam HAMAS liderinin Türkiye’ye geldiği süreci çok iyi takip ettiniz.
Biz de sizden öğrendik. Mesela o süreci nasıl ifade ediyorsunuz? Hamas
Türkiye’ye geldiğinde kimse sahiplenmedi. Ortada kaldı. Genel merkeze
arkadan girdi. İşte otelde ağırlandı.
Ellerine, yüzlerine bulaştırdılar.
Orada dönen neydi?..
Ben şöyle okuyorum onu....Bunlar Amerika gidip şunu da söylüyorlar; “Siz
burada makro plân yaptınız. Ama siz bölgeyi bilmezsiniz.” Bunu satıyorlar.
Bunu çok iyi biliyorum. Washington’a gidip, “Biz bölgeyi biliyoruz.
Biz bugün Bağdat meclisinden istediğimiz maddeyi oylatırız. Bu güce
sahibiz. Biz bugün Kuzey Irak’taki Kürdistan’da muhalefete hakimiz.”
diyorlar.
Bunu satıyorlar. “Biz Ortadoğu’da barışı yönetiriz, biz Suriye’yle
ve İran’la yakınız...” Şimdi şöyle düşünün; siz hükümet başkanısınız...
Türkiye gibi bölgesel bir gücün başındasınız. Açtınız telefonu, diplomatik
kanallarla dediniz ki, “Biz geleceğiz.” Veya Halid Meşal’e, “Atla,
gel!... Sana uçağımı gönderiyorum.” Adam gelmeyecek mi?.. Gelecek...
Ama bunları komik olarak değerlendiriyorum. Karşılığı yok. Ne oldu?
Bir karşılık alabildik mi?.. Birde ellerine-yüzlerine bulaştırdılar.
Fatura daha da ağır ödediler.
Tabi, Amerika’da ters tepti. Amerika, “Siz teröristle nasıl oturup
konuşursunuz?” dedi... Bunlar, “Efendim biz öyle yapmaya çalışmadık”
diye kendilerini anlatmaya çalıştılar.
Komedi...
Neresinden bakarsan farksız...
Serdar Bey, teşekkür ederiz. Bu güzel röportaj için...
Ben teşekkür ederim...
BARAN
Dergisi 59. Sayısı’ndan (21 - Şubat 2008) |