Diğer Röportajlarımız :





AKP Eski Milletvekili
Opr. Dr. Turhan ÇÖMEZ:
Bu Ülkenin Kararları ve İradesi
Bu Ülkeden Tanzim Edilmeli


Röpotaj: Av. Ali Rıza YAMAN


Turhan Bey “açıkistihbarat”a yazdığınız bir yazının başlığı “Türkiye müstemleke mi?” idi... “Türkiye müstemleke mi?”
Bu sorunun cevabını ben değil, toplum vermeli. Eğer Türk toplumu Türkiye’nin “müstemleke mi, değil mi?” sorusuna cevap aramaya başlarsa, o zaman bu süreç hayırlı bir noktaya gidiyor demektir. Bu soruyu sokaktaki vatandaşa sorarsanız, bir çoğu buna yorum yapamayabilir. Elit ve entellektüel zümrelere sorarsanız, bir kısmı “evet müstemlekedir” diyebilir, bir kısmı da buna şiddetle reaksiyon gösterebilir. Ama eğer bir ülke tam bağımsız değilse, bunun kimler tarafından, iç ve dış politikasının yönlendirildiğinin de sorgulanması lazım. Ben o yazımda münferid bir olay nedeniyle yapılan hataları, kamuoyunun tartışmasına havale ettim ve en azından dikkatlerin bu noktaya çekilebilmesi için böyle bir soruyu kamuoyuna yönelttim.

Peki Türk Amerikan ilişkileri çerçevesinde bu soruyu tekrar sorarsak “Türkiye müstemleke mi?” Mesela televizyona verdiğiniz bir mülakatta İlker Yakış’ın 1 Mart tezkeresi öncesinde “Bağdat’a ilk bomba düşer düşmez paramızı isteriz” lafını bir çok kere ifade ettiniz. Ki o dönemde siz milletvekiliydiniz... 1 Mart tezkeresine yakînen şahidlik ettiniz. O süreci ve devamını, ve bu çerçevede “müstemleke” meselesini tekrar sormak istiyoruz.
Amerika’yla Türkiye’nin ilişkileri 1. Dünya Savaşı’ndan itibaren başlamıştır. Kurtuluş mücadelesinde de bu ilişkiler belli boyutlarda devam etmiştir. İnönü iktidarı ve daha sonraki dönemlerde de Türk-Amerikan ilişkileri farklı boyutlara tavil edilmiştir. Özellikle Türkiye’nin Kore Savaşı’nın ardından NATO’ya dahil edilmesiyle beraber Türk-Amerikan ilişkileri bambaşka bir hüviyete kavuşmuştur. Bugün maalesef Türk-Amerikan ilişkileri benim arzu ettiğim düzeyde değildir. Ben bu “ilişki”nin, iki ülkenin ulusal çıkarlarını eşit plânda değerlendirebilen bir vizyonda ele almayı tercih ederdim. Bu ilişkilerin bir amir-memur ilişkisi gibi değil; iki, eşit statülü dost ve müttefik ülke olarak değerlendirilmesini tercih ederdim. Ama ne yazık ki bu ilişkiler bugüne kadar hep birilerinin kaybı, birilerinin kazancı üzerine bina edilmiş ve Türkiye bu ilişkiler boyutunda bir çok noktada arzu ettiği, beklediği şeyleri alamamıştır.

Yine Irak Savaşı’nın başladığı vakit, siz bir Milletvekili olarak Irak’ta bulundunuz. Uzun bir müddet bulundunuz. Yine kendi ifadenizle “kucağınıza birçok çocuk öldü.” Ve bu ölümlere Adalet ve Kalkınma Partisi bir mânâda destek verdi, tezkereye destek vererek... Bu hususta ne diyeceksiniz?
Tabi ben, Adalet ve Kalkınma Partisi’ne mensub arkadaşlarımın böyle bir vahşete onay verecekleri kanaatini taşımıyorum. Onların önemli bir kısmının bu konuda samimi olduğuna inanıyorum. Fakat netice itibariyle, Amerika’nın bugün Irak’a yaptığı işgalin faturası birmilyon ikiyüzbin kişinin hayatını kaybetmesidir, beş milyon çocuğun öksüz ve yetim kalmasıdır, iki milyon ailenin evini-barkını terketmesidir, birbirine düşman olmuş toplumların oluşturulmasıdır ve uzun yıllar istikrara kavuşamayacak olan bir Irak coğrafyasıdır. Bunu da Amerika “barış” adına, “demokrasi” adına, “özgürlük” adına yapmıştır. Irak’ta yaşananlar, Amerika’nın emperyal yaklaşımının, işgalci tavrının bir neticesidir. Ben 1 Mart tezkeresine ısrarla tavır koydum. Amerika’nın bu noktadaki taleplerine olmulu cevap vermek, ne Türkiye’nin ulusal çıkarlarıyla örtüşür, ne de bu coğrafyadaki sorumluluklarımızla bağdaşır dedim. Türkiye eğer böyle bir işgale zemin hazırlayacak anlayışa imza atarsa Amerikan askerlerinin Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesinde konuşlanmasına müsaade ederse, Ortadoğu coğrafyasında dört asır huzura, barışa ve istikrara imza atmış bir neslin torunları olarak geçmişimize haksızlık etmiş oluruz. Bu coğrafyadaki kardeşlerimize haksızlık etmiş oluruz. İnançlarımıza, niyetlerimize ve düşüncelerimize haksızlık etmiş oluruz dedim.

Irak’ta yaşanan savaşa şahitlik eden birisi olarak, direnişin ve Amerika’nın oradaki durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Tabi olaya nereden baktığınıza bağlı... Amerika bu coğrafyaya kendi ifadesiyle “barış”, “zenginlik”, “huzur”, “demokrasi” ve “istikrar” getirmek için gelmiştir. Bunun adına da Büyük Ortadoğu Projesi demektedir. Sayın Başbakan da bu projenin eş başkanı olmakla kendisini kamuoyuna takdim etmektedir. Geçtiğimiz dönemde Dışişleri Bakanlığı’na verdiğim bir soru önergesinde de Büyük Ortadoğu Projesinin misyonu böyle tanımlanmıştır. Fakat netice itibarıyla gelinen noktada Irak’ta ayrışma vardır, kan vardır, gözyaşı vardır, hüzün vardır, fakirlik vardır, yoksulluk vardır. Ve bunun da müsebbibi bu coğrafyayı işgal eden güçlerdir. Bu itibarla Amerika’nın bu topraklardaki niyetinin yeniden sorgulanması ve Türkiye’nin dış politik vizyonunun buna göre tanzim edilmesi lazım. Büyük Ortadoğu Projesi bir medeniyet projesi değildir. Büyük Ortadoğu Projesi Ortadoğu halklarını tasnif etmek, küçük şehir devletçikleri oluşturmak ve bu devletçiklerin halklarını birbirine düşman etmek ve Irak’ı parçalara ayırma projesidir. Büyük Ortadoğu Projesi Iraktaki yeraltı zenginliklerinin küresel sermayeye tahsis edilmesi projesidir. Büyük Ortadoğu Projesi Irak’ta bir Sünni-Şii çatışması tetiklemek ve bu çatışmanın ardından halkları birbirine düşman etme projesidir. Büyük Ortadoğu Projesi K. Irak’ta İsrail’le stratejik müttefik bir Kürt devleti kurulması projesidir. Tüm bunları alt alta koyduğunuz zaman Türkiye’nin Irak politikalarının bugün geldiği noktayı ve yarın gidebileceği muhtemel noktayı da tartışmak gerektiğini düşünüyorum.

Tam bu noktada, yakın bir zamanda Türkiye K. Irak’a girdi, bombaladı ve Amerika’nın açık istihbarat desteğini aldı. En azından böyle ifade edildi. Yıllardır bu topraklarda hüküm süren Türkiye’nin, Atlantik ötesinden gelen bir ülkeden istihbarat almasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Tabii bu istihbaratı bugün hangi formasyonda aldığına bakmak yerine dün neden almadığını sorgulamak lazım. Madem biz Amerika’yla dost ve stratejik müttefiktik, bugüne kadar bu istihbarat neden verilmedi? Bu gencecik askerlerimiz şehit olurken, sevgililer sevgilisiz kalırken, analar evlatsız kalırken, bacılar kardeşsiz kalırken, kan akarken, gözyaşı akarken, Amerika’nın bu anlık istihbaratı acaba neredeydi? Acaba Amerika bu esnada gönderdiği bir takım sivil görevlileriyle PKK’yla temas halinde miydi? Acaba Amerika bu esnada helikopterleriyle PKK kamplarında varlığını sürdürmekte miydi? Bugün onlarca PKK kampının bulunduğu K. Irak, lojistiği belli, silah, para, gıda, mühimmat nakil yollarlı belli. İletişim kanalları belli, radyo-televizyon, istihbaratları ve haberleşmeleri belli. Telsiz telefon, GSM ve internetleri belliyken dost ve müttefik Amerika, işgal ettiği bu topraklarda neden Türkiye’ye zamanında ve gerektiği gibi istihbari bilgi vermemiştir ya da verememiştir? Bunun sorgulanması lazım. Olaya bu pencereden baktığınızda karşınıza sorgulamanız gereken başka şeyler de çıkmaktadır. O itibarla Türkiye’nin b u coğrafyada güçlü, istikrarlı, kudretli ve bölgesel bir güç olabilmesi adına önündeki yol haritasını yeniden çok boyutlu değerlendirmesi ve gözden geçirmesi gerekir.

Siz Lübnan’a asker gönderilmesine de karşı çıktınız. Ve yine o dönemde savaş çıktığı vakit orayı ilk ziyaret eden ender insanlardan birisiniz. O süreci kısaca da olsa bize anlatabilir misiniz?
Ben Lübnan’da yaşanan İsrail-Hizbullah Savaşı’nı Amerika-İran savaşının bir öncü savaşı olarak değerlendirdim. Benim olaya bakışım şuydu: ben, Irak’taki savaşı da yaşamış birisiyim, Lübnan’daki savaşı da yaşamış birisiyim. İsrail sahip olduğu dar coğrafya münasebetiyle yeterince etkin hava savunma sistemlerine sahip değil. 1991’de Saddam Hüseyin’in attığı Scud füzelerinin hemen hemen tamamı İsrail topraklarına düştü. Yine hatırlayacaksınız, Hizbullah-İsrail savaşında Hizbullah’ın attığı Katyuşa füzelerinin de önemli bir kısmı İsrail topraklarına düştü. Bu itibarla İsrail’in hava savunma sistemlerinin kendini korumaya yeterli olmadığını teknik olarak söylemek mümkün. Geçtiğimiz dönemde İran önemli bir güç haline geldi. Uzaya uydu fırlatan, 2000 km menzilli füzeleri üreten, insansız uçak yapan, denizaltılarını ve F-5 savaş uçaklarını kendi kabiliyetiyle yapabilen bir ülke haline gelmiştir. Tüm bunlara baktığınız zaman Ortadoğu’daki denklemi ve dengeleri değiştirebilecek bir güç merkezi haline gelmiştir. 1957 yılında yine Amerika’nın katkısı ve desteğiyle Yeşil Kuşak projesi gereği başlatılan nükleer program bugün İran için önemli bir mesafeye gelmiştir. Amerika’nın ve İsrail’in en büyük korkusu, bu az önce de anlattığım hava savunma sistemlerinin coğrafi koşulları gereği yetersiz olmamasından hareketle İran’ın Şahap-2 ve Şahap-3 füzelerinin başına bir nükleer başlık takabilme kapasitesidir. Böyle bir kapasite Ortadoğu’daki bütün dengeleri değiştirecek ve özelliklede 5700 yıllık Yahudi ideallerini önemli ölçüde kesintiye uğratabilecek bir projedir. Bu bakımdan İran’a yapılabilecek bir operasyonun öncesinde K.Irak’ta Amerika’nı stratejik askeri üsleri oluşturulmaya başlanmış, bu arada İsrail için tehdit olabilecek Hizbullah izole edilmiştir. İsrail-Hizbullah savaşında İsrail bana göre cephede savaşı kaybetmiştir. Ama cephede kaybedilen savaş, “Birleşmiş Milletler Barış Gücü” adı altında masada İsrail’in lehine çevrilmiştir. Bunu da “Barış Gücü” adı altında gönderilen askerlerle, Lübnan’ın güneyinde yani Beyrut’la Litani Nehri arasına gönderilen “Barış Gücü” askerleriyle yapılmıştır. Gönderilen “Barış Gücü” askerleri Lübnan’ın barışı ve istikrarı için değil, İsrail’in güvenliği için gönderilmiştir. Bunu o zaman da söyledim bugün de söylüyorum. O zaman Sayın Başbakan, “Ortadoğu’da masada olacağız, dengeleri gözeteceğiz ve bu askerleri Lübnan’ın istikrarı için gönderiyoruz” demişse de, ben bunun böyle olmadığını o zaman da ifade ettim, bugün de böyle olmadığı ortaya çıkmıştır. Lübnan büyük bir kaosun eşiğindedir ve bana göre İran’a yapılabilecek bir operasyonun öncü adımları da İsrail-Hizbullah savaşıyla atılmıştır.

Bu noktada, Sayın Cumhurbaşkanı’nın o dönemlerde şöyle bir sözü olmuştu: “Filistin’in tapusu hâlâ bizde” gibi bir açıklaması olmuştu. Gerek Sayın Abdullah Gül’ün bu sözü, gerek Filistin Başbakanı’nın Türkiye’ye gelişini, daha sonra parti genel merkezinin arka kapısından alınışını ve sahiplenilmeyişini, daha sonra sahiplenilişini, o süreci siz yakînen takip eden birisi olarak nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bugün Filistin’de gözyaşı akıyor. Gazze kapısı ne yazık ki Mısır’ın da tavrıyla kapatılmıştır. Bugün Gazze bir açık hava hapishanesi hâlindedir. Elektriği yoktur, suyu yoktur, temizliği yoktur, eğitimi yoktur ve insanlar yokluk içerisinde bir sürece mahkûm edilmiştir. Sadece orada da değil, Batı Şeria’da da durum vahimdir. Gazze ve Batı Şeria arasında iletişim maalesef yapılamamaktadır. Batı Şeria’da, özellikle Nablus ve Ramallah’da devam eden operasyonlar vardır. Oradaki halkın da durumu son derece vahimdir. Ben o coğrafyayı karış karış gezdim. Batı Şeria’da bir doktor görevine İsrail’in kurmuş olduğu barikatlat ve kontrol noktaları münasebetiyle ancak sekiz saatte gidebilmektedir. Bu kontrol noktalarında pek çok insan sağlık sorunları yaşamaktadır. Açıkçası bu coğrafyada şu an ciddi dramlar yaşanmaktadır. Eğer Sayın Başbakan ve Sayın Cumhurbaşkanı bu coğrafyayı dört asır huzurla yönetmiş bir neslin torunları olarak, elinde bu coğrafyanın tapusunun olduğundan bahsediyorsa gereğini yapmalıdır. Umarım Barak’ın yapmış olduğu ziyarette de bunun gereği için adımları atmışlardır.

Tüm bu anlattıklarınıza bire bir ilintili olarak “Ilımlı İslâm”, “Medeniyetler İttifakı” projesi ve bu süreçte bu projelerde AKP’nin rolünü size sormak isteriz.
Ben bir dinin renk tonlarına ayrılmasını ve ısı derecesinin küresel güçler tarafından tanzim edilmesini son derece yanlış buluyorum. İslâm’a misyon biçmeye, onu tanımlamaya, onu dizayn etmeye ve onu dünyaya farklı bir din olarak takdim etmeye hiç kimsenin ne cüreti olabilir ne de hakkı olabilir. İslâmiyet Allah tarafından indirilmiş mukaddes bir dindir ve bu dinin sahibi yüce Allah’tır. Küresel oyun kurucular eğer belli coğrafyalardaki emellerini hayata geçirmek için İslamiyet’i renk tonlarına ve derecelere ayırmaya kalkarlar ve bununla ilintili olarak siyasal iktidarlar tanzim etmeye kalkarlarsa bunun sonu hüsran olur. O bakımdan ben İslâmiyet’in az ılımlı, çok ılımlı, koyu veya açık olarak tasnif edilmesini doğru bulmam. Böyle projelerin mimarlarının da okyanus ötesinden bu çabalarını sağlıklı ve iyi niyetli bulmam.

Bundan önceki sorumuzla ilintili bir soru; Sayın Başbakan Madrid’de bir açıklama yaptı, “Başörtüsü, türban siyasi bir simge olsa ne olur?” dedi ve türban tartışmasını başlattı. Meclis “yasağı kaldıran yasağı” kabul etti. Bu mevzuda ne diyeceksiniz, türban mevzunda?
Ben bu ülkede bir başörtüsü probleminin olduğunu bilen birisiyim. Anketlere baktığınızda toplum bu sorunun tırmandırılmadan, dostluk ve kardeşlik çerçevesinde çözülmesi gerektiğini düşünüyor. Ve Türkiye’nin neredeyse yüzde 70’i böyle bir meselenin bir an önce çözülmesi gerektiği konusundaki arzusunu, iradesini ortaya koyuyor. Genç kızlarımızın başörtüsü nedeniyle üniversite kapılarından geri çevrilmesini, medeni dünya ile ve modern dünya ile insan haklarıyla bağdaştırmam. Onların okuyabilme haklarının ellerinden alınmasını doğru bulmam. Onların özgürlük alanlarına başkalarının vaziyet etmesini de doğru bulmam. Kaldı ki böyle bir sürecin Türkiye Cumhuriyeti’nin devlet yapısı içinde önemli mahsurların olduğunu, sıkıntılarının olduğunu da düşünen birisiyim. Bu yavrularımız eğer üniversitede eğitim almak istemelerine rağmen bu eğitimleri alamazlarsa, eğitimsiz ve gönülleri kırık birer anne olarak hayatlarını idame ettirecekler ve yetiştirecekleri yavruları da kırgın yetiştireceklerdir. Bunlar sağlıklı bir toplum için yanlış gelişmelerdir. Fakat bu meselenin bu şekliyle çözülme çabasını da çok sağlıklı bulmuyorum. Bugün gelinen nokta itibarıyla Türkiye maalesef birilerinin de ısrarlı propaganda ve tavırlarıyla kamplaştırılmaya doğru götürülmüştür. Önümüzde birkaç yol var. Bunlardan biri Sayın Cumhurbaşkanı’nın bu yasayı iade etmesi. Bir diğeri Anayasa Mahkemesi’nin CHP’nin yapabileceği muhtemel bir başvuruya onay vermesi. Her ikisi de bir sorun. Bir üçüncüsü ek-17. maddenin değiştirilmesi. Fakat tüm bunlar beraberinde başka sorunları da tetikliyor. Bugün maalesef siyasilerin zaman zaman yapmış olduğu gereksiz ve aşırı açıklamalarla toplum hiç hak etmediği bir kaygıya, endişeye sevk edilmiştir. Bunun çözüm yolu, toplumu gererek, kamplaştırarak, tasnif ederek, ayrıştırarak atılacak adımlar değil, bunun çözüm yolu uzlaşıyla, dostlukla ve iyi niyetledir. Ben bunun için Sayın Başbakan’ın, ana muhalefet partisi lideri Sayın Baykal’ın ve diğer muhalefet parti liderlerinin bir masa etrafında oturup bu meseleyi dostça ve insani bir perspektiften, gözlükten bakarak çözebileceklerine inanmıştım. Ancak siyasi otorite böyle bir iradeyi ortaya koymadı. Bunu yapmış olsaydı Türkiye karşısındaki pek çok riski bertaraf etmiş olabilirdi.

Ekonomiye dair yapmış olduğunuz açıklamalar var. Milletvekiliyken de dikkat çeken bir isimdiniz. Türkiye’nin ekonomik durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Özellikle AKP hükümeti döneminin ve şu anki dönemin…
Mevcut hükümet kendine özgü bir ekonomik model ve Türkiye’nin ihtiyaçlarını karşılayacak bir ekonomik reform ne yazık ki yapamadı. IMF’nin, küresel sermayenin, Dünya Bankası’nın Kemal Derviş eliyle üretmiş olduğu politikaları uygulayan birer teknisyen gibi davranmak durumunda kaldı. Ve Türkiye maalesef 2002’den bugüne çok ciddi kan kaybetti. 2002 yılında bu ülkenin 220 milyar dolar olan iç-dış borcu bugün 440 milyar dolara çıkmıştır. 2002 yılında 1.7 milyar dolar olan cari açık bugün 40 milyar dolara çıkmıştır. 2002 yılında 10 milyar dolar olan dış ticaret açığı 65 milyar dolara çıkmıştır. 2002 yılında toplumun bankalara olan toplam borcu 2 milyar YTL iken, bu borç bugün 98 milyar YTL’ye yükselmiştir. Bu esnada hükümet elinde ne var ne yok satmış, pek çok Kamu İktisadi Teşekkül’ünü yabancılara devretmiş, yine TMSF marifetiyle birçok tahsilâtları yapmıştır. Bir esnaf şöyle düşünse; beş yıl içerisinde borcunu ikiye çıkartmış, elinde ne var ne yok gayrimenkulünü satmış ve cebinde kalan üç beş kuruşla da “bakın ben ne kadar zenginin ve rahatım” demiş olsa, bunu bir ekonomik başarı olarak addetmesi mümkün mü? Türkiye’nin kendine özgü yepyeni bir ekonomik model üreterek yoluna devam etmesi lazım. Bu ülkenin insanları çalışkan, bu ülkenin toprakları bereketli, bu ülkenin medeniyet birikimi, bu ülkenin inanç değerleri son derece zengin. Türkiye, bulunduğu coğrafyanın kendine yüklediği misyonları, riskleri, tehditleri, fırsatları, avantajları masanın üzerine koyup yepyeni bir yol haritası koymalı. Ve ekonomide üreten, verimli, daha az maliyetli, daha kaliteli ürünlerle dünya piyasalarına girecek yepyeni üretim modelleriyle yoluna devam etmeli. Aksi takdirde sürekli borçlandırılarak ipotek altına alınmış bu yapı, elindekileri aynen Duyun-u Umumiye gibi haraç mezat başkalarına devreden bu yapı, aynen Osmanlı’nın yıkıldığı dönemdeki Galata bankerleri gibi bu ülkeyi istila eden yabancı bankalarla, yabancı sigorta şirketleriyle, borsayı istila eden sıcak yabancı parayla istikbalini kurtaramaz ve bunun bedelini toplum çok ağır olarak öder.

AKP dönemindeki iktidar-medya ilişkilerini sormak isteriz, nasıl değerlendiriyorsunuz?
Türkiye’de iktidar-medya ilişkileri hep belli bir perspektifte yürümüştür. Geçen dönemde de, bu dönemde de bu ilişkiler ne yazık ki bu perspektife göre dizayn edilmiştir. Bir ülkede demokrasiden bahsedebilmek için seçimlerinin hür olması lazım. Parlamentosunun hür tanzim edilebilmesi lazım. Sokağının hür olması lazım, üniversitesinin hür olması lazım, sivil toplum kuruluşlarının hür olması lazım ve en az b unlar kadar önemli medyasının hür olması lazım. Bugün siz medyanın içinden gelen bireyler olarak, medyanın ne kadar hür olduğunu benden iyi bilen isimlersiniz.

Toplum, kamuoyu sizi sosyal hadiselere olan duyarlılığınızla tanıyor. Özellikle geceleri çocuk bakımevlerine yapmış olduğunuz baskınlarla tanıdı. Onlar vahim hadiselerdi şüphesiz fakat başka vahim hadiselerden birisi de sizim parti tarafından tâbi tutulduğunuz muamele. Bir yanlışa dikkat çekmek adeta suç haline geldi, en azından bize öyle yansıdı. Turhan Çömez bir yanlışa dikkat çektiği için parti içinde yargılandı gibi bir durum doğdu. Hem Nimet Çubukçu’yla yaşanan tartışmaları hem Türkiye’deki sosyal hizmetlerin şu anki konumunu, hem de parti içerisindeki demokrasiyi size sormak istiyoruz.
Türk siyasetinin kurgulanış biçimi ne yazık ki demokratik teamüllere ve beklentilere uygun değil. Yaşanan sorun sadece Ak Parti’nin değil, tüm siyasi partilerin sorunu. Bu ülkede parti içi demokrasi olmadığı takdirde, siyasi partiler ve seçim yasası değiştirilmediği takdirde demokrasinin tüm kurum ve kurallarının sağlıklı bir şekilde çalışmasından bahsetmek mümkün değil. Açıkçası, ortak akıl, halkın yüreğine ve gönlüne bakan milletvekilleri, sadece milletten yana tavır alan bir siyaset kurumu ve siyasal ahlaka uygun bir kurumsal kültür tesis edilmediği takdirde lider sultası bu ülkede devam eder, gider ve bu ülkede kendilerine liderlerin biçtiği kadere razı olur. Ben hiçbir zaman koltuk hesabı yapmadım. Hiçbir zaman rant hesabı yapmadım. Sadece ve sadece inandığım gibi siyaset yaptım. Okuma yazma bilmeyen bir ananın evladıyım. Anası başörtülü, babası kasketli bir çiftçi ailesinin çocuğuyum. Çamurun içerisinden çıktım, yokluğu da bilirim. Ve beni çamurun içerisinden çıkartıp, önce doktor sonra da milletvekili yapan bu asil millete benim vefa borcum var, sadakat borcum var, hizmetkâr olma vebalim var. Ona göre davrandım ve inandığım gibi de siyaset yaptım. Asla pişman değilim.

Nimet Çubukçu’yla yaşamış olduğunuz tartışmayı tekrar size sormak isteriz.
Şahıslar üzerinden tartışmayı çok doğru bulmam. O dönemde de Sayın Çubukçu’yla ilgili şahsi bir kavgam ve tartışmam asla olmadı. Ama benim bir milletvekili olarak şunu sorgulama sorumluluğum vardı. Ziyaret ettiğim bir çocuk yurdunda o gece eğer 33 tane yavru kayıpsa, bunun kaybolduğunun tutanağını bu kurumun yetkilileri imza altına almışsa o yavruların nerde olduğunu sormak benim üstüme vebaldir. O dönemde 1400 tane yavru Türkiye genelinde kayıp ve kaçak vaziyetteydi. Birileri bana diyorsa “Sen bunu sorgulama, bu işin üstüne gitme, senin üstüne vazife değil” diyorsa o zaman benim yerime başkalarını bulacaklardır. Zaten öyle yaptılar.

Bu Ergenekon ve benzeri isimler verilen operasyonlara dair söyleyeceğiniz bir şey var mı? Muhakkak vardır da, mesela bir avukatın mahkeme çıkışında vermiş olduğu beyanat vardı, “Türkiye’de Abdullah Gül’ü sevmemek, Tayip Erdoğan’ı sevmemek, Fethullah Gülen’i sevmemek teröristlik manasına gelir”...
Şimdi ben şahısların verdiği beyanatlar üzerinden tartışma oluşturmayı doğru bulmam. Yalnız bu ülkede devletin içerisinde, devletin ve milletin denetim ve kontrolü dışlında oluşmuş tüm organizasyonlara, yasadışı, kural dışı tüm organizasyonlara karşı çıkmış birisiyim. Devlet içinde çeteleşmiş tüm yapıların karşısındayım. Ancak 1950’li yıllardan itibaren küresel güçlerin oluşturduğu bir takım derin organizasyonların da unutulmaması, ihmal edilmemesi gerektiğini ve bunlarla ilgili de gerekenlerin yapılması hususunu da dikkatlerinize sunmak istiyorum. Sayın Ecevit’in hatıratında okursanız, kendisi bile parasının Amerika tarafından verildiğini ifade ettiği derin çetelerin devlet içerisinde yuvalandığını söylediğini tanık olursunuz. O bakımdan bu ülkenin yönetimi bu ülkeden olmalı, bu ülkenin yönetenleri bu ülkeden olmalı, bu ülkenin kararları ve iradesi bu ülkeden tanzim edilmeli. Devletin içerisinde devletin ve milletin denetim ve kontrolü dışında hiçbir yasadışı yapı olmamalı. Ve bu yapılar hukukun gereği neyse ona tâbi tutulmalı.

Yakinen tanıdığınız isimler olduğu için soruyorum. Mesela yine yakın dönemde çok büyük tartışmalara sebep olan “Alevilerin iftarı” olarak tabir edilen bir hadise var Reha Çamuroğlu’nun tertip ettiği. Fakat belli kesimlerden çok büyük reaksiyon gören bir iftar yemeği verildi. Bu mevzuda ne diyeceksiniz?
Bakın bu ülkenin bir alevi gerçeği vardır. Bu ülkenin alevi yurttaşları vardır. Biz eğer gerçekten demokrasiyi içselleştirmişsek bütün anlayışlara saygı duymak yasadışı olmamak kaydıyla onların inanç değerlerini muhafaza etmek ve onlara itibar etmek mecburiyetindeyiz. Bu ülkede Yavuz Sultan Selim’le Şah İsmail’in Çaldıran Savaşı’ndan beri bir Alevilik problemi vardır. Bu problemler zaman içerisinde alevlenmiş, zaman içerisinde sönmüş problemlerdir. Ama birileri tarafından da hem siyasal alanda hem de dış politik alanda kullanıla gelmiştir. Bugün samimi alevi kardeşlerimizin devletten bazı beklentileri vardır. Devletin bunlara kayıtsız kalmadan dikkate alması, o beklentileri hukuk çerçevesinde karşılaması gerekmektedir. Ama siz bu süreci siyasal şova çevirirseniz ve bunun üzerinden bir takım siyasal rantlar hesap ederseniz bunun faturası da ağır olur.

Hrant Dink cinayeti ve devamında gelişen hadiseler hakkında ne diyorsunuz?
Hrant Dink bir Türkiye Ermeni’siydi. Fikirlerinin bir kısmına katılır bir kısmına katılmam ama aydın ve entelektüel birisiydi. Onun ben menfur bir cinayete kurban gitmesinden derin bir üzüntü duydum. Bu cinayetin kodlarının mutlaka aydınlanması gerekir. Ve bunun uzantılarının hangi noktaya varırsa varsın deşifre edilmesi gerekir. Hrant Dink’in ölmeden bir süre önce yazdığı bir makalede Türkiye’nin Kürt kökenli vatandaşlarına verdiği önemli bir mesaj var. “1915 olaylarında Ermenilerin büyük bir hatası oldu. Siz bugün bu hataya düşmeyin” diyerek tarihi bir mesaj vermiştir. Hrant Dink’in ölümü her açıdan mutlaka aydınlatılmalıdır. Siyasal açıdan, diplomatik açıdan ve diğer açılardan mutlaka aydınlatılmalıdır. Tetiği çeken ve çektiren birinci, ikinci halkalardan ziyade bu tetiklerin arkasındaki en büyük patronların bulunması şarttır. Bunun için devlete çok önemli görevler düşmektedir. Bir sade vatandaş olarak bu beklentimi paylaşıyorum.

Son olarak insan haklarına dair soru sormak isterim. İnsan haklarına dair hassasiyetle temayüt eden milletvekillerinden birisiniz. İnsan haklarına dair yapmış olduğunuz çalışmalar, raporlar herkesin malumu. Mesela, Salih Mirzabeyoğlu’nun avukatları olarak mecliste Salih Mirzabeyoğlu’nun görmüş olduğu işkenceleri gündeme getirdiğimiz vakit bizimle ilgilenen ender milletvekillerinden biriydiniz. AKP hükümetinin insan hakları kaygısı ne? Nasıl değerlendiriyorsunuz?
Ben açıkçası Sayın Başbakan’ı o yönüyle kısmen de olsa tanıyan birisiyim. İnsan hakları konusunda hassas olduğunu düşünüyorum. Ama bugün hâlâ insan hakları karnesinin çok başarılı olduğunu söylemem mümkün değil. Türkiye’de hukuk her zaman herkese lazımdır. Hukuku beynelmilel normlar çerçevesinde işletmek de devletin asli görevlerinden bir tanesidir. İnsan hakları konusunda Türkiye’nin zannediyorum alması gereken daha önemli mesafeler, atması gereken ciddi adımlar vardır. Sorumluluk sadece bir partinin omuzlarında değil tüm toplumun omuzlarındadır. Çünkü insan hakları bir kültürdür, bir medeniyettir. Hiç kimsenin benim gibi düşünme zorunluluğu yoktur. Benim de sizin gibi düşünme zorunluluğum yoktur. Ama birbirimize saygı duymak, anlayış göstermek, hukuk çerçevesinde birbirimizin hakkını müdafaa etmek gibi bir yükümlülüğümüz vardır. Bunun yasalarla düzenlenecek kısmı olduğu gibi teamüllerle ve geleneklerle tanzim edilecek kısmı da vardır. Zannediyorum Türkiye’nin insan hakları karnesini daha iyi hâle getirebilmek için daha büyük çabalar ve gayretler içerisine girmesi gerekir.

BARAN Dergisi 60. Sayısı’ndan (28 - Şubat 2008)