Ekonomist Yazar Uğur CİVELEK: Türkiye Şu ân Tam Bağımlı,
Dünyada En İyi Sömürülen
Ülkelerden Biridir!
Röportaj: Cumali DALKILIÇ - Abdülmetin TORSUN
Bu haftaki röportajımız
ekonomi ağırlıklı...
Sistemin medya borazanları arasında muhalif bir kalemi, kiralık olmayan,
eleştiren
bir ekonomisti BARAN’ın sayfalarına davet ettik.
Ekonomist yazar
Uğur Civelek... Şu ân Dünya gazetesinde yazıyor.
Ekonomi danışmanlığında
da bulunmuş olan Sayın Civelek’in Türkiye ve Dünya ekonomisine dair
değerlendirmelerini ilgiyle karşılayacağınızı umuyoruz.
Uğur Bey, son zamanlarda küresel ekonomik krizin etkileriyle ilgili
çok söz söyleniyor. Ve mesele birçokları tarafından adeta akşamdan sabaha
ortaya çıkan ani bir sorunmuş gibi ele alındı. Sizce global ekonomik
kriz yeni bir vakıâ mı?
Değil!.. Çok kısa vadeyle bakarsanız olup bitenlere çok farklı şeyler
söylenebilir. Her yorumcunun değerlendirmesi kendi içinde tutarlı görünebilir
ama bizi aldatır. Doğru teşhis koyabilmek için yalnız kısa vadeli bakmamak
lazım. Orta, uzun vaade isteyen, geçmişi ve geleceğiyle birlikte bakmak
lazım… Bu açıdan baktığımda benim gördüğüm ve bildiğim manzara şu:
Bir, 1945’te yeni bir dünya düzeni kurulmuştu. Bu düzen Soğuk Savaş’a
dayanıyordu. Bu süreçte Batı’nın kurduğu sistem, daha önceki yapının
çözemediği sorunları çözdü. Bu sayede Doğu Bloku’na üstünlük sağladı.
Ama bunun ikinci yarısı, devamında gelen küreselleşme tam tersine sistemin
kendi çözemediği sorunları beraberinde getirdi. Sistem yaşlandı ve yorgun…
Uzun bir süredir yeni bir dünya düzeni aranıyor. Yeni kurullar, yeni
kurallar, belli ki bu ihtiyacı karşılamıyor. O açıdan baktığımda sonuç
şu: Bu kriz son 60 yılın en büyük krizi olabilir mi?.. Bir dünya düzeni
kapanıp yeni bir dünya düzenine geçiş yaşanacak, belki bu geçiş kaotik
olacak…
Soros “Kapitalizmin sonu geldi” ifadesi...
Kesinlikle öyle… Şimdi bunu şöyle açayım ben size: Soğuk Savaş sırasında
Batı birtakım dersler aldı. Doğu Bloğu’na karşı kazanmanın bir tek
yolu vardı: Zayıf halka bırakmayacaklardı. Güçlülerin güçsüzleri suistimal
etmelerine izin vermemeleri gerekiyordu. Öyle yaptılar.
Bir, sosyal güvenlik tedbirlerini devreye soktular. İki, güçlülerin güçsüzleri
suistimal etmesini önlemek için rekabet yasalarını şekillendirdiler.
Tüketiciyi koruma devreye sokuldu ve gelir dağılımı bozulmamalıydı. Ve
de Batı ülkeleri arasında nispeten tama yakın bir dayanışma vardı. Ekonomik,
siyasî ve askerî… Bu dayanışma ve güçsüzlerin kollanması durumlarının
iyileştirilmesi, Batı’nın kazanımında ön plâna çıktı. Zaten dinamik bir
yapıları vardır. Bu başarı Soğuk Savaşı getirdi. Soğuk Savaş bitti. Şimdi
artık güçsüzleri korumaya gerek var mı diye sordular? Yoktu artık… Her
şey liberalleşmeliydi. Güçsüzler giderek daha zor duruma düşecekti. Güçlülerin
eli çözüldü. Güçsüzleri suistimal edebilirlerdi artık ve ulus devlet,
sistemli bir şekilde yıpratıldı. Güçsüzleri korumakla görevlendirilmiş
oldu. Ben küreselleşmeye şöyle bakıyorum: Kapitalizmin vahşiliğinin yeniden
hortlatıldığı, güçsüzlerin suistimal edildiği, ulus devletlerin yıpratıldığı,
borç batağına sokulduğu, güçsüzlerin acımasızlaştırdığı, zalimleştiği
bir devir olarak görüyorum. Bu 1980’den sonra dünyada başladı. Peki,
bu devrenin sonu ne oldu? Bu devrenin sonunda küresel düzeyde gelir dağılımı
çok bozuldu. Dünyada siyasetin kalitesi düştü. Anarşik bir ortam doğdu.
Güçlünün haklı olduğu bir düzen… Hukuk sistemleri çalışmaz oldu. Güçlüye
karşı ayrı, güçsüze karşı ayrı tarife uygulandı. Çifte standartlar büyüdü.
Şu ânda dünyada uluslararası kurumlar, Birleşmiş Milletler misyonunu
yitirmiş görünüyor. IMF öyle… Dünya Bankası öyle… Dünya Ticaret Örgütü
öyle… Sorunları çözemiyorlar. Sistem tıkandı. Neden?.. Gelir dağılımı
çok bozuk, özellikle sanayideki rekabet koşulları çok acımasız, eksik
rekabet koşulları var. Büyük kaynak israfı var, sefalet çok… Bu tablo
bana diyor ki, dünyada sistemin normal şekilde çalışması mümkün değil…
İnsanın da bir doğası var. İnsanlar zorunlu ihtiyaçlarını karşılayamıyorsa,
çocuklarına ekmek götürmek için her şeyi yaparlar; kural tanımazlar.
Peki, birileri onları “terörist” diye suçlarsa ne olacak?.. Ne diye suçlarlarsa
suçlasınlar, bunu değiştiremezler!.. Açlık, zoru yenen kuralsızlığı getirir.
İkinci Dünya Savaşı’nda Hitler ve Mussolini’yi bu ortam yarattı. Bu ortamın
ortaya çıkmaması için her şeyin yapılması lazımdı. Ama küreselleşme 1980’den
sonra bunun ortaya çıkması için her şeyi yaptı. Şimdi “yavuz hırsız”
rolünü oynayarak durumu farklılaştırmaya çalışıyorlar. Bence mümkün değil…
Bu bir kriz; son 60 yılın en ciddi krizi… Dünyada kimsenin istediği olmayacak
bir noktaya giriyoruz. Büyük bir kaosa doğru gidiyoruz.
1980’lerde Amerikan yönetiminin “bizim çocuklar” dediği işbirlikçi kadrolar... Sorun da burada… Eğer tüm dünyadaki ülkelerde, Türkiye’deki gibi başarılı
olsalardı; ne Irak işgal edilecekti ne başka bir şey olacaktı. Hiçbir
şeye ihtiyaç kalmayacaktı. Otomatik yeni düzen kurulacaktı. Herkesin
direnci düşmüştü. Borç versinler diye ne isterlerse yapacaklardı. Borçlarını
istediği gibi tüm yasalarını da değiştireceklerdi. Ama sorun nerede
çıktı? Bir, Sovyetler Birliği çok güzel çözülmüştü. İşler çok güzel
gidiyordu. Rusya perişan durumdaydı. Özellikle Yeltsin döneminde… Ama
sonra Putin denilen bir adam çıkmadan önce son anda Batı’dan gelen
yardımı reddedip krizi göze alınca Batı için büyük bir kâbus oldu,
hesapları bozuldu. İki, Çin ve Asya krizinden sonra krize girmesi gerekiyordu
ve de parçalanması… O da olmadı.
Batı’nın hesabında şu var: Dünyanın gelecekteki en önemli pazarı, lokomotifi
Asya olacak. Asya’nın kontrolü açısından bu iki gelişme kilit önem taşıyordu.
Asya Batı’nın kontrolünde olmalıydı. Oradaki insanları Batı yönlendirmeliydi.
Ama Çin’in krize girmesi ve Rusya’nın son ânda krizi göze alıp geleceğine
hâkim olması, geleceğini kurtarması bütün hesapları bozdu. Aradaki farkı
kapatacak yeni operasyonlar devreye sokuldu. Irak’ın işgali… Ama en son
işgalden bahsediyorum. O sonradan çıktı. Eğer Rusya krize girmemiş olsaydı,
Çin parçalanmış olsaydı, tarihin akışı başka türlü olacaktı diye düşünüyorum.
Türkiye’ye yaklaşımlar da farklı olacaktı. Şimdi Türkiye’nin üzerinde
özel bir baskı var. Batı Türkiye’nin kendi yörüngesinden çıkmaması için
her şeyi yapabilir artık. Yeni bir Mustafa Kemal’in çıkışına izin vermezler.
%90’ımız Amerika düşmanı…
Şu ân Türkiye’yi çok zor günler bekliyor. Bizim ne krize girmemize izin
veriyorlar güçleri yettiğince ne de sorunları çözmemize izin veriyorlar.
Biz şu ânda sürünüyoruz. Siyasetin kalitesi çok düştü. Bugün ihtiyacını
karşılayamayan insan sayısı çok yüksek… Kömür verirsiniz, ekmek verirsiniz,
minnet borcu yüklersiniz, oyunu alırsınız. O insanlar bu duruma düşmelerinin
sebebini görebilecek durumda değil… Çok kolay aldatılabilecek durumda
çünkü ne olup bittiğini anlamıyor. Hafızası da zayıf… Küreselleşme
düşünen, örgütlü, aydın insan istemiyor; koyun sürüsü istiyor. Eğer
küreselleşme Türkiye’deki kadar başarılı olsaydı, Yeni Dünya Düzeni
hemen başlamıştı. Sorun, Irak 1. işgali… 1991… Bu başlangıçtı. İşgal
edip girdiler, Saddam’ı sıkıştırdılar. Saddam’ı orada bitirmediler
o zaman. Saddam’ın orada kalması lazımdı. O bir “rol”deydi. Petrol
fiyatlarında kullanabilirlerdi. Bölge ülkelerini yönlendirmede kullanabilirlerdi.
Bu bir “öcü”ydü. Ama Rusya krizinden sonra oyunda büyük hamle değişiklikleri
oldu. Şu ân benim kanaâtim nedir? Dünya bir kaosun eşiğinde… Finansal
yapı ayakta kalmakta zorlanıyor. İki kutuplu bir dünyaya Batı’nın tahammülü
yok. Şu anda hesap-kitap tutmuyor. Korkunç bir belirsizlik var. Ekonomik
olarak da böyle gitmesinin sonucunu söyleyeyim: Şu anda dünya mali
sistemini taşıma suyuyla döndürmeye çalışacak, hep kurtaracak. Büyük
batışlar olacak ama kurtarılacak. Kurtardıkça paraların satın alma
gücü eriyecek. Satın alma gücü eriyince her şeyin fiyatı yükselecek.
Giderek ciddileşen enflasyonist baskı altında sorunlar hızla ağırlaşacak.
Bir gün insanlar büyük bir itaatsizliğe gelecekler. Kontrol kayboluyor,
şu ânda böyle bir rotada ilerliyoruz. Türkiye’de paraleli daha küçük
bir modeli daha yaşanacak. Evet, daha küçük modeli… Sadaka vererek
bir insanı yönlendirebilirsiniz. Veremediğinizde sizin en büyük düşmanınız
olur.
Ekonomik krizin özellikle Amerika’daki “Mortgage” piyasanın çöküşünden
sonra tüm bunlara sebep olan hadisenin Irak Savaşı olduğu şuurlaşmaya
başladı. Savaş, krize neden olarak gösteriliyor.
Sonuçlarıyla itibariyle değerlendirelim. Birileri sizin demek istediğiniz
gibi, “Eğer son Irak İşgali olmasaydı, petrol fiyatı bu kadar yükselmezdi.
Emtia değerleri bu kadar yükselmezdi. Dolar bu kadar değer kaybetmezdi.
Amerika’nın borçları bu kadar yüksek hâle gelmezdi. Menkûl ve gayr-i
menkûl fiyatları, balonları bu kadar şişkin olmazdı. Çok daha iyi olurduk.”
Bunda bir derece haklılık payı var ama tek başına etkili bir faktör değil…
Ben size başka bir resim çizeğim. Yıl 1997 yılı Asya Krizi… Asya Krizi
niye çıktı? Öngörülebilen bir kriz miydi? Bence öyleydi… Neden? Çünkü
Amerika’nın 1994’te ekonomisi ısınmıştır. Faiz yükselişleri ekonomiyi
frenleyememişti. Enflasyonu nasıl önleyebilecekleri konusunda farklı
bir yaklaşıma girdiler. Madem ki ekonominin freni patlamıştı bıraksındı,
büyüsündü. Hiç olmazsa gelirler artardı. Bütçe açığı kapanırdı. Ama enflasyon?
Güçlü dolar olması için savaşacaklardı. Dolar yükseldikçe dışarıdan ucuzluk
ithal edeceklerdi onun öyle dengeleyeceklerdi. Bu Amerika’nın kendi iç
hesabı… Peki, bu durumun dünyadaki etkileri ne olurdu? Dolar dünyada
değer kazanırsa eğer, parası dolara bağlı ülkeler krize girebilirdi.
Rekabet güçleri azalabilirdi; sorunları artabilirdi. Bu da istenmeyen
bir durum değildi. En büyük sermaye hareketi “Asya kaplanları”na yönelmişti.
1991 ve 1989 sonrasında… Muhtemelen kriz de o bölgede olacaktı. Asya’da
bir şeylerin değişmesi de fena olmazdı. Dolarda güçlenme düğmesine 96’ı
Kasım’ında basıldı. O kadar süratli değer kazandı ki o seçimden yedi
ay sonra Tayland krize girdi. Arkasından Malezya, arkasından Hong Kong
düştü… Asya Krizi… Bu sürpriz değildi. Burada kaybedilen rakamlarda Amerika’yla
Avrupa’nın payına bakarsanız, Amerika’nın bunu öngördüğünü ve tedbir
aldığını görürsünüz. Asya Krizi sürpriz değil… İki, arkasından Çin krizi
bekleniyordu. Yen değer kaybettikçe; bu deflasyonist bir krizdi. Deflasyonist
krizler, finansal sistemi yıkabilecek potansiyeli bünyesinde taşırlar.
Finansal sistem yıkılırsa bundan en büyük zararı Amerika görür, Batı
görür. Her şeyi kayıt üstünde… Hesaben değil… Sistem çöktüğü anda güçlerini
kaybederler. Çin krize girecek mi yoksa girmeyecek mi şeklinde onun hesabını
yapıyorlardı. Gelişmeleri siyaseten kendi çıkarlarıyla yönlendirebilsinler,
lehlerine azami pay sağlasınlar, sıkıntıdan bir de karşı tedbirlerini
alsınlar. Çünkü nihaî hedefleri var. Tam bu sırada 1998 yılında Rusya
tüm uyarılara, yardım tekliflerine kapıyı kapattı, kendi isteğiyle krize
girdi. Batı’nın hesaplarını alt-üst etti. Petrol fiyatları çökmeye başladı.
Her şeyin değeri düşüyordu; altının, petrolün, buğdayın, her şeyin… Benim
düşündüğüm; fiyattan satamazsam malı, elime geçen parayla borcu ödeyemem.
Sen alacağını alamazsan sen borcunu ödeyemezsin; sistem çöker. Deflasyonist
kriz 1929 gibi… Rusya-Asya Krizi’yle böyle bir sıkıntı, süratle genişliyordu.
Bu felaket bir durumdu. Herkes bağırıyor, “Durdurun dünyayı inecek var!”
O ortamda Amerika’nın deniz aşırı operasyonları devreye girdi. Bu operasyon
ne yapacaktı? Bu fiyatların düşüşünü önlemek zorundaydı. Hedef petroldü.
Petrol fiyatının düşüş yönü değiştirilirse, yani dengesizlik deflasyonist
olmaktan çıkartılıp enflasyoniste yöneltilebilirse bir şeyler rahatlardı.
26 Dolar’dan şimdiye kadar…
Geleceğim. 1998 Rusya Krizi’nden sonra 8 dolara düştü petrol fiyatı.
Herkes kötü… Amerika’nın deniz aşırı operasyonu devreye girdi. Hatırlatayım
neler oldu Türkiye’de? 1998 Haziran’ında Rusya krizinden önce 9 ay
sonrası için seçim kararı almıştı. Sonra ortalıkta kasetler, bantlar
uçuşmaya başladı. Suriye’ye posta koyduk. Suriye ilk defa bizden korktu.
Hükümet düştü, bakan düştü. Azınlık hükümeti kuramadık bir süre… Sonra
azınlık hükümeti Ecevit başbakanlığında kuruldu. Bakü-Ceyhan’da uluslararası
tahkimi kabul ettik. Başka… Şubat ayında Apo’nun paketlenip Türkiye’ye
geldiğini duyduk. Rusya korktu, İtalya korktu. Apo geldikten bir hafta
sonra İncirlik’ten kalkan uçaklar, Yumurtalık-Kerkük boru hattını vurdu.
Günlük üretim iki milyon varilden aldı. 1 Mart 1999’da Opek (Opec)
toplandı. Amerika’nın istediği kararı aldı; %10 kısıntı kararı… Opek
üyesi olmayanlar da Amerika’nın baskısından dolayı buna katıldı. Günlük
73 milyon varile üretim düşünce, petrol fiyatı üç ay içinde 8 dolardan
17 dolara çıktı. Amerika’da enflasyon artmaya başladı. Onun üzerine
Rubin 14 Mayıs 1999’da istifasını açıkladı. Her şeyi açıklanan enflasyon
rakamı, aylık binde yediydi. Suçlu enerjiydi. Dünya bu deniz aşırı
operasyonla deflasyonist korkudan kurtuldu. Yani sistemin yıkılması
bir başka bahara ertelendi.
Tıkanıklık aşıldı…
Batı kendi için yaptı bunu. Ama bu kez de başka sıkıntı var. Asya-Rusya
krizi nedeniyle para, sermaye Amerika’ya akmış. Oturmuyordu; petrolün
üzerinden para musluklarını açmış, çılgınlık başladı. Federal Rezerv
para musluklarını açmış... İnternet siteleri uçuyor. Bir yandan enflasyonist
baskılarda artış var; bir yandan tüketim çılgınlığı var. Tasarruf eğilimi
negatif Amerika’da. Petrolün fiyatının yönünü değiştirdi Amerika ama
yükselişi durduramadı bu kez… 2000 yılında milyonlarca “site” var Amerika’da.
Baktık bu internet çılgınlığını durdurmak lazım. Yargı da yönlendirildi
bence. 2000 yılı Mart ayında Microsoft’un üçe parçalanma kararı çıktı.
Üçe parçalanınca Nazdak hisseleri çökmeye başladı. Çok büyük paralar
kaybedildi. Amerika’da gelir dağılımı süratle bozulmaya başladı. İki,
petrol fiyatları o yıl 38 dolara kadar yükseldi. Amerika’nın durgunluğa
girdiği kabul edildi. 2000 yılında iki olay… Microsoft’un parçalanmasının
varlık değerlerindeki etkisi, artı petrolün 38 dolara çıkması; bunlar
durgunluk sebebi… 8 yıllık büyüme biçiyor; yine felaket… Fiyatlar aşağıya
döndü. Yine enflasyonist krize doğru gidiliyor. “Yumuşak iniş” olsun
diye… Yumuşak inişin anlamı şu, “Aman! Malî sektörü koruyalım. Bilânçolar
yıpranmasın, öz kaynaklar erimesin.” Yumuşak iniş bunun şifreli adı…
Amerika’da askerî, siyasî birçok çevrede “Amerika bir gecede çökebilir!”
deniliyor...
O zaman ben size şu ânda bir şeyleri daha açıklayayım. 11 Eylül’den sonra
işten çıkarma programları rafa kaldırıldı. Herkese para verildi, herkes
kendi kâğıdını beslesin, bilânçonun yıpratılmasına izin verilmeyecek.
Olağandışı önlemler devreye sokuldu; hâlâ devrede… O günden beri dünyada
finansal piyasalar manipüle ediliyor. Ama bunun yan tesirleri de emtia
piyasalarına yansıyor. Dünya da deflasyonisti istemiyor; o zaman dengesiz
enflasyonist olacak. Ciddi bir enflasyonist baskı var. Bu da sürpriz
değil… 11 Eylül sonrasında finansal sistem tüm ilkelerini birer birer
tüketti. Para bulmak o kadar kolaylaştı ki, dünyada bambaşka dengesizlikler
ortaya çıktı. Dünyada eğer menkûl ve gayr-i menkul fiyatlarının düşmesini
istemiyorsanız, faaliyet gelirlerinin artarak rayiç gelir yaratılsın
istiyorsanız, parayı bunun için bollaştırıyorsunuz. Siz paranın değerini
düşürerek bilançoları güzelleştirmeye çalışıyorsunuz. İktisatta kuraldır:
“Arzı artan şeyin fiyatı düşer.” Parayı bu kadar bollaştırırsak insanları
gelirinden çok harcamaya teşvik ederseniz, paranın devir hızı da artar.
Hem parayı bollaştırıyorsunuz hem paranın devir hızını arttırıyorsunuz.
Bunun enflasyon üretmemesi mümkün değildir. Her şeyin fiyatı arttı. Evet,
varlık fiyatlarında menkûl ve gayr-i menkûl birçok köpük oluşturuldu.
Bu köpük büyütüldü. Ama benzer bir köpük emtia fiyatlarında oluştu. Bu
küresel düzeyde gelir dağılımını bozdu. Güçlüleri daha güçlü yaptı. Şimdi
gelinen noktada geçtiğimiz hafta bir Amerikan Bankası çok kötü duruma
düştü. Diğerlerinin durumu farklı değil… Ama gizlenecek, kurtarılacak.
Niye? Çünkü Amerika’da fiyat istikrarı istiyorsanız; “sürdürülebilir
büyüme” lazımdır, finansal istikrar lazımdır. Şu anda Amerika “sürdürülebilir
büyüme”den vazgeçti; finansal istikrarı sağladı. Şimdi “kurtarma operasyonu”nda…
Bol bol para basıyor. Kimsenin almak istemediği kâğıtları, yüksek fiyattan
onları bankadan alıyor. Şimdi piyasaya bakıyoruz. Haa, bu operasyondan
sonra dolar güçleniyor. Hayır!.. Bu kadar para basıp kötü aktifleri alırsan
Merkez Bankası olarak, doların değer kaybetmesi gerekir. Altının, petrolün
yükselmesi gerekir. Peki, niye tersini görüyoruz o zaman? Tersinin görmemizin
hikmeti şurada: Dünyada 11 Eylül sonrasında “hage fonlar”da büyük pozisyonlar
aldı. Bunlar piyasadaki işlemin %30’unu yapıyorlardı. Bunların pozisyonunu
ikiye ayırabiliriz; Bir, menkûl kıymetler üstüne… Bunlar 1’e 40, 1’e
50 kredili menkûl kıymet alımları yaptılar. Niye? Biliyorlardı… Sistem
bilânçoları güzelleşsin diye bunu destekleyecekti. Bunlar da para kazansınlardı.
“Morgıç” projesi...
Hipotek senetleri, diğer hisse senetleri, tahviller hepsi… Para o kadar
bollaşırsa risk birimleri düşecekti. Talep daralmasın diye yapacaklardı.
Bilanço yıpranmasın diye yapacaklardı. Orada büyük bir sıkı pozisyon
aldılar. Bir de türev piyasalarda… Para bu kadar bollaşırsa devir tabiî
ki düşecektir. Petrol de yükselirdi, altın da yükselirdi, her şey yükselirdi.
Burada da türev piyasalarda alım yönünde pozisyon açtılar. Doların
da değer kaybetmesiyle vadeli piyasada doları açığı azalttılar. Üç
bonus var. Emtiyalarda büyük, fazla pozisyon aldılar. Doları aşağı
sattılar sürekli olarak. Spot piyasada büyük miktarda kredili menkûl
alımına girdiler. Bunu dolar ve Japon hediyesi kredilerle yaptılar.
Şimdi “hage fonlar”la sistem karşı karşıya… Şu anda “hage fonlar” ameliyat
ediliyor. Üstlerine geleceğini gördüler.
Uğur Bey, 2001 krizinden bugüne kadar geçen süreci değerlendirir misiniz?
Mesela o zaman dış yardım, kredi için IMF’yle görüşmelerde Dünya Bankası
Fischer şöyle demişti: “Kredileri zamanında verebilmemiz için İsrail’le
olan silah ihalesinin gerçekleşmesi lazım!..” demişti...
Şimdi biraz daha geriye gidelim. Küreselleşme sürecinin senaryosunu kim
yazdı? Gerekli müdahaleleri kim yaptı, yönlendirdi? Bunlar kendiliğinden
gelişmedi. 1970’li yıllarda dünyada stagflasyon denilen şeyin yaşandığı
bir ortamdı. Niye? Orada bir dürü gelişigüzel şey oldu. Kontrollü değildi
çoğu… Amerika Vietnam’dan çıkmak zorunda kaldı. Çin’i diplomatik olarak
tanıdı. Çin’in diplomatik olarak tanınması Uzak Doğu’yla ilgili belirsizlikleri
kaldırdı. Çok uluslu şirketler üretimini oraya kaydırmak zorunda kaldılar.
Niye? Çünkü mecburen dolar dalgalanmaya bırakılmıştı. Amerika 1970’lerin
başında dolar getirene altın vermeyeceğim demişti. Dolar değer kaybettikçe
petrol şoku, OPEC’in kuruluşu kaçınılmaz hâle geldi. Bu dünyada enflasyonist
bir dalga yarattı. O dönemde Keynes’in tüm düşünceleri mezara gömüldü;
fatiha okundu. Yeni bir kahraman çıktı. Milton Freidman… Milton Freidman’ın
söylediklerini biraz daha farklılaştırıp “arz yanlı iktisat” diye sürenler
kimler? Milton Freidman’ın da fikirleri 70’lerin sonunda girdi. 95’de
fatiha okundu; o da bitti. Son 12 yıl, kaotik bir ortamda sadece kısa
vadede uç uca eklenerek gidiyor. Şimdi Türkiye’de 12 Eylül’ü hatırlayalım.
12 Eylül’le birlikte Türkiye’nin bölge politikaları değişti. En önemli
müttefiki İsrail olmaya başladı bölgede. 12 Eylül sonrasında… Küreselleşmenin
temelinde… Senaryoyu böyle kim yazdı? 12 Eylül’e kadar gitmemiz lazım
İsrail’le ilişkiler açısından...
Küreselleşme döneminde bizi İsrail’e iyice yakınlaştırdılar. Yine 1978-79’u
hatırlayalım. 1978’de Afganistan… Babra Karmal darbe yaptı. “Gelin de
güvenliği sağlayın.” 1979’da bir fiyasko daha oldu. Şah gitti, Humeyni
geldi. Bir anda İran’da Amerika paralize oldu. “Yeşil kuşak parçalanıyor.
Ne oluyor?” Ruslar yeniden toparlanıyor. Soğuk Savaşı tam kazandık diye
tam oynayacaktık, bir anda bir şeyler çatırdamaya başladı. O süreçte
oyun devreye kondu. Amerika İran’la ilgili yaptırımlarında başarılı olamayınca
12 Eylül farz oldu. Bölgede İran’ın boşluğunu dolduracak tek ülke Türkiye’ydi.
Ambargonun kalkması için de koşulların değişmesi gerekiyordu. O saatten
sonra Türkiye’yle İsrail’i birbirine nikâhladılar. Küreselleşme sürecinin
en baş ülkesi Türkiye derken, bunların hepsi içinde var. Hangi hükümet
gelirse gelsin bu oyunun dışına çıkamazdı. Görüşünüzün dışında olsa bile…
İzin verilmeyecekti. Çok zorlarsak o gidecekti. 80 sonrası bir süreç…
Böyle baktığınız zaman arada yaşananları pek garipsemezsiniz. Hepsi normaldir.
Hangi hükümet olursa olsun fark etmez. İsrail’le ilişkiler daha güçlenmiş,
daha bağımlı, daha artmıştır.
“Türkiye Türklere bırakılmayacak kadar İsrail için önemli bir ülkedir”
Türkiye anahtar ülke… Onu çok iyi biliyor.
“İsrail Amerika’dan vazgeçebilir ama Türkiye’den vazgeçemez.”
Şu an Türkiye’nin Amerika’nın yörüngesinden çıkması, en son AB, IMF,
çıpalar niye? Neye bağlıyorlar seni? Yörüngeden çıkma diye… Eğer yörüngeden
çıkarsa tüm dengeler değişir mi? Evet... Bunu biz fark etmedik. İran
geliyor, “Paf takımı”na Mustafa Denizli’yi teknik direktör yapıyor.
Niye? Tribüne oynuyor artık. Türkiye’de imajını düzeltmek zorunda…
Putin geliyor; Atatürkçülük dersi veriyor bize. Herkes oyunun ne olduğunun
farkında da bizim insanımıza anlatamadık.
Şu ânda sıcak para Türkiye’nin geleceğini ipotek altına
aldı!
Sıcak parayı şöyle açıklayayım. Türkiye’de
sıcak paraya bağımlılık var mı? Var. Ama bundan önce şunu sormak
lazım; sıcak para nedir? Sıcak para şu; 1989 yılı Berlin Duvarı yıkılana
kadar ülkeden ülkeye sermaye hareketleri IMF’nin yeşil ışığıyla bankaların
devlete borç verme şeklindeydi. Portföy yatırımı diye bir şey yoktu.
Sıcak para diye bir kavram da yoktu. Ama Berlin Duvarı yıkıldıktan
sonra sermeye hareketlerinin hacminde anormal bir artış oldu. Şekli
değişti.
Yani IMF’nin yeşil ışığıyla bankaların devlete verdiği borçlar
süratle tek haneli rakamlara indi.
Ama yerine yepyeni çok daha büyük rakamlar geldi. Portföy yatırımı
geldi. Portföy yatırımı şu; Türkiye’de 89’da tam konvertibiliteye geçti.
Nedir? Sermayeye sınırsız özgürlük verdi. Eskiden milyon doların üstünde
parayı yurt dışına çıkarmak için Bakanlar Kurulu onayı gerekirdi. Şimdi
isterse 30 milyar dolarınız olsun, yurt dışına çıkarmak için hiçbir
yerden izin almaya gerek yok.
Sınırsız özgürlüğünüz var.
Dünyanın istediğiniz yerine gidebilirsiniz. Bir yabancı Türkiye’ye gelebilir.
Dövizini bozdurup istediği kadar Türk Lirası alabilir. Bu Türk Lirası’nı ister
bankada tutar, ister hazine bonosu, devlet tahvili alır, ister hisse senedi alır.
Karışmayız. Bu gelen paranın fabrika, banka, arsa alımına
“doğrudan yatırım”
diyoruz. Menkul kıymet alanına,
daha rahat çünkü istediği zaman satıp çıkabilir,
“portföy yatırım” diyoruz.
Veya başka bir sıfat takıyoruz, sıcak para... Bu adam geldi Türkiye’ye menkul
aldı, tahvil-hisse senedi. Üç yıl kalacak, beş yıl kalacak diye bir şey yok ki.
İsterse dilediği haftasında satıp çıkıp gitmeye kalkabilir. Kimse karışamaz.
Bu tür para herkes gibi toplu halde geliyor, toplu halde çıkıyor. Gelirken, bir
şeyler anormal derecede iyi gidiyor, aşırıya kaçılıyor. Bu beraberinde sorunlar
da üretiyor. Çıkarken de toplu çıkıyor, felakete yol açıyor. Çekirge sürüsünün
bir tarlayı basması gibi. Tam anlamıyla mahvediyor. 1995’de, kriz sonrasında
bir “üçlü” Türkiye’de bir program yaptı. “İktisat fakültesi mezunları cemiyeti”
olarak. Bir önceki Merkez Bankası başkanı Rüştü Saraçoğlu, Dünya Bankası ikinci
Başkanı Kemal Derviş, bir de Salih Neftçi... Üçü de Amerika’da tanınıyorlar.
Dünyada saygınlar, isimleri var. Konu, Türkiye ve dünya ekonomisi. Derviş’in
konuşmasını hatırlıyorum. Derviş dedi ki, “Biz Dünya Bankası olarak sıcak paraya
karşıyız. Sıcak paranın bir şekilde denetlenmesi gerektiğini düşünüyoruz.
Kontrol
altında tutulmalı...
Ya vergilendirerek yada başka bir şekilde. Bunların toplu girip, toplu çıkması
engellenmeli. Büyük tahribat yaratıyor. İtibarı yok ediyor. Bir güvensizlik yaratıyor.
Bunun sınırlanması, denetim altına alınması lazım bir şekilde. Benim şahsi görüşüm
de bu, Dünya Bankası’nın görüşü de bu.”
Yıl 95... aylardan Haziran.... Zaman daraltıyorum. Derviş’in Türkiye’de kendisinin
sıcak paraya karşı görüşünü biliyoruz.
Ama arada çok sular akmış köprünün altından.
Asya krizi, Rusya krizi, bir deprem, bankalarımız tarumar olmuş, öz kaynak bitmiş,
siyasiler şaşkın, günü kurtarmak için her şeye razı konumda, gardı düşmüş. Halkın
“süngüsü düşmüş” tepki vermiyor. Lodos balığı gibi... Bu ortamda Derviş geliyor.
Ekonominin durumuna bakıyor. Kötü, maaş ödeyecek durumda değil. Bankalar berbat,
yükümlülükleri karşılayabilecek durumda değil.
Bu durumda ne yapayım diyor. Kalıcı
çözüm için pamuk eller cebe gitmiyor.
Dışarısı destek vermiyor. Bankalar aktiflerinin değeri normal değerinin çok altında.
Bunlar normal değerini bulursa durum düzelir. Ama zaman lazım. Bunun normal değerini
bulması için Türkiye’ye çok sermaye girmesi lazım. Sıcak paraya kapı açıldı.
Bankaları, kamuyu düşünerek. “Gelsin de nasıl olursa gelsin!” Bu Türkiye’nin
bağımlılığını artırdı. Şimdi o para çıkmasın diye her tür tavizi veriyoruz siyaseten.
Şu ânda o sıcak para Türkiye’nin geleceğini ipotek altına aldı. Bambaşka daha
büyük sorunları da beraberinde getirdi. Şu anda artık sıcak para çıkabilir mi?
Çıkamaz. Ama çıkma girişimi bile Türkiye’yi krize sokar.
Dünya çok bozuldu. Portföy yatırımlarında sıcak paraya bir sınırlama gelirse
dünyadaki dengelerde bozulur. Sıcak paranın şu anda ne mal olduğunu herkes biliyor.
İzin verdiğinizde bile, gelir dağılımı hem gittiği yerde hem de küresel düzeyde
bozularak dünyanın temellerini çürütüyor. Dengelerini bozuyor. Ve artık çıkması
korkusu ciddi bağımlılıklarla beraber dengesizliğe de yol açıyor.
Şu ânda Türkiye bu kadar para girdikten sonra sıcak paraya posta
koyabilir mi? Hayır, ne girmesin diyebilir ne de gitsin diyebilir.
Bu yanlışı 2001’de yaptık. 2001’de her şeye yeni baştan temiz sayfa
açma şansımız vardı. Kullanılamadı. Yani şurada bizim bağımsızlık
yönünde bir şeyleri düzeltmek için daha ciddi bir kriz yaşamamız
şart mı? Evet, geçişler böyle olacaktır. “Aman kriz yaşamayalım”
derseniz, “Günü kurtarayım, gelince yemeğe, tüketmeye devam edeyim”
dersiniz bugün olduğu gibi. Şu anda Türkiye’de işyerlerinde, medyada,
AKP’de “Günü kurtarayım, yiyeceği tüketeyim, fırsatlarla cebimi
doldurayım” anlayışı var.
Bu ülkenin geleceğini hiçbiri düşünmüyor.
Ekonomi üzerine yazan bir yazarımız var. Ali Acar… Cezaevinden yazıyor.
İzninizle bir yazısından okuyayım: “Türkiye 2001 krizinden sonra düşük
kur ve reel faize dayalı para politikalarıyla sıkı maliye politikası
uygulamaya başladı. Maliye politikaları yüksek vergilerle milleti ezerken,
para politikaları özel sektöre yeni avantajlar sundu. Düşük kur garantisi
ile birlikte uluslar arası piyasalardaki likidite bolluğu özel sektör
borçlanmasını artırdı. Dışardan düşük faizle kısa vadeli borçlanan şirketler
bu kaynakların bir kısmını uzun vadeli yüksek faizli getirilerde değerlendirirken
bir kısmı ile de özelleştirme alımları ve yatırımlarda kullandılar. TÜSİAD’ın
önemle belirttiği üzere sıkı para ve maliye politikaları uygulandığı
müddetçe sorun yoktu. Fakat Amerika hapşırıp dünya nezle olmaya başlayınca
işin rengi değişmeye başladı. Amerika’da başlayan durgunluk Avrupa’ya
sıçrayacak olursa Türkiye’nin ihracatı düşecek. Bu da ihracata dayalı
büyümenin sonunu getirecek. Likidite daralması kurlarda yukarıya doğru
bir oynamaya sebep olursa 140 milyar doları bulan özel sektör borçlarının
döndürülmesi zorlaşacak.”
Şeklinde TÜSİAD’ın krizle ilgili açıklamasını değerlendiriyor.
1987 sonunda biz bir mini kriz yaşadık Türkiye’de. Dolar 4 ay içerisinde
750 liradan 1450’ye çıktı. Teknisyenler dedi ki, “Sayın Özal, ekonomi
hasta… Aspirin’le düzelmez. Yapısal önlemler lazım. Millete anlatalım.
Tüketimi kıssın, ayağını yorganına göre uzatsın. Devlet olarak biz de
öyle yapalım. Devlet baba öldü! Bundan sonra herkes çaresinin başına
baksın. Bundan sonra ayrı bir düzen…” Özal dedi ki, ben bunu dersem millet
bana oy vermez ki!.. Eee, seçime gidelim. Kim çıkarsa o ödesin. Peki,
o zamana kadar nasıl idare edeceğiz? Faizlerin, fiyatlarını yükselmesini
nasıl önleyeceğiz? Çünkü o dengesinin doğal sonucu faizlerin ve fiyatların
yükselmesiydi, gelir dağılımını bozardı. Dedi ki, biz talebi kısmak yerine
arzı arttıralım. Seçime kadar idare edelim. Arzı nasıl arttıracağız peki?
Fiyatların payı da yükselmesin diye. Dışarıdan borç alırız, döviz kurunu
da baskı altına alırız. Bol bol ithalat yaparız, mal bollaşır. Dövizlerin
bir kısmını Merkez Bankası’nın almasını sağlarız. Aldığı döviz karşılığında
fazla para bassın. Parayı bollaştırırız; faizler yükselmesin. İdare ederiz…
Tamam!.. 4 Şubat 1988 kararları… Merkez Bankası yasası değiştirildi.
Önce yarı konvertibiliteye geçildi. 1989’da tam konvertibilite devreye
girdi. Bu seçime kadar bir politikaydı. Seçimden sonra ne oldu? ANAP
iyice zayıflamış olarak çıktı ama hâlâ iktidardı. Özal köşke kaçtı. Akbulut’u
bıraktı. Halka gerçekler anlatılamadı. Yıpranmıştı...
Anlatılmadı.
Evet, anlatılmadı. O konjonktürde Berlin Duvarı yıkıldı. Üçüncü Dünya
Ülkeleri’nin borcu sorundu. Zor günler geçirildi. Arkasından Körfez
krizi çıktı. O ortamda Körfez krizi sırasında bunalırken Akbulut da
bocalıyordu. Semra Hanım’ın desteğiyle Mesut Yılmaz Anavatan’ın başına
seçildi. Bu sefer bürokrat ve teknisyenler dedi ki, “Sayın Yılmaz,
seçime iki yıl var. Siz doğruları yaparsanız siyasî hayatınız biter.
Gelin, erken seçime gidin. Ondan sonra doğruları yapın; sorunları çözün.
Mesut Yılmaz hak verdi anlatılanlara… Erken seçime gitti. 1991 yılında
yapılan seçimde halka iki anahtar vadeden tek iktidar oldular. Yapılması
gerekenin tam tersini vadedenler… Biz ne yapıyoruz? Dışarıdan gelen
kaynakla hâlâ harcıyoruz. Borç büyütüyoruz sürekli. Bu 1991–94 arasında
kamu açıklarını hep “samuray piyasası”ndan gelen borçlarla kapattık.
Hazine-Merkez Bankası ilişkileri hep sorunluydu. 1994 yılında dış borç
uyuşturucu gibiydi. Bulamazsak krize girecektik. Sürekli daha fazlasına
ihtiyaç duyuyorduk. Yeteri kadar bulamadık ve 94’te krize girdik. Peki,
bu bağımlılıktan kurtulduk mu? Hayır… Bu bağımlılıktan kurtulmamız
istenmedi. Tam gaz devam etti. Bulamadık, 2001 krizine girdik. Şu anda
bağımlılık o kadar üst düzeyde ki, dışarının istediğini yapmazsak krize
gireriz korkusu var TÜSİAD vs.’de… 2006’da kurların yükselişindeki
paniği hatırlayın.
Dışarıdan yeteri kadar para gelmezse krize gireriz. Türkiye’de bankalar,
büyük patronlar, kamu dengesi kurlarda yükselişe dayanabilecek durumda
değil… Yükselmemesi için daha fazla para gelmesi lazım. Cari açığın büyümesi
lazım. Peki, bugünkü dünya konjonktürü buna izin verecek mi? Çok zor…
Ama bizimkiler şöyle davranıyor: “Biz yine Amerika’yı kırmamak için ne
derlerse yapalım. Onu karşımıza alırsak zaten hiç şansımız yok. Hiç olmazsa
şansımızı böyle deneyelim” derdindeler….
Yani sömürge politikası…
Tabiî ki!..
Türkiye tam sömürgedir?
Aynen öyle!.. Türkiye şu an tam bağımlı bir ülkedir. Dünyada en iyi sömürülen
ülkelerden biridir. Nereye gidiyoruz diye sorulursa, Afrika ülkelerine
bakın!.. Biz artık “Muz Cumhuriyeti” olma yolunda hızla ilerliyoruz.
Bu arada Maliye Bakanı, Avrupa’da “yılın maliye bakanı” seçiliyor.
“Siz bana çok para kazandırın, ben de sizi yılın maliye bakanı seçeyim...”
(Gülüşmeler…) Türkiye’ye dikkat edin! Merkez Bankası Başkanı 90’ların
ikinci yarısında hep “yılın bürokratı” seçilmiştir. Eğer o gün kriz
yaşanmışsa eleştirilmiştir. Haa... buradan bağlantıyı yapalım. Türkiye
1988 sonrasında para politikasını şöyle değiştirdi: Döviz kuru baskı
altında tutulacaktı. Enflasyon çıpası olacaktı. Herkese denecekti ki,
Türk lirasında durursan iyi getiri elde edersin. En kötü durumda bile
enflasyonun 20 puan üstünü vereceğim sana… Bankalarımız böyle yaptılar.
Bankacılıkta büyük bir değişim yaşandı 1988 sonrasında… Bir kısmı şube
kapattı, Halk Bankası’na döndü. Diğerleri kendini ona göre ayarladı.
Ayarlayamayanlar oldu; ama bankacılık çok zorlu bir sürece girdi. 4
Şubat 1988 kararlarıyla faizler yükseltildi. Para kazanmak mı istiyorsunuz?
Faaliyetten para kazanmak için çırpınmayın, uğraşmayın. Üretime de
kafa yormayın. Dışarıdan borç alacaksınız, döviz. Bunu Türk lirasına
çevireceksiniz. Hazine bonosuna yatıracaksınız. “Faaliyet dışı” para
kazanacaksınız. Bunu yapamayanlar sermayeyi eritip, tüketecekler.
“Kayıt dışı” ekonomi...
Faaliyet dışı gelirler 88’den beri her yıl büyüyor, büyüyor… Kolay para
kazanılıyor. Yabancı sermaye Türkiye’ye yılda %40 dolar bazında mı
para kazanmak için geldi. Sömürmek için… Ortalama %4 büyürken %40 getiri
verirseniz, nereye gitmesini bekliyorsunuz? Bu 88’den başladı bu zamana
geldi. Bugünkü farkı ne? Bugün “dalgalı kur”a geçti. Ama o dönemdeki
“faaliyet dışı” gelirleri yaşatmaya devam etmek için kurun hep aşağıya
gitmesi lazım… Dalgalı kura geçmeden önce Türkiye’deki bankacı, sanayici,
medya devletten korkardı. Öyle devletin karşısına geçmezdi. Devletin
dengesini bozmaya çalışmazdı. Ama dalgalı kura geçtikten sonra, “yabancı
sermaye ne derse o olacak!” demeye başladılar. Niye?.. Onların faaliyet
dışı gelirlerinin devam etmesi için yabancı sermayenin bir dediğinin
iki edilmemesi lazım. Hatta o kadar açık ki… Vakıflar yasası mı istiyorlar?
Çıkmalı… Ermeni soykırımını(!) Türkiye kabul mü etmeli. Etmeli… Patrikhanenin
ekümenikliği kabul mü edilmeli. Edilmeli… Kıbrıs… Amerika ne istiyorsa
o olsun.
Bütün üsler açılmalı…
Tabiî… Faaliyet dışı gelirler… Bu bir han-ı yağma… Kimler ortak bu yağmaya?..
Yabancı sermaye ve işbirlikçileri... Yağmalanan kim? Kimin malı bu
ülke? Milletin…
AKP’li Yaşar Yakış’ın 2. Irak savaşı başlamadan bir sözü vardı: “Bağdat’a
ilk bomba düştüğünde paramızı isteriz”
Tabiî 1 Mart Tezkeresi geçmeyince başka korkular yaşadılar. Şu an Türkiye’deki
politikaların özetini söyleyeyim... Türkiye’de kaderleri şu eğilimler
bağlı olanlar; büyük patronlar, bankalar, medya, siyasiler ve onlarla
işbirliği içinde olan diğer kesimler… Türk lirası değerlenmeye devam
etmeli… Niye? Dünyada petrol yükseliyor, her şey yükseliyor. Bu ortamda
enflasyonu düşürebilmenin tek yolu “Türk lirasının değerlenmeye devam
etmesi”dir. Sabit kalırsa enflasyon yükselir. Dışardan ithal ediyoruz
çünkü. Türk lirası değerlenmelidir.
Psikolojik olarak bir “rehavet ortamı” oluşturulmalı ki Amerika da burada
çıkarlarını rahatlıkla...
Tabii ki. Türk Lirası değerlenmeye devam etmeli. Bunun her ikisini nasıl
etkileyeceğini söyleyeceğim. Türk Lirası değerlensin ki enflasyon düşsün.
Enflasyon düşsün ki faizler gerilesin. Faizler gerilesin ki menkul-gayrimenkul
fiyatları yükselsin, çok daha güzel faaliyet dışı gelirler yaratılsın.
Menkul-gayrimenkul değerleri yükselsin ki bunları yabancılara teminat
gösterip daha çok kredi alalım, Türk Lirasının değerlenmesini daha da
hızlandırmaya çalışalım. Bu bir “saadet zinciri”. Bundan kimlerin nemalandığı
belli.
Kimler mesela?
Faaliyet dışı gelirleri yaratmak üzere kimler pozisyon aldıysa onlar.
Peki bu faaliyet dışı gelirler nedir? Faaliyet dışı gelirler toplamı
sıfır olan bir oyundur orta vadede. Birilerinin kazancı eninde sonunda
başka birinin cebinden çıkacaktır. Farkında olsalar da olmasalar da.
Türk Lirası değerlendikçe ne olur? Üretenler tüketmeye doğru gider.
Borçlarını ödeyemezler. Ödeyemedikçe ellerinde avuçlarında ne varsa
her şeyi satarlar. Her şeyini kaybederler. Nüfusun yüzde ellisi üretimle
uğraşır Türkiye’de. Sanayide de böyle... Hizmet sektörü de bunlara
bağlıdır. O zaman şu görünüyor. Halkımızın yüzde doksanı her şeyini
kaybedecek. Bu politikalar birilerini ihya edecek. Dışarıdakiler ve
içerideki işbirlikçiler. Ama yüzde doksan her şeyini kaybedecek. Bu
politikaların Türkiye’nin sorununu çözmesi mümkün değil, imkânsız!
Bu Türkiye’yi tasfiye programı dersen daha kolay olur. Güçlendirme değil
Türkiye’yi tasfiye programı. Şöyle söyleyeyim. Gönüllü kölelik diyeceğim
ama tam açıklamıyor. Çünkü bu kadar köleye ihtiyacı yok dış güçlerin.
Bir kısmı canını da kaybedecek. Geri kalanlar da önüne konanla yetinecek.
Şu anda Türkiye tam bağımlı, dünyanın en iyi sömürülen ülkelerinden biri.
Geleceğimizi tüketiyoruz. Yani arkadaşın yazdığı doğru. Ama durum çok
vahim.
Uğur bey, siz şimdi burada bir kaos tablosu çizdiniz. Belirsiz bir ortam...
Bu şartları tersine çevirecek anti-emperyalist, tam bağımsızlıkçı bütün
samimi unsurların, her kesimden samimi unsurların vatanın selameti için,
kurtuluşu için, Kurtuluş Savaşı’nı unutmamış, geçmişini unutmamış, milli
mücadeleyi insanların hafızasında...
Uyanması lazım. Şu anda Türkiye’deki rejim demokrasi midir? Hayır değil.
Türkiye’de monarşiyle anarşi karışımı garip bir şey var. Tek parti iktidarı
olduğu zaman, yasama, yürütme, yargı bağımsızlığı kalmıyor zaten. Meclis
bizde olması gerektiği anlamda fonksiyonel değil ki. Seçim yasasının,
siyasi partiler yasasının bir sürü problemi var; uzatmayayım o tarafı.
Bakın demokrasilerde güçsüzlerin de hakkı teslim edilir. Azınlık, çoğunluk
tartışması hiç yapılmaz. Uzlaşı rejimidir.
Ama anarşi tam tersine. Güçlüyüm, haklıyımdır. İstediğimi yaparım. Başkalarının
kendisine yapmasını istemediği şeyi başkalarına yapma hakkını kendinde
görür. Peki tarihte böyle devirlerde ne olmuş? Böyle devirlerde olan
şudur; dağınık dağınık güçsüzler tek tek tüm güçlülere haraç ödüyor ve
kaybediyorlar. Buna son vermenin bir tek yolu var. Tüm güçsüzler birleşecek,
güçlülere posta koyacak! Bunu tersine çevirmenin başka hiç bir yolu yok!
Peki, bu güçlüler de böyle olduğunu biliyor tabii. O güçsüzlerin bir
araya gelmesini engellemek zorunda mı? Bu onlar için de hayati mesele
mi? Bu ülkenin güçsüzlerinin bir araya gelmesini, uyanmasını engellemek
için birileri her şeyi yapacak. Diğer tarafta çırpınacak. Bir araya gelip
kaderini değiştirmek için. Şu anda kim daha güçlü? Kimin dediği oluyor?
Güçlüler bir araya gelmeyi engellemek için her yolu deniyorlar.
Tüm kesimlerin...
Farklı düşünenlerin, bu ülkede yaşayanların çıkarı için birşeyler yapılmasını
mevcut politikaların buna hizmet etmediğini... Böyle düşünen herkesin
kayıtsız şartsız bir araya gelmesi lazım.
Güç olmak için de siyasi birlik...
Tabii. Burada mesela cumhuriyet mitingleri çok önemliydi. Birilerini
çok korkuttu. Orada laikliği ön plâna çıkardı medyamız; güçsüzlerin
bir araya gelmesini engellemek için. Laiklik, Türkiye’de herkes aynı
şeyi anlamıyor o kavramdan. Ama orada başka söylemler de vardı. “Ne
ABD ne AB, tam bağımsız Türkiye.” Ben hayatımda ilk defa mitinge gittim.
14 Nisan’da Tandoğan’da... Niye? Bu politikalara tepki duyduğum için
gittim ben oraya. Bu politikalar Türkiye’yi yok ediyor. Çağlayan’a
gittim. Orada da bayağı bir kalabalık vardı. Bu kalabalıklar kimi en
çok korkuttu biliyor musunuz? Türkiye’de bu politikaları destekleyenleri
çok korkuttu. Konuyu saptırmak zorunda kaldılar. Evet... Güçsüzler
dağınık kalacak, güçlüler talana devam edecek. İstedikleri bu! Yani
mesela benim derdim ne? Benim inancım bu halkın daha kötü günlere düşmemesi
lazım. İnsanların inancını kaybedecek noktaya gelmesi gibi o kadar
çaresiz bir duruma düşmemesi lazım.
Peki umutlu musunuz?
Şöyle söyleyeyim; ben “umut” kelimesini lügatimden çıkardım. İnançlı
insan bir şeyi yapma-yapmama noktasında umuduna göre karar vermez.
İnancı ne gerektiriyorsa onu yapar. Sonuç alamayacağını bilse de. Bir
şey daha söyleyeyim. Bu dünyada iyiler mi kazanır, kötüler mi kazanır?
İnançlı insanın yapabileceği şeyler vardır, yapamayacağı şeyler vardır.
Diğerlerinin yapabildiği şeyleri inançlı insan yapamaz. İnanç bir zaaf
haline dönüşür inançsızlar karşısında. Bu dengesizliği ters çevirecek
tek şey tüm inançlıların bir araya gelebilmesidir.
Ama hakikaten inançlı olanların, şekilde değil. Tüm güçsüzler bir araya
gelmeli. Tüm kaybedenler bir araya gelmeli. Kader birliği... Yani burada
oportünist insanlar “Umutluyum, para kazanayım, şöyle yapayım”. Bu öyle
şey değil.
Varlık-yokluk meselesi...
Varlık-yokluk meselesi. Yani ben şöyle söyleyeyim. Ben ya insan gibi
yaşarım. İnançlı insanlar da vardır. Allah düşünme yeteneğini bir tek
insana vermiş. Bu yeteneğimi kullanmazsam benim hayvandan farkım kalmıyor
ki! İyiye kullanmıyorsam bu sefer daha da kötüsü oluyorum, şeytanlaşıyorum.
Ben ya insan gibi yaşarım, bunun için mücadele ederim. Zaten onun dışındaki
yaşamak da yaşamak değildir.
Son olarak eklemek istedikleriniz...
Son olarak, burada son yüz-iki yüz yıldır yaşananları dikkate alıp hepimizin
ders çıkarması lazım. Yakın tarihte hepimiz hatalar yapmış olabiliriz.
Gerçekten iyi niyetli, inanan insanlar bir araya gelmeli. İyi niyet
yeterli değil. Aklımızı da iyi kullanmalıyız. Aydınlanma hepimiz için
çok önemli. Eğer insanımızı cehaletten kurtarabilirsek her türlü sorunu
çözebiliriz. Bugün sorun olan farklılıklar dahi önemsiz kalır. Önemli
olan, bu kader oyununda detay farklılıklara değil ortak paydaya bakmamız
lazım. Şekilci olmamamız lazım.