Salih MİRZABEYOĞLU:

İNSAN -2
(59. Sayı'dan)

İNSAN -3
(60. Sayı'dan)
İNSAN -4
(61. Sayı'dan)
İNSAN -5
(62. Sayı'dan)
İNSAN -6
(63. Sayı'dan)

İNSAN -7
(64. Sayı'dan)





İNSAN
Salih MİRZABEYOĞLU

BU ROMAN
Niçin “roman” dediğimin izâhı, “İnsan” başlığı altında verilecek ve eserin tamamı içinde de görülecek... Önce, bu roman hakkında İSTİHARECİ’nin istiharelerini vererek başlıyorum.

Levha: 22 Temmuz 2004... Adını bilmediğim bir şeyhin idaresi altında bir memleket. Caddelerde bulunan yol levhaları sınırları belirliyor. Bu sınırın üzerinden geçen uçaklar, o şeyhin memleketine saldırıyor. Ormanlık alandan geçerken, uçaklar sanki ağaçlara değecek gibi. (Burada Allah Resûlü, Mahmud Efendi Hazretleri ve Kumandanımız’ın bir işbirliği var, fakat rüyânın burasını hatırlamıyorum.) Bir mevzuda Mahmud Efendi Hazretleri çok sıkıntıda, bazı şeyleri dile getirmek istemiyor gibi bir hâli var. Eşim Mustafa Günaydın, “bunu Kumandanımız’a iletsek, o bunun üstesinden gelir!” diyor. Bu söz üzerine Mahmud Efendi Hazretleri çok rahatlıyor ve “evet, bunu o çözer!” diyor.
Levha: 22 Temmuz 2004... Balinaya benzer bir balık denizden çıkıyor ve elbise çıkarır gibi derisini çıkarıp bana veriyor, o da benim elbisemi alıyor. (Rüyânın birçok yerini hatırlamıyorum.)
Levha: 25 Temmuz 2004... Rüyâda, yukarıdaki istihareleri kasteden gaibden bir ses: İstihare olarak o rüyâyı anlat, alacağı kadarını hatırlıyorsun, ona bu kadarı yeterli!

Ceng: Muharebe. Kavga: 73.
Mehdî Salih Mirzabeyoğlu: 59+691+322= 1072= 73.
Ahdes: Fikirli kişi: 73.
Çeng: El. Pençe. Çalgı âletlerinden bir saz çeşidi. Eğri büğrü: 73.
İstisak: Bir kimseden itimad edilir bir vesika veya sened almak. (“Kaptan Kusto Müslüman” hikâyesi.): 1072= 73.
Genc: Define, hazine. Gömülü hazine. (Hazineye, “bir şeyi gizlemek, mübdî” denmesiyle ilgili olarak, İbnü’l Arabî Sözlüğü’nde (Suad El-hakîm), “Mahda’ ”ya bakınız.)
Cümmel: Harflerin sayı kıymetlerine göre hesablanması. Ebced. Birkaç organın birleştirilmesinden meydana gelmiş olan çok kalın gemi halatı: 73.
Mübelliğ: Tebliğ eden. Bildiren. Duyuran: 1072= 73.
Ba’:Kulaç. Erişme. Yetme. Kuvvet, kudret, beceriklilik. Şeref, kerem. Vergili, verimli olma:73.
İsa’: Teselli edip, sabra irşâd etmek: 73.
Lâmba: 73-74.
Celil: Celâlet ve celâdet sahibi. Azim, mertebesi yüksek: 73.
Vezin: Asıl. Sabit: 73.
Yenbagi: Münasib, uygun, şâyân. Lâzımgelir, icâb eder, mertebesi yüksek: 1072= 73.
Melab: Bir cins güzel koku: 73.
Hudud: Sınırlar. Uçlar. Bucaklar. (Hudud: Cemaatler): 22.
Rahman Sûresi, 20. âyet: (19 ve 20. âyetler: İki denizi salıvermiş birbirine kavuşuyorlar-(fakat) birbirlerine karışmağa engel bir perde var.): 2020= 22.
Habib: Sevilen. Sevgili. Seven. Dost: 22.
Deha: Yaymak, döşemek: 22.
İzdivaç: Birbirine eş olmak: 22.
İcaz: Az sözle çok şey anlatmak. (İ’caz: Âciz bırakmak. Acze düşürmek. Mucize derecesinde düzgün ve icatlı söz söylemek. Benzerini yapmada herkesi acze düşürmek. Mucizelik olan şey... İcaz: Baş örtüsü.): 22.
İzahe: Bir şeyi ayırma. Kurtulma. Yok etme: 22.
Riyazî: Hesab ve hendeseye dair: 1021= 22.
Atyeb: Pek güzel. Daha güzel: 22.
Hübut: Uyuşma, anlaşma. Aşağı inme. İnme. (Yevmiye: Bende dikkat edeceğin şey, ben aşağı indim, hattâ fazlaca aşağı indim.): 22.
Naiz: Kuvvetlendiren. Kaldıran: 22.

Muharebe: Harbetmek. Karşılıklı cenk. Cidal: 256.
Muafese: Tedavi etmek: 256.
Ilgarcı: Akıncı: 1255= 256.
Rumî: Rumeli’den olan. Anadolu’dan olan. Rumla ilgili: 256.
El-Cezire: Mezopotamya: 256.
Mervî: Rivayet edilen. Anlatılan. Nakledilen: 256.
Eren: Yetişen. Ermiş. Velî: 256.
Nevr: Tomurcuk. Ağaç çiçeği. Parlaklık: 256.
Musafaa: Birbirinin boynuna sarılmak: 256.
Muvarede: Gidip gelme. İki şâirin birbirinden habersiz olarak aynı beyitleri söylemeleri: 256.
Yorum: Tefsir: 256.
Rehan: Denemek, tecrübe etmek. Bahadırlık, kahramanlık. At yarıştırmak: 256.
Tumar: Dürülüp yuvarlak yapılmış şey, tomar: 256.
Endar: Baştan geçmiş bir hâdise, vakıa, hikâye, kıssa: 256.
Mevrud: Gelmiş. Vürud etmiş. Gelen: 256.

Hadd: Hudut. Çizgi. Sınır. Cürüm. Selâhiyet. Şeriatçe verilen ceza. Derece. Son derece. Münteha. İnsana ârız olan şiddet ve titizlik. Def etme. Men etmek. Keskin. Sivri. Sert. Gergin. Üç tasavvurdan ibaret kıyas. Tesirli, müessir: 12.
Bedv: Zihne âniden doğma. Zihindeki bir şeyin peyda olması. Birşey zâhir olma. Başlama. Sahraya çıkma: 12.
Badih: Birdenbire gelen ilhâm. Ansızın, âniden. Beklenmedik ziyâret. Erkek ziyaretçi: 12.
İhda: Hidayete eriştirmek. Doğru yola götürmek. Hediye etmek, armağan yollamak. (İhda–müennes kelime–: Bir. Ehad.): 12.
Bud: Varlık: 12.
Tahabbut: Düşünmek. Aklını eksiltme: 1011= 12.
Deva: İlâç, çare: 12.
Hebbe: Zamandan bir asır: 12.
Hava: Yer ile gök arası: 12.
Tahzir: Yeşil renk verme. Yeşillendirme. Hazırlama: 2010= 12.
Cevab: Sorulan şeye söz veya yazıyla verilen karşılık. Kabul etmemek, reddetmek. Havuzlar: 12.
A’zam: Çok büyük. En büyük: 1011= 12.
Razı: Rıza gösteren, hoşnud, kabul eden: 1011= 12.
Vacib: Lüzumlu, mecburi olan: 12.
Ahibba: Dostlar, arkadaşlar: 12.
Caibe: Halkın ağzında gezen haber: 12.
Hev’: Himmet: 12.

Harb: Savaş. (Allah Sevgilisi’nin, “Ben savaş Peygamberiyim” meâlindeki sözü hatırlanmalı.): 210.
Sun’: İBDA. Yapmak. Eser, yapılan iş. Tesir. Güzel iş yapmak: 210.
Musammem: Kat’i olarak karar verilmiş. Kararlaşmış: 210.
Musammim: Azimli olan. Kararlı olan. Karar veren: 210.
Na’leyn: Bir çift takunye. Bir çift pabuç: 201.
Nefî: Menfaat ile alâkalı, faydalı: 210.
Nesk: Bir kelâmı başka kelâma atfetmek: 210.
Musaff: Cenk için durulan yer. Dövüş yeri: 210.
Bühur: Büyük emir: 210.
Dehar: Mağara, dağ mağarası. Kovuk. Çatlak. (Dehr: Zaman, çok uzun zaman, ebedî. Bin yıllık zaman. Dünya... Dehr Sûresi: İsimlerinden biri “İNSAN” olan sûre... Dahr: Kaplumbağa. Dağbaşı.): 210.
Devr: Casus, hafiye: 210.
Falak: Tomruk. Falaka. Sabah aydınlığı. (Cezl: Tomruk. Güzel ve muhkem fikir.): 210.
Kudmus: Kadim nesne, eski: 210.
Makis: Kıyas edilebilen. Benzetilebilen: 210.
Nesak: Tarz, usûl, yol, şekil, üslûb: 210.
Dadar: Adaletli, âdil, doğru olan hükümdar: 210.

Hallâl: Halleden, çare bulan, çözen: 69.
Himyata: Süryanice’dir ve Tevrat’ta geçer. Allah Resûlü’nün İbranice bir ismidir: 69.
Naciye: Kurtulmuş, necat bulmuş. Cennetlik olan: 69.
Hindî: Hind’e âit. Hind ahalisinden olan: 69.
Sedad: İstikamet ve kasd. Haklı ve doğru şey. Akıl: 69.
Hâkim: Galib. Haklı ile haksızı ayırıp hükmeden. (Allah): 69.
Dihim: Taç: 69.
Kedeme: Hareket: 69.
Devende: Seyyah: 69.
Desse: Toprak içinde gömülüp yatan bir nevi yılan: 69.
Seza: Lâyık, münasib: 69.

Kıytas: Balina balığı, kadırga balığı: 179.
Mutlak: Serbest. Kat’i. Şübhesiz. Yalnız, tek. Asla bir şarta bağlı olmayan: 179.
Ukde: Düğüm, bağ. Karışık ve müşkül iş. Vâlilik ve halifelik için akdolunan biat: 179.
Müsaade: İzin, elverişli bulunmak. Yardım: 180= 1179.
Mutlık: Serbest bırakan. Salıveren: 179.
Mutalsım: Tılsımlayan: 179.
Mutalsam: Tılsımlanmış olan. Esrârengiz hâle gelmiş olan: 179.

İNSAN
Levha: ... Şubat 2003... Cezaevindeyiz (Bolu)... Kumandan ranzada oturuyor, biz de etrafında ayaktayız. Kumandan, 5 asır önce yazılmış ve onun misyonunu gösteren yazıya imâen işaret ediyor. İslâm harfleriyle yazılmış yazı orada duruyor ve 5 asır önce de bu yazıyı nasıl olduysa o yazmış. Ben arkadaşlara dönerek, “aslında bu yazı bizi sorumluluğa davet ediyor, gerekeni yapmalıyız!” diyorum. Odada Şâmil Basay da var; orada bulunma sebebini soruyorum, “alacak verecek meselesi!” diyor. Biraz yadırgıyorum ve “acaba Şâmil değil de ona çok benzeyen biri mi?” diye düşünüyorum. (Kâzım Albayrak.)

“Gelişi gidişi ruhî mugman-muamma”... Kadim: Eski zaman. Başlangıcı olmayan. Uzun zamandan beri var olan. Evveli bilinmeyen hâl ve keyfiyet... Kâzım Albayrak’ın yukarıdaki rüyâsını, bu sırra işaret diye aldım... Yevmiye:
— “Benim hâlim belli... Ama sen, içine kapanmış bir kapalı kutu!”

Kadîm: 154.
Mehdî Muhammed: 62+92= 154.
Müsnid: Zaman, dehr. Söyleyene isnad edilen söz: 154.
Mukayyed: Kayıtlı. Serbest olmayan. Sınırlı. Bağlı. Deftere geçmiş, kaydedilmiş olan. El ve ayağında zincir, kelepçe bulunan. Mevkuf olan. Bir işe ehemmiyet veren. İşine önem veren: 154.
Ül’üban: Oyuncu, aktör: 154.
Kademî: Ayakla alâkalı. Ayağa mensub: 154.

(Ayak anlamındaki “kadem” kelimesinin kök harfleri “kaf, dal ve mim”dir ve “öne geçmek” demektir. Muhtemelen böyle isimlendirilmiş olmasının sebebi, yürüme ve öne geçmenin aracı olmasıdır.)

Muamma: Anlaşılmaz iş. Karışık şey. Bilinmeyen hâl: 151.
Mehdî Muhammed: 151.
Vuu’: Tilki: 152= 1151.
Mevsum: İşaretlenmiş, damgalanmış, nişânlanmış. Ad verilmiş: 152= 1151.
Kaan: Hükümdar, hakan: 152= 1151.
Dü-âlem: İki âlem: 151.
Siman (Simyan): Hak: 151.

Engare: Tamamlanmayan, eksik kalan iş, nakış veya taslak. Hikâye, ROMAN, efsâne, kıssa. Baştan geçen bir hâdiseyi tekrarlama. Hesab defteri. Utanarak geri geri çekilme: 277.
Arvasî: 278= 1277... (Arvasî: 278... “Dal” harfinin en büyük ebced değeri: 278.)
Kervan: Birbirini takib ederek giden insan veya hayvan sürüsü. Kafile ve heyetle giden yolcular takımı: 277.
İ’tizad: Yardım etme. Yardım ve imdat isteme. Bir şeyi kol üzerine alma: 1276= 277.
Saklanbaç: 277.

Tamamlanmayan, eksik kalan iş... “Kişi, kendini bildiğince Rabbini bildi!” ... Her mânânın insanları veya insanı vardır. İnsanlardaki bir mânâyı veya o mânânın insanlarını toplayan insan veya insanlar olduğu gibi, ona mahsus bir mânânın sahibi tek insan da vardır... Üstadım’ın şu Noktalama’sında söylediği gibi:
— “Ben gurbet rüzgârının üflediği kamışım... — Bir su başında mahzun, yapayalnız kalmışım!”
Bana gelince, “ben kimim?” sorusu etrafında fikir örgüleştiren, bir aksiyonu gözleyen... Üstadım’ın şu Noktalama’sında söylediği gibi:
— “Nefsini hesaba çek, elinde kalem, kâğıt, — Onlar sana verince, sen de kullara dağıt!”
Yoksa, kim olduğunu sayıp dökmenin kime ne yararı var!

Nefsini bilmek; nefs yönünden bakarsan, “nefsimi bildim!” denilebilir... Bu mânâda, Rabbini de. Ama Rabbi bilmenin sonsuzluğu yönünden bakarsan, nefsi bilmek? O, ezel sırrına kadar gider ve ortada insan kalmaz. Hakikat ile, o hakikatle vasıflanma arasındaki fark... Şöyle veya böyle, her Müslüman için gerçekleştirilmesi gereken şey, nefs muhasebesidir... Üstadım’ın şu Noktalama’sında söylediği gibi:
— “Şu hadîste toplanmış tüm hikmet ve tüm gerçek: Hesaba çekilmeden kendini hesaba çek!”

Mutlak Müessir’e nisbetle insan, Müessirle eser arasında, tesir etme gücünde eser... Ve Büyük Doğu’ya nisbetle İBDA, onun “niçin?” buudu. “Niçin?”: Sebeb, maksad sorusu. Maksad: Kasdolunan ve istenilen şey. Merâm, gaye.

“İnsan”ın ebced tevafuklarından biri de “niçin?” ... Bu çerçevede ebced tevafukları:
Lime: Niçin?: 70.
Yasin: “Ya seyyid, ya insan” gibi çeşitli mânâlarda rivâyet edilir: 70.
Kün: “Ol” mânâsında emirdir: 70.
Seha’: Beyin zarı: 70.
Nühye: Akıl. Gayet. Son: 70.
Leyl: Gece: 70.
Itret: Zürriyet. Nesil. Ehl-i Beyt. Gerdanlık. Güzel kokulu şey: 70.
Arz: Takdim. Bir büyüğe bir şeyi hürmetle vermek. Bir işi büyüğüne hürmetle anlatmak. İzâh etmek. Bir şeyin birden, âniden meydana gelmesi. Kıymetli bir şeyi, diğer bir şey ile değiştirmek. Bir şeyin genişliği. Sağlam insanın ölmesi. Delirmek: 1070.
Müekkid: Te’kid eden, sağlamlaştıran, tekrar eden, tenbih eden: 70.

İştibak: Karşılıklı birbirine geçmek. Örülmek. Örgülenmek. Zâhir olmak. Perişanlık. Güneş battıktan sonra gökte kum taneleri gibi görünen karışık yıldızlar: 724.
Hâce Muhammed Zahid: “Altun Silsile” isimli 33 kolbaşından 20.’si: 724.
Müteferrid: Tek ve yalnız olan. Eşi ve benzeri olmayan. Kendi başına idare olan: 724.
Tevşih: Bir eseri büyük bir adamın ismiyle süslemek. Eski ilim adamları, bazı kimselerin adına kitap yazarlar, kitabın baş tarafında onların isimlerini zikrederler, bunu yapmakla da eseri süslemiş olurlardı: 724.

Ezel: İbtidası ve başlangıcı olmayan: 38.
Lücc(e): Engin sular. Gümüş. (Saliha: Safi gümüş. İyi, salih kimse.) Ayna. Kalabalık cemaat: 38.
Yahya: Zekeriyya Aleyhisselâmın oğludur: 38.
Abdal: Kul, köle. Allah’ın kulu. (Abdullah: Allah’ın kulu.) Derviş, kalender: 38.
Şifahane: Hastahane: 1037= 38.
Vâlâ: Yüksek, âli, refi’: 38.
Eblad: Eser: 38.
Hall: Çözme. Çözülme. Karışık bir meselenin içinden çıkmak. Anlayıp karar vermek: 38.

Evvel: İlk. İbtida. (Allah’ın güzel isimlerinden biri de El-Evvel: Vücudunun öncesi olmayan): 37.
Çalab: İlâh. Mabud. Hak. Rab: 37.
Cedl: Yaratmak, halk: 37.
Hiçahiç: Hiç. Yok. Bomboş: 37.
Bûyahya: Azrail: 37.
Hebl: Ölüm, mevt. Taaccüb makamında kullanılır: 37.
Halvet: Yalnızlık. Gizlilik: 1036= 37.

Piç-a-piç: Karmakarışık, pek dolaşık, kıvrım kıvrım: 31.
Bedihî: Aşikâr, belli ve açık olma. (Üstadım: Adamın bir hâli vardır ki bellidir!) Ansızın zuhur eden. Delil ve isbata muhtaç olmayacak derecede açıklık: 31.
İg: Koku, rayiha: 31.
El: 31.
Vecize: İbaresi kısa, mânâsı geniş kıymetli söz: 31.
Munazzım: Sıralayıp dizen, tanzim eden. Nazm yazan: 1030= 31.

Milt: Nesebi bilinmeyen. (Miltat: Deniz kenarı. Küst. Dimağa ermiş olan baş yarası.): 79.
Elmah: Her gördüğü şeyi araştırmaya meraklı kişi: 79.
Kütübhâne: 1078= 79.
Dise: Kişi, şahıs, zât, ferd: 79.
Ahd: Asır. Devir. Tevhid. Vâdetme. Vefâ. Yemin. Misak. Mukavele. Vasiyet: 79.
Vahdanî: Allah’ın birliği ile alâkalı: 79.
Mellah: Kaptan. Denizci: 79.
Seyyah: 79.
Zelzele: Yer sarsıntısı. Sarsma: 79.
Mübalaga: Mübalağa. Haddini aşma. (Üstadım’ın “mübalagacı olun!” demesi... İm’an: Fazla dikkat ve ihtimam. Bir şeyde pek ileri gitmek. Bir adamın hakkını ikrar etmek. Pek uzağa koşmak ve bir hususta hakkı mütecaviz olmak üzere, mübalağa ve içtihad etmek.): 79.
Levh-i mahfuz: Her şeyin hayatının ind-i İlâhîde yazılması. İlm-i İlâhî’nin bir ünvanı: 1078= 79.

İbtida’: Benzeri olmayan birşey yaratmak. İbda’. (İbtida: Evvel. Baş taraf. Başlangıç. En önce, başta.): 478.
Kaptan Kusto Müslüman: 82+175+221= 478.
Cüst ü cu: Arayıp sorma, araştırma: 478.

Kaptan Kusto Müslüman: (Noktalı harflerle): 152+100+50= 302.
Mirzabeyoğlu: 1302.
Derviş Muhammed: (Noktasız harflerle.) Altun Silsile’nin 21. kahramanı. İsminden başka kendisinden hiçbir nam ve nişân bilinmiyor: 302.
Kabr: Mezar: 302.
İ’cazkâr: Mucizeli olmak. Başkasını acze düşürecek derecede olmak: 303= 1302.
Basir: Basiret sahibi, anlayışlı olan. Kalb gözü ile gören. Köpek: 302.
Bakar: Öküz. Sığır. Dana: 302.
Istıbar: Sabretmek. Kısas almak: 303= 1302.
Bakr: Açmak. Genişletmek: 302.
Uhuz: Göz ağrısı: 1301= 302.
Şeb: Leyl. Gece. Karanlık: 302.
Efkâr: Fikirler. Düşünceler: 302.
Pay-efzar: Ayakkabı: 302.
İnsan: İns. Nisyan, (unutmak, hatırdan çıkarmak): 162.
Yâsin Sûresi, 58. âyet meâli (Noktalı harfler): “Merhametli olan Rabb katından onlara selâm vardır.”: 162.
İkan: İyi ve yakînen bilmek. Sağlam iş: 162.
Kabes: Öğrenmek. Öğretmek: 162.
Nakib: Vekil. Halkın hayırlısı. Vekil. Müfettiş. En eski derviş veya dede: 162.
İfa’: Çocuğun büyümesi: 162.
Kabs: Her şeyin aslı, esası. Talim etmek: 162.
Kaptan: 163= 1162.

GONG SESİ
Üstadım’a,İSTİKBÂL İSLÂMINDIR isimli eserimi okuyorum. (1983) Gözleri yarı inik ve tebessümle dinliyor. “Güzel, güzel!” derken, birden sesi değişti:
— “Tamam, anlaşıldı… Büsbütün mücerrete dalıyorsun, olmaz! Şekere bulayıp yutturacaksın… Bu, saf fikir; sen bana yazıyorsun. Yeniden gözden geçir!”
Fikir maddesini üreten bir mihrak birliğinde, kumaşı ve kumaşım:
— “Benim kumaşım mücerret… Ama bu adi insanlar mücerret fikirden yüzüne sigara dumanı üflenmiş gibi tiksinirler… Önce Kaptan Kusto’yu vereceksin…”
— “Onu sonra verdim efendim!”
— “Olmaz! ORTADA BİR HAKİKAT VAR; ÖNCE GONGU ÇALACAKSIN, HERKES DÖNÜP BAKACAK, SONRA FİKRİ VERECEKSİN… Sen bana yazıyorsun. Yâni, önce “vay anasına!” diye ilgilenecekler; gazetecilik yapacaksın… Adamlar bakacaklar, bir takım mücerret fikirler; kimse okumaz! Öbür adamlar zaten paradan başka bir şeyden anlamazlar… Ne dediğimi anlıyor musun? Sende benim bu zamana kadar yokluğundan en çok şikâyet ettiğim mücerret fikir istidadı çok fazla… İfrat hâlde tecrit var! Her yerde kıvam; kıvamı bozmayacaksın…”
— “İfrat hâlde olduğunu biliyorum efendim!”
— “Tamam, çok güzel söylüyorsun; ifrat… Önce müşahhas bir realiteyi ortaya koyacaksın, sonra mücerret fikri massedip-yedirip yutturacaksın. Sana Akıncı Güç (dergi) için de söyledim, Rapor’da da söyledim; aleladeyi bırakıp çok mücerrete dalıyorsun, anlamazlar! Ben mücerretler adamıyım, benim kumaşım mücerret… Benim hayatımı yazarken en dikkat edeceğin husus da bu; ben hep yedirdim, İNDİM, HATTA FAZLACA İNDİM. Bu millet saf fikirden anlamaz! Ama fikre de kıymamak lâzım. Benim yazılarımı anlamadıklarını söylüyorlar; dönüp tekrar okuyorlar… Ben öyle anlaşılmaktansa, böyle anlaşılmamayı tercih ederim!”
Kafama kelimelerin yetişmediğini, yazılarımın suret üstü mânâsını sezerek söyleyen o.

Üstadım’ın, GONG çalma bahsinde verdiği misâl, memuriyetini bildirmek için çaldığı gong ve O’nun EMİN lâkabıyla ilgili; bunu “Çöle İnen Nur” isimli eserinden, aşağıda göstereceğiz. “İstikbâl İslâmındır” isimli eserde geçen “yankı” kelimesi için, onun “YANKI kelimesini severim, bazı kelimeler yutulabilir!” demesini de ekleyerek, –yutulması, uydurukça bir kelime diye!–, o gong sesinin devrimize yankısı için de, sıfat ve isim olarak yazılışları aynı ve mânâları içiçe iki kelime:
Mehdî: (Mühdî) Allah Sevgilisi’nin bir ismi. Hediye veren. Hediye gönderen. İhda eden. Hidayete getiren. Hidayete vesile olan. Mürşid, Muvaffak: 59.
Mehdî: Hidayete eren veya hidayete vesile olan. Sâhib-üz zaman. “Hususî ve şahsî bir tarzda Allah’ın hidayetine mazhar olan, kendisine Allah tarafından yol gösterilen” mânâsındadır. Bu kelime, ihtida etmiş (müslümanlığı kabul etmiş) olanlar için de kullanılmıştır. Mehdî-yi Resûl, Mehdî-yi muntazır da denir: 59.

EL-EMİN… Vakit erişti, tebliğe memur… Bir davet levhası:
Mekke’de bir meydan yerinde, yahut şehir dışında “gong” gibi bir âlet… Tabiî zamanlarda kimse bu âlete el süremez, çünkü yasak… Yanıbaşındaki tokmakla vurulduğu zaman Mekke’nin kaynayan havası madenî ürpermelerle dolar ve herkes işini gücünü bırakıp sesin geldiği tarafa koşar… Herkes buna mecbur… Zirâ bu âlet, ancak müthiş bir düşman hücumu, su baskını, yangın âfeti, filân ve falan gibi hâllerde çalınabilir, başka türlü ona dokunulamaz.
İşte herhangi bir gün herkesin işiyle gücüyle uğraştığı herhangi bir saat… Görünürde fevkalâdelik adına hiçbir alâmet mevcut değil… Bir ân… Tehlike gongu çalmaya başlıyor… Dört bir koldan Mekke’nin kaynar havasını kamçılayan tunç ürpermeleri… İşini gücünü bırakan herkes meydan yerinde… Meydan yerinde gördükleri, vakar ve heybetin tâ kendisi, Allah’ın Resûlü’dür… Toplananlara bakıyorlar ve bütün nazarlar üzerlerinde toplandıktan sonra, mukaddes parmaklarını yakındaki bir dağın zirve noktasına çevirip soruyorlar:
— “Bakın Kureyşliler, bakın ve kulak kesilin! Ben size desem ki, işte bu dağın arkasında bir düşman toplandı, şehre hücum etmek üzere… Hücum edecek ve mülkünüzü yakıp yıkacak, çoluk çocuğunuzu kesip öldürecek!”
Bir ân sükût:
— “Böyle deseydim bana inanır mıydınız?”
Hep bir ağızdan:
— “İnanırdık! Sen yalan söylemezsin! Lâkabın El-Emin…”
Bunun üzerine Allah’ın Resûlü, mukaddes başı vecd içinde yükselmiş, şu mucize üstü karşılığı veriyor:
—“ Öyleyse buna da inanın; ben Allah’ın Resûlüyüm! Size Hak Dini tebliğe, sizi Kıyamet günüyle korkutmaya memurum! Buna da inanın öyleyse!”

Gong: Gayn+(vav)+nun+kaf: 1150= 151.
Mehdî Muhammed: 151.
Siman: (Simyan): Süryanice’de, “Hak”: 151.
İlân: 151.

Emin: Kalbinde korku ve endişesi olmayıp rahat olan. Korkusuz. Kendisinden korkulmayan. Kendisine inanılan, itimad edilen. İnanan, güvenen. Çok iyi bilen, şübhe etmeyen: 101.
Gusto: (Kaptan Kusto Müslüman takdimi hatırlanmalı). Zevk ve idrak: 101.
Neslihan Kerimem: 1101.
Men hüve?: O kimdir?: 101.
Sabi: Henüz süt emen çocuk. Bülûğ çağına gelmemiş çocuk. Üç yaşın tamamlamayan erkek çocuk: 102= 1101.
Sahib: Bir şeyi koruyan ve ona malik olan. Sohbet edilen kimse. Bir iş yapmış olan. Bir vasfı olan: 101.
Tahmin: İhtimallere dayanan düşünce: 1100= 101.
Mesag: Müsaade. İzin. İtibar, değer. Ruhsat, cevaz. Geçmesi kolay olan. Açlık. (Yevmiye: Aç karnına yat!): 1101.

Muhyiddin-i Arabî Hazretleri: İsâ Âleyhisselam hakkında milletler arasında, acaba “O KİMDİR?” diye ayrılık baş gösterdi. Onu beşer suretinde beliren insanlık vasfı bakımından görenler, “O, Meryem’in oğludur!” dediler. İnsanlığa temessül etmiş sureti bakımından görenler de onu Cebrail’e nisbet ettiler. Ölüyü diriltme cihetinden O’nda beliren kudrete şâhit olan kimse, onu ruhî bir varlık olarak Allah’a nisbet eder, “O Ruhullah’tır!” der. Yâni üflediği ölüde hayat, bu İlâhî ruh ile aşikâr oldu.

Muhyiddin-i Arabî Hazretleri: Allah adamlarında bir kısmı Mühür’dür. (Hatem). O, her zamanda değil, bilâkis âlemde tekdir. Allah onunla Muhammedî velîliği bitirir. Artık Muhammedî veliler içersinde ondan daha büyük kimse olmaz. Bu noktada başka bir bitiş vardır ki, Allah ondan, Adem Aleyhisselâmdan son velîye kadarki “umumî velîliği” bitirir. O ise İsa Aleyhisselâmdır; Hatmü’l-evliyadır. (Velilerin sonuncusudur.)

Muhyiddin-i Arabî Hazretlerinin, uykuda gerçekleşen bir müşahedede Peygamberlere yaptığı övgüde İsa Aleyhisselâm için:
— “En saf gümüşe bakınız!”
Mesih: Bir şey üzerinde eli yürütmek, bir şeyden ondaki eseri gidermek demektir. İsâ Aleyhisselâmın bir ismidir.
Mesiha: Gümüş parçası. İyi ve yeni yay.
Saliha: Safi gümüş. İyi, sâlih kimse.

Gonk: 1156.
Kayyum: Bütün eşyanın kendisiyle kaim olduğu Allah: 156.
Ef’a: Engerek yılanı. (Engürek: Göz bebeği.): 1156.
Naka: Dişi deve. Bir yıldız ismi: 156.
Nazıra: Göz. Nazar eden, nezaret eden: 1156.
Müellif: Kitab yazan. Te’lif eden: 156.
Mukavvi: Takviye eden. Kuvvetlendiren. Takviye eden ilâç: 156.
İmame: Sarık. Zırhlı külâh. Tesbihin başındaki uzunca tane: 156.
Dırahşan: Parlak. Parıldayan. Parlaklık. Münevver, ziyâdar: 1155= 156.
Kavim: Doğru, dik, ayakta. Dürüst. İsabetle. Boyu düzgün ve güzel: 156.
Alhan: Karnı çok aç kişi: 156.
Nazre: Cin gözü: 1155= 156.
Afv: Bağışlamak. Kusur ve günahı afvetmek: 156.
Mukavva: Sağlamlaştırılmış, kavileştirilmiş: 156.

Gonk: 1156= 157.
Ulvan: Mektub ve yazı başlığı. Övünme, tefahur: 157.
Nasibe: Yollara dikilen işaret taşı. Bir yere dikilen taş: 157.
İnaka: Aşırı güzelliği ve cazibedarlığı ile hayret verme: 157.
Feza’: Korku. Havf. Sığınma. Uykudan şiddetli korkuyla uyanma. (Yevmiye: Korkulu rüya görmek lâzım!): 157.
Enuk: Kartal: 157.
Me’nus: Alışılmış. Alışık. Ünsiyet edilmiş. Beğenilmiş. Mergub: 157.

ZAMANIN REZİLİ
17 Ocak 1983… “Bunu kimseye söyleme!” diye emrettiği, ancak benim söylemem gerektiğini sandığım bir rüyâsı; onun hakikatini belirtme borcum!
İncelik şurada: Dava, rüyânın anlatılıp anlatılmamasında değil, doğrudan doğruya bana “söyleme!” demesinde. Burada ona nisbetle ben ve doğrudan doğruya onun “misyon”u var! Buradaki “söyleme!” demesinin pahasını da, “söylenenler” içinde değerlendirin; buna nisbetle anlatıyorum!
Nefs hilesi yapıyor gözükmek istemem: Onun hakikatini ortaya diker ve kendi nisbet ölçülerimi belirtirken, eğer kendi hakikatim de görünüyorsa, bu doğrudan doğruya Allah’ın “verdiği nimeti açıklama” borcumun yerine getirilmesidir. Benim yolum da bu!
— “Efendi Hazretlerinin yakınlarından Sabri Bey hastaymış… Aşkımın hedefi… Ne olacağı bilinmez ama, insan birkaç mevsim daha yaşamasını istiyor. Çok iyi rüya tâbir eder, korkunç! Rüyâmı anlattım; bir imâmın arkasında namaz kılıyorum… Bu kadar! “Efendi Hazretleri seni ehl-i beyti kabul ediyor!” dedi. En yakını… Kimseye anlatma!”
Yüzü mahçub bir renk içinde:
— “Tek kelimemin bile boşa gitmediğine inanıyorum!”
Esrarlı ve ısrarlı bir sesle:
— “Keyfiyetleri Allah’a havale ediniz!”
Israrla üzerinde durması dikkatimi çeken, dil bahsini “ruh ve ruhî roman” olarak görüşümün bütün inceliklerini kapsayan sözü:
— “Bir rüyâ gördüm: Efendi Hazretlerinin yüzünde “BEN” vardı. Telefonla sordum; öyle… Ben sağlığında “ben” olduğuna dikkat etmemiştim; hiç hatırlamıyorum “ben” olduğunu…”

Gördüğündeki “ben” mi benim, yoksa o ben miyim? Rüyâda kurbağa görmek ve onun yılanmış hissiyle idraki göz önünde tutulur ve büyüklerin görüşlerinin, aksi eksiklik olmak üzere, bu soydan olduğu dikkate alınırsa, keyfiyetleri Allah’a havale etme şuuruyla söylüyorum: Bendim!
“Hiç kimseye anlatma!” dediği ve bugüne kadar hiçbir kimseden duymadığım, aynı gün –veya günlerde– gördüğünü söylediği rüyâsı: “Bir imâmın arkasında namaz kılıyorum… Bu kadar!”

Muktedî: Tâbi olan, uyan. İmâma uyan: 554.
Takdim: Arzetmek, sunmak. Öne geçirmek. Bir büyüğün önüne geçip birşey vermek: 554.
Mu’temed: Kendine güvenilen. İtimad edilen kimse. Kendinden emin olunan. Ziyâdesiyle doğru ve müstakim olan: 554.
Meşruh: Şerh olunmuş. Anlatılmış. Açıklanmış. İzâh olunmuş: 554.
Mukteda-bih: Kendisine uyulan, tebaiyyet edilen: 552.
Mehdî Salih İzzet Mirzabeyoğlu: 1552.
Muhammed Salih Mirzabeyoğlu: 1552.
İnşikak: İkiye ayrılma. Çatlama. Yarılma: 552.
İ’tilân: Aşikâr ve meydanda olma. İlân olunma, meydana çıkma. Doğum esnasında çocuğun başı görünme: 552.
Mevkut: Vakti belli olan: 552.
Muhaddes: Haber verilmiş. Tahdis olunmuş, şükranla bildirilmiş. Sadık-ül hads olan kimse. (Hads: Uzun düşünce ve delile ihtiyaç kalmadan hâsıl olan ilim. Süratli intikal. Anî ve doğru idrak. Delilden neticeye çabuk varmak.) Nakil ve rivâyet edilmiş kimse: 552.
İstikmal: bir şeyin kemâle erdirilmesi. İkmal etmek. Tam ve kâmil olmak: 552.
Müşavere: İstişâre etmek. Görüş alışverişinde bulunmak: 552.
İ’timam: Başına sarık sarmak. Ortalık yeşillenmek. Miğfer giymek: 552.

Üstadım’ın 1979’da bizim için yazdığı “MÜJDELERİN MÜJDESİ” isimli yazısının sonu:
—“Onlar benim ardımdan gelmeyecek, ben onların arkasından koşacağım!”
Büyüklüğüne dikkat… Tabiri yukarıda!

İslâm büyüğü: “Aşığın özelliği, örtüyü yırtmaktır; onun gizlisi alenîdir, zamanın rezili, gizlemek nedir bilmez!”… Bir şey gizlediği alenî; veya gizlisi, alenî. Gizlisinin alenî olması da kendinden başlayarak, kime alenî ve kime gizli? Şöyle veya böyle, aşkın insanı hor ve rezil etmesine dair, –Muhyiddin-i Arabî Hazretlerinin kasdı belli!–, her mevzuya dair aşktan sayısız “aşk edebiyatı” misâlleri temin edilebilir. Aşağılık soydan rezillere fırsat verir gibi, tehlikeli başlığı gördünüz: ZAMANIN REZİLİ… Meczub, “cezp edilmiş, aklı gitmiş” demek; bugünün salakları onu, kendi salaklıklarına eş, “ahmak, salak ve temyiz kabiliyeti olmayan” mânâsıyla kullanıyorlar. Her bir büyük dava adamının mevzuunun teshirine girmesiyle, alelâde akılsız ve deli arasındaki farkı anlamak fazla zekâ istemese gerek… Teshir: Zaptetme, hâkim olma, zorla ele geçirme. İtaat ettirme. Hâkir ve zelil etmek… Teshir: Büyüleme… Neticede, Üstadım’ın, “adamın bir hâli vardır ki bellidir!” dediği dava. Benim ne olduğum belli: Müsbetten tanıma ve tanıtma yanında, bu satırları “Sinyal Muhabbetleri”nde anlattığım, dünyanın en vasıfsız ve rezil fareleri içinde sayılabileceklerin maddi-manevî cihaz tacizleri altında yazdığıma göre, bu da tersinden delillendirici. Şükür!

17 Ağustos 1999 depreminden yaklaşık bir-iki ay önce… Tanıyanların “Gülşen Teyze” dedikleri hanım, 10-15 kişilik grupla Metris’e ziyarete gelmiş, bizim ziyaretçilerimize, bizi bilmediği hâlde, gördüğü bir zuhuratı anlatmak üzere:
— “Namaz kılarken, secdedeyken zuhurat oldu: Kumandan, elinde kılıçla kâfirlere saldırıyordu!”
Bu yaşlı Hanım, hâliyle, ideoloji filân bilmez, abdestinde namazında, tesbihatında, Mahmud Efendi Hazretlerinin müridlerinden biri… Bizi resim çerçevesinde, şöyle böyle görmüş, o zuhuratta da, “demek ki bunlar…” hesabı haşyete düşmüş. Hâli bizim ziyaretçilere de sirayet etmiş ki, ziyaretçilerle görüşürken herkes bana ondan bahsediyor.
Ali Osman Zor’un hanımı Emel, bana heyecanla “bir zuhurat” derken, “biliyorum!” dedim. O da sanki Gülşen Hanım’dan bahsettiğimi anlamış gibi, “o değil! Ziyaretçilerden biri Sadettin (Ustaosmanoğlu) ağabeyle konuşurken oldu, sonra anlatırlar. Biz kadını bahçeye götürdük, çimenlere oturttuk, kendinden geçti!” filân diye telâşla anlatıyor.
Ben o Hanım’la görüşemedim, her kafadan bir ses. Hemen Sadettin’i çağırdım. O da şaşkın, sevinçli. Normal olarak “Allah sabır versin!” makamında hâl hatır sorarak konuşurken, Selma Hanım’a bir hâl geliyor, ağzı çarpılıyor, gözleri kayıyor; dehşet verici bir görüntü. Başlıyor, kendisi de Arabça bilmediği hâlde, o sırada kendi mekânında namazda olduğunu öğrendiğimiz Mahmud Efendi Hazretlerinin Arabça sözlerini, nakletmeye. Bazı şeyleri ziyaretten sonra arkadaşlarla konuştuğumuz için, ben kayda değer birşey olunca Sadettin’e anlattırıp, not aldırıyordum. O hâdiseyle yüzyüze olunca, fevkalâdeliği gören Sadettin hemen not alıyor, orada şahit olanların yardımıyla sözler tercüme ediliyor:
— “Bunları söylemek dehşetli ama… Söyletiyoruz!”
— “Bunları bilen biri var burada, –kendini kastediyor!–, o bunları bilir!”
— “Bunlara yardımcı olun! Kelime-i Tevhid’le… yüzbinlerce Kelime-i Tevhid çekin!”
— “Bunlar bizim askerlerimizdir, daha önce sizlere tanıtmadık… şimdi tanıtıyoruz!”
— “YARINDAN SONRA BİR ŞİDDET BAŞLAYACAK… haber vermeye geldik!”
— “Allah Resûlü beldemizdedir, ümmetinin hâline üzülüyor… defterler kapandı, hesablar bitti oluyor!”
— “ORADA OLAN MEHDÎ’Yİ ZÂHİRE VURMAYIN!”
— “Orada bulunan hanımlar da gönüllü askerlerimizdir… onlara şimdi alenen yardım etsinler… sonra yapacakları şeyler onlara söylenecek!”
— “Nefsin girdi araya kızım, nefsini aradan çıkar… Salavat getir, salavat getir!”
Selma Hanım ayılıyor mu, bayılıyor mu, hemen çıkarıyorlar.

“Küçükten beri gökyüzüyle, dağlarla, yerlerle konuşurdum. Efendi Hazretlerini bulmasaydım, o hâl içinde ya sapıtabilir, ya delirirdim!” diyen Selma Hanım, sözkonusu zuhurattan birkaç ay sonra çıldıracak hâle geliyor, o şuursuzluk içinde ağzından küfür sözler çıkıyor ve fare zehiri içerek intihara teşebbüs ediyor. “Niçin” mi diyorsunuz? İşin dehşetli tarafı, bilmeyene gaib, zuhuratın içinde ikaz olarak geçiyor ya!

Yılmaz Özdamar: Tanıdıklarımızdan birinin bazı meselelerini konuşmak ve tedavi maksadıyla bilgiler almak üzere tavsiye üzerine 1997’de Nazilli’de bir Cinci Hoca’nın yanına gitmiştik. Çok yaşlı bir zât. Kendi durumunu merak eden kişi, adını ve doğum tarihini yazarak bu adama veriyor, o da elindeki kitabtan verilen isim ve tarihle ilgili denk düşen yere bakıyor ve sözkonusu bilgilerle birlikte yorumunu ve tavsiyelerini söylüyor. Yanına giden kişilerin derdi, genellikle kız-oğlan meselesi, karı-koca dargınlıkları vesaire.
Biz gittiğimizde, bu işleri yapan başka pekçok kişinin sahtekâr olduğunu söyledi ve bu işlerle uğraşmanın hiç tavsiye edilemeyeceğini, kendisine pekçok sıkıntının geldiğini anlattı. Beraber gittiğimiz kişilerin işi bitince, yıldıznamesine baktırmak isteyenlerin olup olmadığını sordu. Yanımdaki arkadaş, Adıyaman’daki Şeyhi Abdülbâkî Efendi ve kendisi için bakılmasını istedi. Abdülbâkî Efendi için, sözkonusu zât, eline tesbihi aldı ve ellerini dua eder gibi göğe kaldırdı, gözlerini havaya dikti, kaldı.
Ben de kendim ve Kumandanım için baktırdım. Onun için, “1950-Salih” ibaresini yazıp verdim, başka hiçbir şey söylemedim. Adam bunlara bakınca öyle heyecanlandı ve telâşa kapıldı ki, yüksek sesle bağırdı:
— “Salih, Salih! Kim bu Salih!”
Ben yanına sokulunca “sen misin?” diye sordu; ve, benim “hayır!” cevabım üzerine, “Baban mı?” dedi… Ben, “evet!” falan diye geçiştirdim.
— “Bak, bunun devletle ilgili meseleleri var; çok sıkıntıda ve çevresindeki insanlar kendisine hep ihanet etmişler. Kendisine çok dikkat etsin!”

Zuhurat: Birden oluveren şeyler. HESABTA OLMAYAN UMULMADIK HÂDİSELER. Kalbe gelen mânâlar: 1512.
Mehdî Salih Mirzabeyoğlu: 62+129+322= 513= 1512.
İnkitam: Gizli tutulma, saklı tutulma: 512.
Mümalat: Müsaade etmek, izin vermek, yardımlaşmak: 512.
Tetabuk: Birbirine uygun ve muvafık olma. Uymak: 512.
Beşîr: Müjdeli haber getiren. Müjde veren. Güler yüzlü. Cemil. Allah Resûlü’nün bir ismi: 512.
Dahs: Sözünü fesahatle açık bir şekilde söylemek: 512.
İltimam: Bir kimseyi ziyaret etme: 512.
İstiklâ: Tehir etme, mâni olma: 512.
Nisbet: Münasebet, yakınlık, bağlılık, ölçü: 512.
Âsitan: Dergâh. Tekke. Kapı eşiği: 512.

Mektum: Gizli. Saklı. Gizli kalmış. Hükümetten gizli tutulan: 506.
Erdiş: 506.
Selase (üç) ışk: 1506. (Es’seyyid Abdülhakîm Arvasî-Üç Işık, hatırlanmalı.) Mehdî Salih Mirzabeyoğlu: 59+126+322= 507= 1506.
Nakş-bend: Nakış işleyen. Ressam: 506.
İrşad: Doğru yolu göstermek: 506.
Tevessüm: Bir şeyin işaretlerine bakarak iyice anlamak: 506.
Vakt: Zaman. Saat. Çağ. Mevsim. Boş zaman. Geçim. Fırsat. Muayyen, belli zaman: 506.
Tezahür: Meydana çıkma, belirme. Birbirine yardım etme. Birbirini korumak. Görünüş: 1506.
Kuvvet: 506. Kut: Yaşatacak gıda, rızık. Kuvvetlendirmek. (Kuta’: Düş yormak, rüyâ tâbir etmek. Başka yere gitmek.): 506.

Hafy: Gizlemek. Setretmek, örtmek. İzhâr etmek, görünmek. Parlamak, yıldıramak: 690.
Salih: Karayılan: 691= 1690.

Muhtan: Kendisine ihanet edilen. Hâin. Hıyanet eden: 1091= 92.
Hezî: Vakit, saat: 92.
Muhammed: 92.
Ramazan: 1091= 92.
Lüceyn: Gümüş. (Saliha: Safi gümüş. İyi, sâlih kimse.): 93= 1092.
Bek’: Karşılayıp istikbâl etmek. Birbiri ardınca şiddetle vurmak: 92.
Mükellâ: Küst. Sahil. Nehir kenarı: 92.
Ümman: Emin kimse, emniyetli kişi: 92.

BARAN Dergisi 58. Sayısı’ndan (14 - Şubat 2008)